Bu sabah da diğer sabahlar gibi. Güzel yani :) Sabah modumu seviyorum. Kahve yapmayı, ekmek kızartmayı, tembel tembel Internet gazetelerini okumayı ondan sonra sıcacık bir duş almayı ve bisikletle vın sokaklara akmayı.
Bu arada Kasım ayı ne kadar cömert oldu güneş konusunda bu sene... Sonbaharın gelişini her gün biraz daha hissediyor ve görüyorum. Şu bahçenin güzelliğine baksanıza! Tabi azıcık Instagram dokunuşu var ama çok değil.
Ben kaçar.. Çalışmak, para kazanmak sonra da gezmek lazım.
Aklıma Başlık Gelmiyor..
Wednesday, November 7, 2012
Tuesday, November 6, 2012
Blog blog Blooogggg
:)) Bugün kendi bloguma uzuuuun bir aradan sonra 6 defa girdim. Ondan sonra blogger sayfasından siteye giriş yapınca ilk sayfadan karşıma bir grafik çıktı. Şu yaptığım 6 tık bana gösterdikleri grafikte nasıl bir sıçrama yaratmış öyle!
Neyse, ben blogumu özledim. yazacağım yine... Hayat anılarla dolu ve insan çok fazla unutuyor. Öyle değil mi?
Thursday, March 17, 2011
Aklım Japonya'da

Resmen travma yaşıyorum. Japonya'da olan olaylar beni çok etkiledi. Ne kadar uzakta olursa olsun kendimi onların arasında hissetmekten alıkoyamıyorum. BBC ve Guardian'daki videolarda insanların içinde bulunduğu çaresizliği izledikçe gözlerim doluyor. Çok çok yakın arkadaşım, sevgili Yoko şu anda Tokyo'da, iyiler. Ama şimdilik..
İnanın her sabah dehşet içinde açıyorum bilgisayarımı, nükleer santral ile ilgili olan korkularımdan ötürü. İngiltere, Fransa, Amerika ve Rusya vatandaşlarına çağrıda bulunmuş. Tokyo'dan ayrılın! Hayal edemiyorum ya... Santralde olabilecek büyük bir bir patlamanın yayacağı radyasyonun milyonlarca insanı geri dönülmez şekilde etkileyebilecek olmasına. Dünyanın belki de en renkli şehirlerden birisi, hayatın inanılmaz hızlı aktığı şehrin radyasyon ile kirleneceğine. Çok çok büyük bir olay değil mi? Ha tüm bunların yanında başbakanın nükleer felaketi tüpgaz patlaması ile bir tutmasını tiksinti ile izliyorum. Kimler bizi yönetiyor.
Bir de sabah sabah İstiklal'deki Demirören alışveriş merkezi ile ilgili şeyleri okudum. Of ki ne of. Umarım İstiklal'den geçen herkesin umumi tuvaleti olur orası. Gözünü para hırsı bürümüş, bunun dışında başka hiçbir şeyi düşünmeyen karaktersiz insansıklardan fenalık geldi artık. Canım çok sıkkın çok!
Monday, March 7, 2011
Sex Negativity (Seks Negatiflik)

Seks negatiflik (sex negativity'den bahsediyorum.-türkçe çevirisi bu olmayabilir, yanlış olarak kullandıysam üzgünüm) içinde yaşadığımız kültürel normların, dini değerlerin, geleneklerin, göreneklerin kısaca sosyal, kültürel ve politik hayatımızın en içine işlemiş durumda. Başka bir deyişle, seksten mümkün olduğunca kaçınılması, hakkında konuşulmaması, seksten açık şekilde bahseden kişilerin pek hoş olmayan sıfatlarla anılması, seksin belirli sınırlar çerçevesinde kabul edilir olması (evlilik, heteroseksüel ilişki ya da üreme amaçlı), seks ve onunla ilintili olan kavramların tabulaştırılması, sessizleştirilmesi gibi noktaları içeriyor bu kavramın tanımı.
Nereden esti de bu konu hakkında yazıyorum diye düşünebilirsiniz. Şöyle ki, yakın zamanda bir arkadaşımla bu konuyu tartıştık. Akademik anlamda bu aralar seks üzerine okuduğum için de bir kaç satır birşey yazmak istedim. Filmi izlememekle beraber (okuduğum basın bültenleri ve röportajlara dayanarak söylüyorum) verdiği mesajları son derece korkunç bulduğum İncir Ağacı filminde cinsel hayatları olmayan (ki niye yok o da garip bir durum...) bir çiftin hikayesi veriliyor. İşin içinden seks çıkarıldığı için de ilişkileri daha masum, daha saf ve temiz olarak lanse ediliyor. Gerçekten öyle mi? Seks olmadan iki kişinin bir arada olmasının olağanüstü bir aşk hikayesi olarak anlatılması bir yandan da seksin ne derece önemli olduğunu da vurguluyor diye düşünüyorum ben? Benim sorum şu. Sevdiğiniz kişi ile sevişmek ya da film izlemek hangisi daha duygusal? Film izlemek daha duygusal ise neden? Ya da sarılıp uyumakla, penetrasyon karşılaştırıldığına hangisi daha romantik duygular barındırıyor? Penetrasyon sadece bir takım arzuların tatmin edilmesi mi yoksa kişinin belki çok özelini bir başkasına açması mı?
Teşekkürlerimi sunuyorum efendim :)
sevgilerimle..
Not: sevişmek ve seks yapmak aynı anlamda kullanılmıştır
Monday, January 24, 2011
Bankam bankam bankam
Bu aralar en riskli, en kritik, en çok odaklanmam gereken şey vize başvurum. Şubat ayı başında 2 senelik çalışma izni almak için başvuruda bulunacağım. Sunmam gereken en önemli evraklardan bir tanesi tabi ki banka hesap ekstrelerim. "Banka hesap ekstresi almak ne kadar karışık olabilir ki?" dememek lazım. Zira, burada oldukça karışık, cidden baş ağırıtıcı bir süreç.

Daha önce başıma gelen bir olayı anlatayım. 2010 Aralık ayında İrlanda'ya gidecektim ve vize başvurum için herşey hazır. Otel rezwervasyonları, uçak biletlerim, davetiye mektupları vs... Tek eksik banka hesap ekstreleri. Ve benim sevgili bankam zamanında yollamadığı için vize başvurumu yapamadım. Şaka gibi, ama gidemedim.
Hesap ekstresi almak için içine girilen süreç şöyle işliyor. Haliyle bankaya gidilir,hesap ekstresi istenir. Daha sonra her seferinde ama her seferinde aynı konuşma geçer arada:
Gişedeki kadın(GK): Ekranımda hesap dökümlerini görüyorum, print alıp imzalayım
Ben: Hayır, onlar olmaz. Orjinal olması gerekiyor. Üzerinde adresim, ismim, hesap numaramın yazdığı orjinal ekstre gerekiyor bana.
GK: Biz hep böyle veriyoruz
Ben: Ya tamam da konsolosluk özellikle internet bankacılığı çıktılarını kabul etmediğini belirtmiş.
GK: Hmmm
Ben: Orjinalleri gerekiyor bana.
GK: O size her ay postalanmıyor mu zaten?
Ben:Her ay postalanmıyor, düzenli de gelmiyor. Ki postalanıyor olsa dahi benim şu an ihtiyacım var, tarihinin de çok eski olmaması lazım.
GK: Güvenlik sebebiyle üzerinde adres yazan hesap detaylarını şubeden veremiyoruz.
......sessizlik girer araya, yapamıyoruz denilir ama çözüm önerisi ile gelinmez.....Bir süre sonra ben bu sessizliği bozarım
Ben: E ne yapacağız o zaman?
GK: Ben genel merkezden talepte bulunayım, evininize postalanır. Ama bunun için 5£ ücret alıyoruz.
Ben: Tamam sorun değil, yeter ki gelsin. Ne zaman elimde olur?
GK: En fazla 15 işgünü..
Ben: 15??!!??!!
Bu arada İrlanda vize başvurum için talep ettiğim hesap ekstresi hiç bir zaman gelmedi. Kar yağdı postada takıldı dediler, noel yoğunluğu geç kalmıştır dediler. Sivri zekalının bir tanesi 20 işgünü (1 ay!!) içinde geliyor dedi. Tabi ki ben şaka mısınız siz dedim. Nedir bu kadar zor olan anlamıyorum. Ama bu sefer iş çok ciddi, vizeme başvuramazsam ülkeyi en acilinden terketmem gerekecek. İşi garantiye almak için şöyle bir çözüm düşündüm. Telefon bankacılığını kullanıp, konuşmayı kayda almayı planlıyorum. Kaydettiğimi onlara bildirip eğer ters bir durum olursa mahkemeye vermekle tehdit edeceğim.
Little Britain diye bir dizi var. DVD'sini aldım, bu aralar izliyorum. Britanya halkının abukluklarını birazcık biliyorsanız çok keyif alarak izleyebilirsiniz. Banka ve bankacılarla ilgili olan skeçler de var tabi ki. Carol diye bomba bir tipleme MidWest denilen bir bankada çalışmaya başlar. 1 buçuk dakikalık kısa skeci de ekleyip postumu bitiyorum. :)
Daha önce başıma gelen bir olayı anlatayım. 2010 Aralık ayında İrlanda'ya gidecektim ve vize başvurum için herşey hazır. Otel rezwervasyonları, uçak biletlerim, davetiye mektupları vs... Tek eksik banka hesap ekstreleri. Ve benim sevgili bankam zamanında yollamadığı için vize başvurumu yapamadım. Şaka gibi, ama gidemedim.
Hesap ekstresi almak için içine girilen süreç şöyle işliyor. Haliyle bankaya gidilir,hesap ekstresi istenir. Daha sonra her seferinde ama her seferinde aynı konuşma geçer arada:
Gişedeki kadın(GK): Ekranımda hesap dökümlerini görüyorum, print alıp imzalayım
Ben: Hayır, onlar olmaz. Orjinal olması gerekiyor. Üzerinde adresim, ismim, hesap numaramın yazdığı orjinal ekstre gerekiyor bana.
GK: Biz hep böyle veriyoruz
Ben: Ya tamam da konsolosluk özellikle internet bankacılığı çıktılarını kabul etmediğini belirtmiş.
GK: Hmmm
Ben: Orjinalleri gerekiyor bana.
GK: O size her ay postalanmıyor mu zaten?
Ben:Her ay postalanmıyor, düzenli de gelmiyor. Ki postalanıyor olsa dahi benim şu an ihtiyacım var, tarihinin de çok eski olmaması lazım.
GK: Güvenlik sebebiyle üzerinde adres yazan hesap detaylarını şubeden veremiyoruz.
......sessizlik girer araya, yapamıyoruz denilir ama çözüm önerisi ile gelinmez.....Bir süre sonra ben bu sessizliği bozarım
Ben: E ne yapacağız o zaman?
GK: Ben genel merkezden talepte bulunayım, evininize postalanır. Ama bunun için 5£ ücret alıyoruz.
Ben: Tamam sorun değil, yeter ki gelsin. Ne zaman elimde olur?
GK: En fazla 15 işgünü..
Ben: 15??!!??!!
Bu arada İrlanda vize başvurum için talep ettiğim hesap ekstresi hiç bir zaman gelmedi. Kar yağdı postada takıldı dediler, noel yoğunluğu geç kalmıştır dediler. Sivri zekalının bir tanesi 20 işgünü (1 ay!!) içinde geliyor dedi. Tabi ki ben şaka mısınız siz dedim. Nedir bu kadar zor olan anlamıyorum. Ama bu sefer iş çok ciddi, vizeme başvuramazsam ülkeyi en acilinden terketmem gerekecek. İşi garantiye almak için şöyle bir çözüm düşündüm. Telefon bankacılığını kullanıp, konuşmayı kayda almayı planlıyorum. Kaydettiğimi onlara bildirip eğer ters bir durum olursa mahkemeye vermekle tehdit edeceğim.
Little Britain diye bir dizi var. DVD'sini aldım, bu aralar izliyorum. Britanya halkının abukluklarını birazcık biliyorsanız çok keyif alarak izleyebilirsiniz. Banka ve bankacılarla ilgili olan skeçler de var tabi ki. Carol diye bomba bir tipleme MidWest denilen bir bankada çalışmaya başlar. 1 buçuk dakikalık kısa skeci de ekleyip postumu bitiyorum. :)
Sunday, January 23, 2011
son durumlar
Karışık herşeyi çok karışık. Geçiş dönemleri çok sancılı olur hep, daha önce kaç tane geçiş dönemim oldu sayamıyorum artık. Ama en sancılı dönemi bu aralar yaşamaktayım. "Yokluklar Devri" diye adlandırdığım bu arayı aşağıda yazdığım olmayan şeyler oluştuyor:
1) İşim yok: 31 Aralık'tan beri işsizim; nerede nasıl ne şekilde iş bulacağım bilmemekle beraber, sonuçlanmasını beklediğim bin tane başvurum var. Hem akademik, hem profesyonel. Bakalım...
2) Evim yok: bu sefer tarih 5 Ocak. 5 Ocak'tan beri evsizim. Ne yapacağımı hala belirleyemediğim için ev tutup para harcamak istemedim. Son 15 gündür 3 farklı yerde kalıyorum. Bir oradayım, bir burada. Valizlerle geçen bir hayat döngüsü
3) Param yok: Zaten hiç bir zaman çok çok param olmamıştı. Şu anda ise herşey suyunu çekmek üzere. Bu işi en acilinden çözmek gerekiyor.
4) Sevgilim yok: Ne zamandır yok zaten. Kalp kırılmaları ile geçen 2010'dan sonra belki en az acil olan yokluğum bu. Ama hazırım bu aralar hayatıma birisini almaya.
Bu kadar yokluk içinde aslında boş gezenin boş kalfası olmam gerekirken ben zamansızlıktan yakınıyorum. O kadar çok yapmam gereken şey var ki. Yazıp çizmekten bir hal oldum; şimdi de kütüphanedeyim. Ocak ayı bitse artık. Çünkü ocak bitene kadar herşey belli olacak; nerede olacağım, ne yapacağım hepsini bileceğim.
hadi lan ocak, deli etme beni..
1) İşim yok: 31 Aralık'tan beri işsizim; nerede nasıl ne şekilde iş bulacağım bilmemekle beraber, sonuçlanmasını beklediğim bin tane başvurum var. Hem akademik, hem profesyonel. Bakalım...
2) Evim yok: bu sefer tarih 5 Ocak. 5 Ocak'tan beri evsizim. Ne yapacağımı hala belirleyemediğim için ev tutup para harcamak istemedim. Son 15 gündür 3 farklı yerde kalıyorum. Bir oradayım, bir burada. Valizlerle geçen bir hayat döngüsü
3) Param yok: Zaten hiç bir zaman çok çok param olmamıştı. Şu anda ise herşey suyunu çekmek üzere. Bu işi en acilinden çözmek gerekiyor.
4) Sevgilim yok: Ne zamandır yok zaten. Kalp kırılmaları ile geçen 2010'dan sonra belki en az acil olan yokluğum bu. Ama hazırım bu aralar hayatıma birisini almaya.
Bu kadar yokluk içinde aslında boş gezenin boş kalfası olmam gerekirken ben zamansızlıktan yakınıyorum. O kadar çok yapmam gereken şey var ki. Yazıp çizmekten bir hal oldum; şimdi de kütüphanedeyim. Ocak ayı bitse artık. Çünkü ocak bitene kadar herşey belli olacak; nerede olacağım, ne yapacağım hepsini bileceğim.
hadi lan ocak, deli etme beni..
Wednesday, June 16, 2010
Shakespeare and Company kitapçısı
Paris'de gittiğim belki en güzel mekanlardan birisiydi burası. İçeri girince aklıma o kadar çok şey geldi ki, kitaplara bakınca aklımda bir sürü anı canlandı. Hüzünlendim aslında. Her kitapçıda böyle olmuyorum tabi ki:-) Kitapçılara özel bir durum değil zaten. Ama o an içinde yaşadığım anı birileri ile paylaşma isteğim tepe noktasına çıktı desem. Yerden duvara kadar uzanan raflar arasında kitaplara bakarken, neredeyse her kitapçıda yaptığım şeyi yaptım; Orhan Pamuk kitaplarını aradım. Yanımda Isadora vardı. Masumiyet Müzesi'ni buldum. Kitabı açmadan ona ilk cümlesini söyledim "It was the happiest moment of my life though I didn't know it. If I knew it would I cherish..." gerisi aklıma gelmedi şimdi. Kimleri bu kitabı sıkıcı bulsa da bu kitabın ilk ve son cümlesi beni benden almıştır.
Sonra ikinci kata çıktık, ikinci kat o kadar güzeldi ki, ikinci katta olan hiç bir kitap satılık değil. İsteyen geliyor ve okuyor. İçerisinin yerleşimi, mobilyaları o kadar güzeldi ki.. Fotoğraf çekemdim, bir sürü insan okuyordu, çalışıyordu; onlafra saygısızlık olurdu. Cam kenarında eski, ahşap oymalı bir koltuk, ucuna oturmul bir kadın okuduğu kitabın sayfaları ile bütünleşmiş gibiydi. Köşede bir daktilo vardı. Eğer yazmak isterseniz oturup o daktiloda çalışabiliyorsunuz. Bir kişi düşünceli düşünceli kapıtlarına bakıyordu daktilo başında. Ve en güzeli, arka taraftaki piyano.. Piyano başında güzel bir parça çalan adama bakakaldım. Bu sefer dayanamadım, bir dakikalık bir video çekimi yaptım ama sonra o anın keyfini çıkarmak istedim. Adamın sesini Anthony and The Johnsons grubunun solisti Antony'nin sesine benzettim. Çok güzeldi adamın sesi. Kitapçının ortamı daha da etkileyici yaptı herşeyi.. Daha da bir daldım gittim, düşündüm düşündüm düşündüm üzüldüm sonra unuttum gitti...
Sonra kitapçıdan çıktım ve bir ilkle karşılaştım. Kitapçıya fotoğraf çekimine gelmiş gelin-damat! İçeri girmediler ama gayet kitaplara bakarak poz veiyorlardı. Sevdim bu fikri, ben de yapacağım!!
Subscribe to:
Comments (Atom)