29 Ocak 2026 Perşembe

Tiyatro... Öylece Durur Zaman İzledim

İLK NOT: Ben oyun eleştirmeni değilim, ne haddime...Bu yazı, izlediğim oyunun ruh halimdeki yansımaları ve o anda yaşadıklarım üzerine bir karalama. Yani oyuna gidecek olup merak edenlere doyurucu gelecek bir yazı değil… Blog yazısı işte, karman çorman izler… Tiyatro severlerin değerli zamanını almak istemediğim için baştan belirteyim dedim.

Bu arada yazı baştan sona Spoiler içerir…!

Image

7 Ocak’ta gittim aslında oyuna, yirmi gündür yazamadım oyundan bende kalanları Öylece durdu sanki zaman. Bazen öyle olur.

Aslında geçtiğimiz ay bu oyuna biletim vardı Kadıköy’de, ama dizimdeki ağrı yüzünden dışarı çıkmaya cesaret edip gidememiş, birlikte gitmeyi planladığım arkadaşımı oyuna bensiz göndermiştim. O günden sonra da evden hiç çıkmadım. Benim için zaman sanki gerçekten de öylece duruyor gibi bu aralar.

Günler öncesinden nasıl giderim, nasıl olur diye kaygılanarak çıktım evden sonunda; evet zordu, ama başardım. Bu oyun, bu açıdan da değerli benim için…

Bazen oyunlar da gerçekle karışıyor. Aslında bir tiyatro izlemenin, bir film izlemenin ya da kitap okumanın bize kazandırdığı şey de bu. Orada gördüklerimizi ruh halimizin ve bakış açımızın süzgecinden geçiriyoruz, oradaki bir replikle hayatımızı sorguluyoruz, yani aslında biraz kendimizi besliyoruz. Sanat bu nedenle güzel…

Oyuna gelecek olursak…

Öylece Durur Zaman…

Bir tiyatro için çok güzel isim bence. Oyunun yazarı Amerikalı Donald Margulies güzel yazmış, başka oyunuyla Pulitzer ödülü almışlığı var.

Image

İlk alkışım Dekor Üstadı Savaş Dinçel’e Gitsin!

Nefis bir dekor karşılıyor bizi. Tabii ki Barış Dinçel elinden çıkmış. Gidiş Dönüş Moskova, Köpek Kalbi, Uçurtmanın Kuyruğu, Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık, Vahşi Batı, Bir Baba Hamlet gibi gördüğüm diğer sahne tasarımlarını da çok sevmiştim. Öyle ki, bir oyunun dekoru eğer Barış Dinçel elinden çıkmaysa o oyuna gitmek daha keyifli oluyor benim için. Çünkü üstat atıyor imzasını her seferinde. Öyle ki, bazı oyunlarda oyuncuların ismini unutuyorum ama Barış Dinçel işi hafızama kazınmış oluyor.

Bir çatı katı düşünün, Amerikan mufağındaki retro kırmızı buzdolabından kütüphaneye kadar her şey düşünülmüş. Öyle ki oyuncu dolabı açınca, içinde metne uygun şeyler görmek şahane bir detaydı benim için. Ya da işte duvarlardaki Susan’ın çektiğini düşündüren nefis fotoğraflar…

Eğimli çatısında pencere olarak tasarlanan yerde ise yine Barış Dinçel’in kıvrak zekası devreye girmiş. Zaman zaman ışıklar kararıyor ve sadece çatı pencereleri aydınlanıyor. Orada oyunda anlatılan konuya ait fotoğrafların slaytını izliyoruz.

Ben tiyatrodaki modern yorum denilen, ne bileyim bir sandalye bir masadan ibaret az dekorlu oyunları pek sevemiyorum. Elbette çok güçlü bir metin ve muazzam oyunculuklar varsa olabilir ama pek nadir… Yani dekorsuz oyunlarda hep bir şeyler eksik kalıyor bende. O masalsı dekorun ayrıntılarına dalıp gitmeye ise bayılıyorum. O yüzden ilk alkışım Savaş Dinçel’e gitsin…

Yazarın hakkını yemeyelim…

Çok dramatik şeyler görmemeye gayret ediyorum son zamanlarda. Haberleri izlemeyi bıraktım aylar önce. Dram filmi izlemiyorum mesela, Güldür Güldür izliyorum Youtube’dan. Bu aralar Beyazla Joker’e de bakıyorum. Çünkü ruhumun gerçekten hafiflemeye ihtiyacı var. İşte bu yüzden oyunun konusu biraz şüpheye düşürdü aslında, neyse ki arkadaşım benden önce gidip beğendiğini söyledi de içim rahatladı.

Oyun savaşla ilgili sandım ama değilmiş. Gerçekten sorgulatan, dolu dolu ve izlemesi zor olmayan şahane bir metindi. Yazarın hakkını yemeyeyim.

Sarah bir fotoğrafçı. Erkek arkadaşı James ile birlikte Orta Doğu’da çok yerde bulunmuş. James de dergilere fotoğraflarla ilgili yazılar yazıyor. Irak’ta birlikteyken James hem olana bitene dayanamıyor hem de Sarah’ın duygusal olarak uzaklaşmasına… Sarah’dan önce Amerika’ya evine dönüyor, normal hayatına.

Ve evet Sarah bacağı alçıda, yüzü gözü yaralı geliyor bir gün erkek arkadaşının evine. Biraz soğuk, biraz gergin. Yakınlarında bomba patlamış. Ve adını anımsamadığım, Kâsım olabilir emin değilim, kendisine eşlik eden, tercümanlık yapan yerel rehberi kaybetmiş o patlamada. Aralarında duygusal bir şeyler olduğunu da anlıyoruz sonra. James savaştan mı kaçmış, yoksa gözünün önünde gelişen bu duygusallık mı O’nda daha büyük etki bırakmış…  Bence her ikisi de…

James elinden geleni yapmaya çalışsa da Sarah gergin, Sarah’ın aklı oralarda…

Derken arkadaşları geliyor eve. Sarah ve James yaşlarında bir erkek olan Richard ve daha genç bir kadın, Mandy. Bunlar ikisi evli. Adam, Sarah’ın ve James’in işlerini düzenleyen dergi editörü. Kadın ise davetler, organizasyonlar falan düzenliyor. Genç kadın çok neşeli, hayata bağlı, cilveli biri, biraz da  olaylara uzak…Sarah ise son derece rahatsız oluyor kadının bu hallerinden. Belki de kıskanıyor, ne de olsa eski sevgilisinin hayran olduğı yeni eşi... Ben öyle hissettim aslında biraz. Kadının yaptığı organizasyon işini aşağılıyor gibi… Hani vardır ya “Ben neler çektim, nasıl fedakarlıklar yaptım, senin işin ne ki!…” diyen tipler; biraz da öyle gibi. 

Sohbet sırasında Mandy’nin dışarıdan gelen masum ama keskin soruları Sarah ve James'in mesleki ve ahlaki değerlerini sorgulamalarına neden oluyor.

Sarah bombaların nasıl patladığını, orada gözünün önünde insanların nasıl öldüğünü anlatırken Mandy büyük bir içtenlikle soruyor mesela:

“Orada insanlar ölürken sen neden yardım edeceğine fotoğraf çekmeye devam ettin? Neden onları kurtarmadın?”

Sarah ise

“Benim işim  fotoğraf çekmek, ben sadece işimi yaptım…” diyor.

Burası gerçekten de oyunun en çok düşündüren sorgulama anıydı bence …

Ve konuşmanın bu bölümünde “Savaş fotoğrafçıları olmasaydı sizler hiçbir şeyden haberdar olamayacaktınız…” gibi bir savunma cümlesi geçiyor.

“Kameranın işi hayatı kaydetmek, değiştirmek değil… Fotoğrafçıların kadrajına girip beğenmedikleri şeyleri değiştirmelerini bekleyemezsin. Bizim işimiz gerçeği yakalamak, yeniden sahnelemek değil…” (oyun broşüründen alıntı)

Image

Bakmak mı, Müdahale Etmek mi?

Oyunun tam da burasında sorgulama konusu savaş muhabirliğinden çıkıp yaşama yayılıyor benim gözümde. Bir trajediye tanıklık eden kişi o olayı durdurmak için elinden gelen bir şey varsa yapmalı mı, yoksa bu trajediyi dünyaya haber vermek için kaydetmeye devam mı etmeli?

Günümüze kadar pek çok savaş muhabiri kayıtları almasaydı yapılan insanlık dışı muamelelerden dünyanın haber olur muydu? Öte yandan, öğrenince değişiyor mu bir şeyler? Ya da ne kadar değişiyor… “Tarihe not düşüyoruz” da tarih tekerrür etmiyor mu peki…

Sosyal medya da biraz böyle değil mi? Bayılan kişiyi, yoldaki kazaları yayınlayanlar bu olayın neresinde?

Zamanın Durması

Oyunun adı fotoğrafçılığa da gönderme aslında. Sarah, deklanşöre basınca o an sanki zaman duruyor gibi oluyor diyor. Evet fotoğraflarda zaman o anda duruyor ama kadrajın dışında kalan savaşı kim durduracak…

Sarah, James’in  “Artık normal insanlar gibi yaşama isteğine” uyum sağlamak için zoraki de olsa evleniyor O’nunla. Zaman geçiyor, ayağı da iyileşiyor ama bu güvenli yaşam Sarah’ı mutlu edemiyor. Savaş ortamlarına, Orta Doğu’ya geri dönmek istiyor.

Peki bir insanın başkalarının acısıyla beslenen bir tutkusu olması o kişiyi “kötü” mü yapar, yoksa “gerçekçi” mi? İşte Margulies ustalıkla işlediği metinde bize bu soruyu da sorduruyor.

Oyunun başlarında neşeli ve sıradan Mandy’yi ben de “duyarsız” olmakla suçlamıştım ama oyunun güçlü bir sahnesinde geçen replik gibi, bu ne kadar doğru? Yani savaş fotoğraflarına bakıp üzülerek, ya da siyasi içerikli tiyatro oyunları izleyerek aslında “liberal vicdanlarımızı” rahatlatmaktan başka ne yapıyoruz ki!

Normalleşmek…

Ve oyunun sonunda Sarah savaş alanlarına dönmeyi, James ise normal biri olarak yaşamayı, savaş hikayeleri yerine normal yazılar yazmayı tercih ediyor. James aslında yaşadığı suçluluk duygusundan kurtulup normalleşmek isterken Sarah ise bu acıları taşıyarak, belki de “normal” dünyadan kaçarak yaşamayı tercih ediyor.

Son Sözüm,

Oyun, aslında hepimizin içindeki "izleyici"ye ayna tutuyor. Sarah ve James aracılığıyla savaşın dehşetini evimizin konforunda izlemenin veya okumanın yarattığı o tuhaf duygusuzlaşmayı eleştiriyor. Sarah'ın oyunun sonunda konforlu hayatı bırakıp tekrar kaosa dönmesi, bana kalırsa biraz kaçış, biraz da başka türlüsünü bilmediği ve ait olduğu tek "gerçeklik" olan acıya geri dönüş...

Bu oyunun temaları, özellikle günümüzdeki sosyal medya çağında "izlemek ve paylaşmak" ile "gerçekten bir şeyler yapmak" arasındaki çatışmayı daha da anlamlı kılıyor.

Öte yandan acılı anmaları da çağrıştırıyor bana. “Unutmadık, unutmayacağız” diyerek türlü türlü katliamların anma programlarını adeta bir görev gibi aksatmayan, tören bitince birer kadeh bir şeyler içip evlere dağılan “eylemci” tipler vardır mesela…  Biraz da onlar geliyor aklıma…

Gerçekten bir şeyler değişiyor mu onların sayesinde, hayat daha mı güzelleşiyor…

Bilemiyorum, “Çok bencil ve liberalsin…” damgası yemek de var işin sonunda…

Oyundaki bu etik ikilemler hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Sarah'nın yerinde olsanız, kameranızı bırakıp yardıma mı koşardınız yoksa o anı ölümsüzleştirmeyi mi seçerdiniz?


NOT: Oyunun sonundaki alkış zamanını durdurmayı seviyorum... Bunu hep yapıyorum...

Devamını Oku

21 Ocak 2026 Çarşamba

Elveda Güzel Dostum...

Tam anımsamıyorum  tarihi, belki bir sene fazla belki de bir sene eksiktir ama en az yirmi üç senesi var. Aynı işte çalışırken öğlenleri birlikte yemek yemelerle başlayan, sonra dışarıda devam eden, sonra aileye taşınan, sonra dostluğa evrilen, sonra da özel dost mertebesine çıkan bir ilişkiydi.

İki bin yirmi dört senesinin ağustos ayında fırtına gibi koptu aramızdaki her şey. Eften püften sebeplerle, aradın aramadın, anlattın anlatmadın gibi çok da anlam veremediğim nedenlerle beni sildi attı ansızın. Biraz kendimize dönelim, az uzak kalalım falan diye Whatsapp’da yazışırken aniden engelleyiverdi. Ben anlamadım bile bu noktaya neden gelindiğini. Çok şaşırdım, çok da üzüldüm tabii ki. Tam da o zamanlarda başka bir sevdiğim kişi de çıkıvermişti hayatımdan. Öylece kalakaldım, nedenini niyesini sorguladığımda aramızda bu şiddette kopuş gerektiren bir şey olduğunu göremedim hiç. Ne acayip zamanlardı hakikaten bu günden bakıldığında…

Neyi biriktirmişti bu kadar, neden biriktirmişti, hiç anlayamadım.

Dostluğumuz kıskanılırdı, bunu biliyordum. Belki de ya da muhtemelen birileri…

Bunu şu an sorgulayıp deşmenin anlamı da yok gerçi!

Hastalığı nüksetmiş o ara.

Oysa çok da iyiydi, her şey çok da yolundaydı.

O bir ay aramadığım ve bana küsme noktasına geldiği dönem olmuş her şey. Hem hastalığı nüksetmiş hem de özel hayatında radikal kararlar almış. Beni de o dönem çıkarmak istemiş hayatından. Ama ben O’nu bir de kendi dertlerimle yormak istemediğim için, modum düşük diye aramamıştım…

Nasıl da farklı oluyor bakış açıları, herkesin kendince nedenleri nasıl da kendince haklı olabiliyor. İnsan iletişimi hiç de öyle kişisel gelişim kitaplarındaki gibi değil işte… Acıyla öğreniliyor bazen bunlar…

Image

Sonra ben eşini aradım düzenli aralıklarla, sağlığı ile ilgili bilgi aldım. Hastalıktan kurtulduğunu duyunca çok sevindim, bol bol tatillere gidiyormuş. Duyunca rahatladım.

İki bin yirmi beş ilk yarısı böyle geçti işte.

Sorunlarımla ve çözmem gereken şeylerle uğraşırken ara ara, hatta sık sık aklıma geldiğinde sesli sesli kendimle – sanki O’nunla konuşuyormuş gibi- konuşma anlarım oldu.

Bunca yıldır ilk defa doğum günümü O’nsuz geçirmek tuhaftı.

Her görüştüğümüzde birbirimize küçük hediyeler verirdik, oturduğum odada karşıya bakıyorum, hastanede ördüğü ayıcık, duvara bakıyorum küçük melek figürü, sağıma bakıyorum bir biblo, soluma bakıyorum hasır bir sepet… Daha bir sürü şey, kitaplar, süsler…

Hepsi O’nun ince ruhundan yansıyan güzel anılar. O da benim kendisine verdiğim hediyeleri bir kutuda sakladığını söylerdi. 2024’e girerken on kişiye gönderdiğim simli kartpostallardan bir tek Onunki ulaşmış meğer, gerisi kaybolmuş.  Moda’daki evinde yılbaşından çok sonra, merdivende pembe bir zarf görmüş, bu da ne ki derken bakmış ismi var. Çok duygulandığını söylemişti, umutlu şeyler yazmıştım…

Küçük kızlar gibiydik bir aradayken…

Tiyatrolara gittik birlikte, hatta Zülfü Konserine, Haydarpaşa Garı’nda şimdi kapalı olan meyhaneye bile gittik. Pikniklere giderdik, ne bileyim Moda’da bira içer, O’nun arabasıyla götürdüğü uzak salaş yerlerde kahvaltılar ederdik. Saatlerce konuşur, her seferinde sanki terapiden çıkmış gibi iyi duygularla ayrılırdık. Buluşmalarımız ritüel gibiydi, birbirimize kitap alırdık, sonra buluşma gününü heyecanla beklerdik, hatta süslenirdik de…

O kadar çok anımız var ki, hangi birini anlatsam. Cunda’da tatil yaptık on sene olmuştur. Sonra ETS otobüsüyle başka otellere de olsa mayıs ayında Antalya’ya gitmişliğimiz var. Otobüse hiç alışkın olmadığı için “çok sallıyor” demişti de gülmüştüm benim alışkın bünyeyle. Hep söylerdik ama bir türlü Adalara gidemedik mesela. Ne bileyim, çok yıllar önce ilk tanıştığımız zamanlarda, Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım” şiirinin tiyatrosuna büyük bir coşkuyla götürmüştüm de eşi yıllarca nasıl sıkıldığını anlatmıştı o gösteride. Ben o zamanlar Edip Cansever’e deli hayranken… Sonra yine o yıllarda bu adamcağız yaşlı aman ölür mölür dinleyelim diye Erkin Koray’ın konserine gitmişliğimiz var, Erkin Koray o konserden sonra en az on beş sene daha yaşamıştır. Ezginin Günlüğü'nü izlemiştik eski Livane Bar'da, rakı da içmiştik. Beraber SEO dersine ve hatta bir günlük örgü kursuna gitmişliğimiz var. O e-ticaret yaparken ben de tekstilde çalışırken O’na tişört bile üretmiştik firmada. Hey gidi hey. Haluk Bilginer'İ sahnede ilk O'nunla izlemiştim. Ben blog açtıktan sonra O da açmıştı, keyifli şeyler yazardı, sonra bıraktı. Haa bir de benim meşhur reçellerim… Yani meşhur dediğim vişne reçeli yapardım, O’na da bir küçük kavanoz ayırırdım, kapağına komik şeyler yazardım. Reçel sevmezlermiş ama sırf o kapaktaki komik notlar için hayır demezdi benim reçellere.

Ne oldu da böyle oldu. İnsan bu kadar şeyi paylaşıp nasıl da böyle olur… Çok acayip, film gibi…

Hastalığının ilk tedavisi yaklaşık bir sene sürdükten sonra bahçeli bir ev almıştı Moda’da. Sanki bir hikayedeki dekor gibi çok güneş almayan kuytu bir bahçeydi, çok güzeldi, öyle yapay çimlerin olmadığı, kendiliğinden bir bahçe… Komşunun ağacından dutlar dökülüyor demişti, ne güzel dertti… Ihlamur ağacı dik buraya demiştim, diktim demişti, ben limonu görmüştüm, bir de gül ağacını… Belki de o ev satılmıştır bugün...

O eve iki kere gittim; bana hep kızardı, neden sık sık gitmiyorum diye… Ben sık sık gidemezdim ki… O aralar hep içime kaçasım vardı. İçime kaçtığım için zaten bana küsmüştü. Evet ben O’na bile çok anlatamazdım. Çünkü ben anlatamayan biriydim ve hâlâ da öyleyim. Şimdi düşünüyorum da evet ne kadar az şey biliyordu hakkımda…

İşte böyle böyle geçti İki bin yirmi beş’in yaz ayları. Bir daha geri gelir miydi o eski günler, aradan bir koca sene geçtikten sonra…

O gün, 10 Kasım günü. Saat dokuzu beş geçe durdum camda, siren çalarken Kadıköy'de... Karşı komşu, Arzu’nun annesi de durdu, sonra çapraz apartmanda tek başına yaşayan emekli psikiyatr kadın da açtı camı, astığı bayrağın ardında durdu. Benim her sene olduğu gibi gözlerim dolmuştu. Sonra mutfağa gittim, bilmiyorum ne yapıyordum, anımsamıyorum şimdi. Dokuz buçuğa doğru telefonum çaldı.

Ekranda eşinin adı yazıyordu. Bu saatte aramazdı beni, niye arasındı ki…

Telaşla açtım telefonu, ağlıyordu, tam 9’da olmuş... Çok sevdiği Ata’sından beş dakika önce…

İşte hayat böyle bir şey…

Sonra, yani aradan biraz zaman geçince şöyle düşündüm…

Sanki benden uzaklaşarak, eşinden ayrılarak kendi gidişini hazırlamıştı bir sene öncesinden. Bizleri o dönemde çok üzmemek için ilişkileri koparmayı tercih etmişti… Bu süreci tek başına, annesi ve kardeşi ile yaşamak istemişti.

Eşine “Bana küs gitti…” dediğimde, “Merak etme, O kendi içinde çoktan seninle barışmıştır. Çünkü sizin ilişkiniz çok özeldi.” dedi ama ne bileyim işte… Yarım kalmışlık var bir yerlerde...

Sanki hızlandırılmış bir film sahnesi gibi geçti İki bin yirmi beş yılı… Nasıl oldu da böyle oldu çok sorgulayamadan, çok hissedemeden…

Böylesi durumlarda, yaşamın bu akla hayale gelmeyecek detaylardaki planını çok net görüyorum; hem hayran oluyor hem de elimden bir şey gelmeyeceğini bilerek akışa  bırakıyorum her şeyi…

Ve bu yazıyı yazabildim ya... Geriye dönüp okuma cesareti bulacağımı da pek sanmıyorum.

Elveda güzel dostum, tüm kalbimle… 

 

Devamını Oku

6 Ocak 2026 Salı

Cem Yılmaz CMXXIV İzlediniz mi?

Image

Cem Yılmaz CMXXIV izlediniz mi?

“Linç” tayfası yine işbaşındaydı. Efendim “toksik bir dili varmış”, 38 yaşında bir kadını aşağılamış. Falan filan…

Öncelikle söyleyeyim, ben Cem Yılmaz fanı değilim, her yaptığını elbette beğenmiyorum, ama merak ediyorum. Ne yapıyorum? Bir film ya da gösterisi mi var yeni, izliyorum. Bazen iki saatlik gösteriden beş sadece 5 dakikalık bir bölüme güldüğüm oluyor, onu cebime koyup hayatıma devam ediyorum. Bazen söylediği bir lafı hiç unutamıyor, her aklıma geldiğinde gülümsüyorum.

Yıllardır dillere dolanan esprilerin yaratıcısı olduğu için benim gözümde farklı bir kulvarda çünkü O. Tarkan gibi, ne bileyim Zülfü Livaneli gibi. Kendi kulvarının en iyileri arasında. Herkes Tarkan sevmek zorunda değil, ama geniş kitleler tarafından sevildiği için en azından saygıyı hak eder, benimkisi o hesap.

Bir hikaye anlatıcısı Cem Yılmaz. Gördüklerini, yaşadıklarını kendi süzgecinden geçirip kendi tarzında anlatıyor. Yıllardır böyle…  Ve evet kimi zaman gözümüzün önünde olan şeyleri şahane bir mizahla önümüze koyuyor. "Evet ya, bunu nasıl göremedim" diyoruz,  mizah ustalığı da zaten burada. Hepimizin baktığını ama göremediğini bize anlatıyor.  Haa, zamanında Zeki- Metin’in Yasaklar’ı gibi cesur değil belki anlatıları, politik de değil; evet belki daha bireysel. Ama Cem Yılmaz hep böyleydi. Tarzı bu.  

“Little little into the middle” lafını yanılmıyorsam 2011’den bu yana kullanıp gülmüyor muyuz?

Taa 2004’de çektiği bir reklam filminde kullandığı dümdüz “Eğitim Şart!” ve "Doktor bu ne?" lafları o gün bugündür dilimize pelesenk olmadı mı?

2001 yılında Telsim reklamında yaptığı “Tamamen duygusal” esprisi mesela. Aradan 25 sene geçmiş ve biz hala bu espriye gülebiliyoruz.

Bunlar ilk etapta aklıma gelenler ve evet  komedi tarihimizde sadece bu kadarıyla bile özel bir yer var Cem Yılmaz'ın.

**********

Nasıl ki son gösterisinde anlattıkları zamanın ruhunu yansıtıyorsa bu kadar “linç” edilmesi de zamanın aynası aslında.

Sosyal medya çağında her şey daha hızlı tüketiliyor çünkü. Birisi bir şeyi kötülüyor, sonra binlerce kişi o konu hakkında bir dakika bile düşünmeden o kötü şeyi yayabiliyor. Sorgulama yok, kendi süzgecinden geçirme yok.

Bu her konuda böyle.

Hatta “Linç yemeyeceksem ben bunu sevdim/ sevmedim” kalıbı yerleşti dilimize.

Çok korkunç değil mi bu gelinen nokta!

"Linç yemeyeceksem" ne demek? Nerde ifade özgürlüğü? 

Çoğunluğun savunduğu bir şey ister yanlış olsun, ister saçma olsun, isterse adaletsiz olsun; aksini söyleyenin linç edilmesinin normalleşmesine karşı çıkmamız gerekmiyor mu?

Ama kolaya kaçıyoruz.

Muhalefeti eleştirmenin moda olması gibi... 

Her şeyin çok uç noktalarda yaşanmasından son derece rahatsızım.

Gösterideki 38 yaş meselesi mesela, yahu Cem Yılmaz öyle dedi diye dünyadaki bütün 38 yaş ve üzeri kadınların birleşip savaş baltalarını çıkarması mı lazım? Neyi kime karşı savunuyorsunuz? Elinize ne geçiyor? Gerçekten anlayamıyorum. 

Ayrıca  her türlü "çok söyleme" karşı olduğum gibi "çok feminist söylemlere" de hemcinsleri olarak oldum olası karşı olduğumu da belirtmem lazım. 

Çok aşırı uçtaki hayvan hakları aktivistlerine, çok aşırı uçtaki çevre savunucularına da karşıyım.

Az sakin…

Hayvanlara eziyet etmeyelim evet, ama onlardan korkan insanları da yerin dibine sokmayalım (Ki ben köpekten korktuğum için Kadıköy hayvan aktivistlerinden çokça mobbinge maruz kalmışımdır.)

Kadınlar haksızlığa uğramasın evet, ama bütün kadınlar da benim kız kardeşim değil! Az sakin!

Cem Yılmaz esprisi beğenmiyorsanız tamam izlemeyin, ama bu kadar da linç etmeyin!

Bu ülkede gülmeye ihtiyaç var yahu… 

Cem Yılmaz sussun mu istiyorsunuz, eee Güldür Güldür de sussun, Gülse Birsel zaten sustu, Gani Müjde sustu, Giray Altınok var bir, O’nu da susturursunuz bu gidişle!

Ortalık Recep İvediklere mi kalsın!

Ne demiş üstat!

Eğitim Şart!



Devamını Oku

1 Ocak 2026 Perşembe

2026 : "Top yapıp attım!"

Ben: “Heyecanlı ve ürkek bakışlarla girdin kapıdan. Etrafına şaşkın, biraz da ürkek bakışlar atıyorsun. Azıcık da kamburun mu çıkmış ne! Ben anlamadım şimdi senin bu halini. Eskiden yeni yıl küçük bir çocuk olarak gelirdi aramıza. Ama sen, sen…  Ne diyeceğimi bilemiyorum, şu an çok şaşkın biraz da kızgınım…

Yaşın pek belli değil ama çocuk olmadığın da ortada. Sırtında büyük bir heybe de görüyorum. Sen orda dur bir dakika! O üstündeki eprimiş Noel Baba kostümü de ne öyle?

Gerçekten anlayamadım bu halini. Bak bir etrafına, benim gibi şaşıran ne kadar az kişi var! Amacın ne, ne yapmaya çalışıyorsun? Herkes seninle dalga geçiyor görmüyor musun?

Eğme başını öyle, gerçekten mağdur edebiyatı çekemeyeceğim. Neler olduğunu anlatacak mısın?” Evet, lütfen neler olduğunu anlat bana…”

2026: “Ben şey, anlatacağım ama çok gürültü var…”

Odanın ortasına doğru gidip yüksek sesle kalabalığa sesleniyorum:

Ben: “Arkadaşlar lütfen sessiz olur musunuz, çok rica ediyorum. Dalga geçip eğlendiğiniz şeyin ne olduğunun farkında mısınız? Yeni yıl ritüelimiz yarım kaldı neden görmüyorsunuz? Susun  biraz da anlatsın neler olduğunu!”

2026 biraz öksürüyor, azıcık boğazını temizliyor ve başlıyor anlatmaya:

2026: “Evet, ben sırtımda heybemle geldim. Bütün hatalarınız bu heybede. Bütün çözmediğiniz sorunlar, dünden kalan yemekler, giymekte kararsız kaldığınız renkli tişörtler, enflasyon, ifade özgürlüğü… Hepsi ama hepsi bu heybede. Yani büyük küçük bütün sorunlar olmuş çorba, benim de sırtımda kambura dönmüş! ”

Ben: “Ee, ne demek istiyorsun?”

2026: “Geçen senelerde heybemi boşaltmam gerekiyordu, izin vermediniz. Heybemden attığım her yükle bir yaş gençleşir, aranıza yepyeni bebek yıl olarak gelirdim normalde. Ama sizin yüzünüzden heybede sorunlar birikti ve yıllardır gerçek yeni yıl gelemiyor! Ben de gördüğünüz gibi 24 yaşında, ruhu yaşlı, kamburu çıkmış; eski yıl ve yeni yıl arasında arafta kalmış bir ucubeye dönüştüm! “

Ben: “Peki bu durumu düzeltmek için bir yöntem var mı?”

2026’nın gözleri parlıyor…

2026: “Var tabii, her derdin bir çaresi var elbette. Heybemi hızla boşaltmama yardım ederseniz hepimiz kurtuluruz!”

Etraftaki kalabalık hayretler içinde ve çıt çıkarmadan bizi dinliyor şu an. O dalga geçen, adamsende’ci tavırları değişiyor gibi…

Kalabalıktan bir adam: “Nasıl boşaltacağız o heybeyi?”

2026: “Bu sihirli bir heybe biliyorsunuz. Herkesin bireysel dertleri karışık, onları küçük küçük atmaya kalksam çok uzun sürer. Bunun için aranızda birlik olup geçen senelerden kalan bireysel dertlerinize ortak bir isim bulun. Mesela deyin ki bana yönetici sorunu var. Benim sihirli heybede bu konudaki bütün sorunlar mıknatıs gibi birbirine çekilir, kocaman bir top olur. Ben de o topu, yani yönetici sorununu denize atarım. Her sorun topunu attığımda bir yaş daha gençleşirim. 24 tane sorunu bu şekilde top yapıp heybeden atabilirsek işte o zaman kurtuluruz. Yani o çocukluğunuzda hayal ettiğiniz gibi bebek yeni yıl olarak başlatırım 2026’yı…”

Kalabalıkta bir uğultu…  Hem umut, hem de bencillik yarışmakta…

Herkes birbirini kendi sorununun ne kadar önemli olduğu konusunda ikna etmeye çalışıyor.

Ben: “Bir saniye arkadaşlar, bu böyle olmaz. Belli başlı sorunları yazalım, oylama yapalım…” diyorum. Kabul ediliyor. Listeleri hazırlıyoruz, oylama yapılıyor ve 24 sorunu belirliyoruz.

Başlıyoruz bu yeni yıl görünümüne girememiş garibana dikte etmeye:

Kalabalık koro halinde: “ Kapanan fabrikalaarrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Yükselen döviz kuruuu!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Düşündüğünü söyleyememeee!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Maaaşlarrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Yapıyor olacağım, giriş yaptım diyenlerr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Karanlık dizilerrrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: Yağmayan kaarrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Ben: “Yaaa, inanamazsın ama şu an 01.01.2026 Saat:14:06 ve lapa lapa kar yağıyor!"

Çok şaşkınım, hemen bir mucize oldu. 

O halde ne duruyoruz yahu! Top yapıp atalım heybemizde ne varsa, kar yağsın be ya! Ohh yaa, biraz da tertemiz kar yağsın…

Image

Image



Devamını Oku

31 Aralık 2025 Çarşamba

Gecikmiş bir teşekkür...

Uzun zamandır ne yazıyorum ne de okuyorum. Blog arkadaşlarımı ziyaret bile edemiyorum. Ama bütün bunlar düzelmeli. 2026’da olmamalı bu erteleme halleri.

Ve evet, ertelenmiş bir teşekkür yazısı var, yeni seneye kalmasın diye her gün düşündüğüm ama işte son güne sıkıştırdığım…  Geç de olsa başardım yazmayı, bu da bir şey...

Geçen sene hatırlıyorsanız yeni yıl hediyem Refika’nın Mutfağı’ndan gelmişti; gönlübol çay bardakları…

Bu sene de sevgili Blogforum'un düzenlediği bir çekilişle sevgili  birelifbirgonca.blog ‘dan geldi hediyem. 

Şahane mi şahane bir kitap kılıfı , sizce de öyle değil mi ama...

Image
Image

Yumuşacık, özenle örülmüş.

Kitabı hem taşımak için, hem korumak için hem de okumaya romantik bir sıcaklık getirsin diye düşünülmüş…

Çok çok beğendim. 

Bakın ne güzel şeyler bunlar 

Image

Image


Ve yeni yıla hiç yüzünü görmediğim sevgili blog arkadaşlarımdan gelen bir hediye ile gülümseyerek girmek ise, gerçekten paha biçilemez…

Teşekkürler, hediye vermek de almak da çok güzel bir şey bence.

Ben aşırı mutlu oluyorum her ikisinde de...

Umarım 2026'da hep böyle güzel sürprizlerimiz olur...

Ve evet, umarım güzel şeyleri ertelemem bu sene.

Sevgiyle...

 

 

Devamını Oku

Hoş Gel 2026

Image












Yazıp yazıp sildim.

Sildim sildim yazdım.

Yazdıklarım azıcık karanlık geldi, daha çok sildim.

Oysa benim de hepimizin  de ışığa ihtiyacı var…

İnsan, içinde ne yaşarsa yaşasın, dışında mizah olabilmeli dedim.

Başka türlüsü olmaz.

Bize yakışmaz.

Ve inanmalı…

Evet inanmalı!

2025’le birlikte bütün olumsuzlukları geride bırakıp 2026’ya taze bir sayfa açmalı.

Hani saat 12’de dilek tutardık ya eskiden, çocukken; aynı öyle olmalı…

O dilekler gerçekleşir.

O dilekler bir şekilde gerçekleşir…

Dileklerin gerçekleşeceğine ve mucizelere bir çocuk kadar saflıkla inananlar için

Bir yerde, en karanlıkta hatta; bir şey oluverir

Birden hayat güzelleşir.

O şey varsın başkalarına saçma gelsin,

Vazgeçmemeli…

Hoş gel 2026; sağlık getir, sevinç getir, huzur getir…

İçimizdeki kıpırtılar hiç bitmesin…

Sevgiyle…




Devamını Oku

8 Kasım 2025 Cumartesi

Mutlu Son Varsa Diziye Katlanıyor İnsan!

Genellikle mutfakta çalışırken Türk dizisi açıyorum telefonda. Eski diziler… Mümkünse on sene öncesinin dizileri. Ses olsun diye, bir hikâye olsun diye…  Film açmıyorum, çünkü filmi izlemek, dikkatini vermek gerek. Neyse işte normalde açıp da izlemediğim romantik komedilere denk gelirsem ne âla… Çok kavgalı, bağırışlı çığırışlı olursa diziyi yarıda bırakıyorum. Sonra yine çok araştırmadan Youtube’da karşıma çıkan dizilerden çok abidik gubidik olmayanları seçmeye çalışıyorum. Çünkü genelde elimde soğan ya da domates olabiliyor. Ya da işte konusu neymiş falan diye araştırma yapmaktan sıkılıyorum. Ne de olsa mutfak dizisi… İlk sahneyi beğendiysem devam ediyorum. Zaten diziye baktığım da yok, ilk bölümde karakterleri tanıdıktan sonra sesleri yetiyor. Radyo tiyatrosu gibi yani.

Neden anlatıyorum bunu uzun uzun… Çünkü bu dizi mevzusunu güncel hayata, politikaya, memleket meselelerine bağlayacağım da ondan.

Son bir haftadır izlediğim bir dizi var. Hadi adını da söyleyeyim, Ihlamurlar Altında… 2005'de başlamış, şimdi bize çook eski gelen zamanlara ait… İşte bu dizi başlarda ilgimi de çekmişti meslek gereği. Tekstilin yıldızının yüksek olduğu zamanlar. Konu da tekstil fabrikasında başladı. Patronun at çiftliği var, zengin… Çocukları yurt dışında okumuş ama babalarının fabrikasında çalışıyor. Patronun kızı işçilere çok iyi davranıyor falan… Şimdiki dizilerde göremezsiniz tekstil fabrikasında geçen konu. Çünkü tekstil bitti malumunuz.

Image


Arka plan açısından bakıldığında her ne kadar diziler toplumsal kaygılar taşımasa da detaylarda iyi kötü zamana ayna olabiliyorlar. Şimdiki dizilerde tekstil patronu yok mesela, çünkü tekstil kalmadı. Günümüz dizilerinde mafya babaları var, havuzlu villalarda oturan zengin aileler var ve genelde ne iş yaptıklarını bilmiyoruz. Zamanın ruhu işte…  İzlediğim dizide mahallede meyhane var mesela. Meyhaneci tanıdık, zaman zaman ailecek gidip kızlı erkekli efkâr dağıtabiliyorlar. Zamanın hüzünlü ruhu… Aşklarına üzülüyorlar iki kadeh parlatıp. Günümüzde iyi karakterler meyhaneye gitmez dizilerde. Gitseler de rakı kadehi falan görünmez. Dedim ya, zamanın ruhu… 

Her neyse konuyu dağıtmayayım… Benim dizide olaylar tekstil fabrikasında geçerken aşklar da var tabii ki. Bazı aşklar başlıyor, iyi güzel, sonra malumunuz kader ağlarını iki ters bir düz örüp… Hoş o zamanlar diziler şimdiki gibi üç saat olmasa da bölümler ilerleyince bıktırıcı kadersel rastlantılar,  bir türlü olamayışlar, duyguları içine atıp yanlış anlamalar falan giriyor devreye. Yeşilçamvari...

Altmışıncı bölümde o kadar baydı ki bütün bu ola(ma)yışlar, diziyi bırakacaktım nerdeyse… O kadar sıkıldım ki her şeyin olumsuz gitmesinden! Yani işte esas kız, âşık olduğu adamdan çocuk bekliyor, araları da bozuk. Her gün karar veriyor durumu söylemeye, telefon açıyor. “Sana çok önemli bir şey söylemem lazım” diyor. “Telefonda olmaz” diyor. Sonra bir şeyler oluyor, kaç bölümdür kız bir türlü söyleyemiyor durumu. Tahmin edeceğiniz üzere kızın güya iyiliğini düşünen kötü, bencil ve de kibirli annesi, doktordan sahte rapor alarak esas oğlana “kızım hamile ama başkasından” diyor. Akıllara zarar senaryo klişeleri… Esas kız ve esas adam mutlu olamasın diye senarist elinden geleni yapmış anlayacağınız. Dizi de olsa ruhu kararıyor insanın...

Image

Tabii ki bütün bu salaklıklara sinir olup diziyi bırakmak istiyorum ben. İyi de 60 bölüm dinlemişim, finali görmeyi hak etmedim mi? Yok bilemediniz, açıp  final bölümüne bakmadım. Ama yapay zekaya sordum.  Ve öğrendim ki mutlu son oluyormuş ve bütün saçmalıkların neticesinde sevenler kavuşuyormuş. Heyt be, hep kötüler kazanacak değil ya!


                     💪🏼👍🏼😇👏🏼👏🏼👏🏼🥰🙏🏼🫠💐🌸🌸🌸🌸🌸

İşte bunu öğrendiğimde resmen aydınlanma yaşadım!

Diziyi izlerken, yani dinlerken artık stres olmuyorum, biliyorum ki final güzel.

Peki aydınlanma bunun neresinde?

Dedim ki kendi kendime:

“Hayatımızın bıktırıcı taraflarına da mutlu sonunu bildiğimiz dizi gibi bakamaz mıyız?”

Daha doğrusu son zamanlarda ülkemizde yaşanan şeylerin de aynı bu izleyicisini bıktıran, “Hadi ya, bu kadarı da olmaz ama ya, senarist bizimle dalga mı geçiyor?” dedirten dizilerden ne farkı var?

  Her gün “Yok artık” dedirten "ülke dizimiz"in  yüz bin bilmem kaçıncı bölümünü izlemekten vazgeçemeyiz de üstelik! Kanal değiştirme şansımız var mı? Evet bazıları için mümkün bu ama genel izleyicinin cüzdanı yeter mi ülke kanalları arasında geçiş yapmaya! Hem sevdiğimiz ülkemiz, yani kanalımızı niye bırakalım… İşte tam da bu noktada benim aydınlanmam giriyor devreye…

Yahu filmin sonunda iyiler kazanacak işte!

Sizi bilmem, ben hep mutlu sonlara inanırım.

O halde sakin be…  Az relaks… Az sabır... Biraz papatya çayı, az lavanta yağı kokusu... Olmadı sarı kantaron çayı içiverelim...

Edip Cansever’in de dediği gibi

“…Sanki beyaza keser gibisine yedi renk…”

Apaydınlık oluverir ortalık… 

Yani demem o ki, bizim hayatımız da olmuş dizi film…

Mutlu sona inanırsak, mutlu sonu görürüz be dostlar; enseyi karartmaya ne gerek var...

 

 

 

 

 

Devamını Oku