29 Ocak 2026 Perşembe

Stranger Than Fiction (2006)

Image

Yönetmen: Marc Forster
Oyuncular: Will Ferrell, Emma Thompson, Dustin Hoffman, Maggie Gyllenhaal, Queen Latifah
Senaryo: Zach Helm
Müzik: Britt Daniel, Brian Reitzell

Karen Eiffel, uzun yıllar süren çalışmalarından sonra romanını büyük oranda tamamlamıştır. Tek eksik romanın sonunun bir türlü belli olmamasıdır. Baş kahramanı Harold Crick'i nasıl öldüreceğine karar verememesinden kaynaklanan bu sorun, Karen'ın hayatını kabusa çevirir. Ama bütün bu olanlardan habersiz yaşayıp giden biri vardır: Harold Crick! Harold, Karen'ın romanda kendisi ile ilgili olarak yazdığı herşeyi birebir yaşamaktadır. Romanın gidişatı ile kendisi arasındaki bağlantıyı keşfeden Harold, hayatının sonunun romanın sonu ile aynı olmaması için bir şeyler yapması gerektiğini anlar. Bütün bu olanlardan habersiz olan Karen, büyük bir gayretle romanını sonlandırmaya çalışmaktadır.

Image

Stranger Than Fiction’dan söz ederken esas girişin Will Ferrell’in canlandırdığı Harold Crick ile yapılması uygun görülebilir. Ama Harold, romancı Eiffel’in yarattığı bir karakter ve aralarındaki ilişkiyi daha iyi anlamak adına Eiffel ile yapılan bir giriş daha sağlam temelli olacaktır. Romanın yazarı Eiffel ile romanın baş kahramanı olan vergi müfettişi Harold arasındaki ilişkinin bize çağrıştırdıkları o kadar çeşitli ki. Tanrı-kul, efendi-köle, Azrail-fani, anne-oğul... Asosyal, plan-program, tertip düzen manyağı ve bu sayede oldukça sıkıcı Harold’un dişlerini kaç defa fırçaladığını, kaç adımda otobüse ulaştığını, her gün aynı saatte harfi harfine ne yaptığını, saat kaçta uyuduğunu vesaire, İngiliz aksanıyla konuşan orta yaş üzeri bir kadın sesinden duyuyoruz. O ses, belgesel anlatıcıları, haber spikerleri kadar düzgün diksiyonu ve estetik bir rutinle dile getirdiği cümleleriyle bize bu adamı tanıtmakla yükümlü tipik bir dış ses olarak görünüyor. Ta ki Harold o sese bir tepki verene kadar. Bu durum bizim için de tam bir şok! Çünkü bir romandan çıkmış gibi savrulan bu cümleleri meğer bizim gibi Harold da duyuyormuş.

Bu bilgiyi edindikten sonra o ana kadar Harold ile ilgili verilen bu bilgiler ilgimizi çekmemişse bile, artık daha dikkatli dinliyoruz. Kendi hayatının detaylarını hiç tanımadığı bir kadının sesinden dinleyen ve buna reaksiyon veremeyecek kadar bıkkın bir rutine hapsolmuş Harold, o ses birdenbire satır arasında Harold’un öleceğini söyleyince artık o rutinin bozulacağını hem biz hem de o fark ediyor. Durup dururken kaynağı belirsiz bir ses size öleceğinizi söylediğinde her insan gibi Harold da o sesten daha fazlasını duymak istiyor. Ama ses, öyle Harold’a cevap verebilecek bir durumda değil. Bazen susuyor, hiç konuşmuyor. Bu da Harold’u deli ediyor, isyan ettiriyor tabi. Sesin ara ara susmasının da sebebi, sahibi ile doğrudan alakalı. Çünkü o ses, ciddi bir yazar tıkanıklığı içine girmiş bulunan, tarzı ile birçok hayran edinmiş ünlü yazar Karen Eiffel’in sesi.

Harold’un öleceğini daha filmin başlarında öğrenmiş olmamız, filmin geri kalanına zarar vermek şöyle dursun, farklı karakterlerin de dahil olması durumunu beraberinde getirmesiyle, son derece düzeyli bir fantastik komedi ile sahici bir dramın karışımını yudumluyoruz. Hem daha Harold’un öleceği de kesin değil. Öleceğini öğrendiği andan itibaren Harold’un kendi yaratıcısının peşine düşmesi, bu süreçte Eiffel’i bir yazar olarak çok iyi analiz etmiş olan üniversite profesörü Jules Hilbert (Dustin Hoffman) ile buluşması, vergi cezası kesmek için uğradığı pasta dükkanını işleten deli dolu, asi ve idealist Ana Pascal (Maggie Gyllenhaal) ile tanışması da gerçekleşiyor. Hikayenin diğer tarafında ise, yazarların çektiği kabızlığa karşı yayımcı şirketlerin görevlendirdiği kontrol görevlilerinden birinden Eiffel da nasibini alıyor. O da Penny (Queen Latifah) ki filmde ona da gereksinim var. Çünkü Eiffel’in yazma sıkıntısının nedenlerini izleyici ile paylaşabilmesi arasında bir köprü lazım. Kısaca senarist Zach Helm, filmin karakterlerini laf olsun diye tasarlamamış.

Image

Oyuncu kadrosu da aynı titizliğe sahip çıkıyor. Emma Thompson ve Dustin Hoffman’ın varlığı izleyene güven veriyor. Hele de Thompson, Karen Eiffel’in çaresizliğini yansıtmada bilinen ustalığını konuşturuyor. Will Ferrell ve Maggie Gyllenhaal uyumundan bahsedecek olursak, bu paragraf bitene dek “kimya” kelimesini çok sık kullanacağımı belirteyim. İkili arasında bir kimya sorunu olup olmadığı çok tartışıldı. Buna kesinlikle katılıyorum. Ancak bir vergi memuru ile pastacı arasındaki kimya nasıl olmalı ise, Harold ve Ana arasındaki kimya da öyle. Yani bu kimyasızlıktan bambaşka bir kimya doğuyor aslında. Gyllenhaal’ın karşısına Heath Ledger jenerasyonundan birini koysaydınız bana göre asıl o zaman zorlama bir kimya sorunundan söz edilebilirdi. Ana ne kadar hoş ve alımlıysa, Harold’un o kadar sıradan görünmesi gerekirdi. İşte bu kimya dersini de yüksek notla geçmiş bir film bana göre.

Will Ferrell’in tarzının dışına çıkmasının meyvesi çok lezzetli. Onun gibi her tarafı oynayan bir komedyenin böylesi oturaklı bir karaktere olan uyumu, Reign Over Me’deki Adam Sandler eksikliklerini hiç mi hiç hissettirmiyor. Bunda yönetmen Marc Forster’in etkisi ne derece etkilidir bilemiyorum ama filmin bütününü ele alırsak, özellikle Stay’den sonra kendisine fazlaca bel bağladığım Forster’ın bir sonraki filminde bu kadar iyi olmasını da beklemiyordum. Yine fantastik bir hikayeyi, bu kez dozajı kontrollü bir komedi ile perdeye yansıtma becerisi sayesinde bir kat daha devleşiyor.

Image

Harold’un hayatın anlamını, Eiffel’in yazarlık adı altında yaratıcılık gücünün sınırlarını sorguladığı mükemmel bir film Stranger Than Fiction. Mükemmelliği kişisel bir yorum olarak kullandığımın altını çizerek, bazı eleştirilerde rastladığım noktalara da değinme hakkımı saklı tutuyorum. Mesela güldürmeyi birinci amaç olarak görmeyen komedilere alışmak için çok yerinde örneklerden birisi. Neden böyle bir şeye alışalım derseniz, bu filmler katran karası dram potansiyellerini, o dramın dokusuna zarar vermeden ustaca yumuşatan, kırılganlığını sevimli unsurlarla muhafaza ve müdafa eden özelliklere sahiptirler diyebiliriz. Stranger Than Fiction, bayrak yarışında Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, Being John Malkovich, Truman Show, Adaptation, Grounhog Day gibi devlerle aynı kulvarda koşan bir film. Şimdilik sıra onda ve onun elinden bayrağı alacak olan filmi beklemekte. Peki bu yarış neyin yarışı ve bu kulvar neyin kulvarı?

Hudutsuz bir hayal gücünün, yaratıcılığın, fantezinin hudutlarını kendi mütevazi gramerleriyle çizen, gerçek olamayacak öykülerinden insana dair gerçeklikler elde etmeyi başaran yapımlar bunlar. Üstelik hikayesiyle, hudutlarıyla sapına kadar gerçek anlatımlara sahip filmlerin başarılı olabildiği kadar hem de. Hayatı boyunca bir TV dizisi kahramanı olduğundan habersiz yaşayan, bir sabah uyandığında her gün aynı günü yaşamak zorunda kalan, eski sevgilisini unutmak için tüm hafızasını sildiren, hayranı olduğu sanatçının beynine giden bir yolu keşfeden veya Harold gibi bir gün kendisinin aslında yazar tıkanıklığı içinde olan bir yazarın baş kahramanı olduğunu fark eden bireylere dair anlattıkları şeyler, yaşadığımız hayatın anlamına yapılacak en sıkı vurgular olmalı. Bu filmler 21. yüzyıla uzandığımız günlerin sinema şaheserleri kabul edilmeli. Çünkü günümüz kirliliğinde buna benzer yaratıcı fikirlerin sinemaya aktarılması, bırakın aktarılmasını, o fikirlerin ortaya çıkması bile o kadar zor ki. Son derece hassas bir denge tutturulması da şart.

Bu eşsiz kulvarda bu filmlerle aynı bayrak yarışında koşma fırsatını ellerinin tersiyle iten Angel-A ve Click gibi fikirlerin heba edilmesi ile bu dengenin önemi daha da anlaşılır bir hal alıyor. Her biri için derin incelemeler yapabileceğimiz, sonuçta ise sadece insanın özüne ulaşabileceğimiz bu eserleri bağrımıza basmalı, gelecek nesillere aktarmalıyız. Stranger Than Fiction için yapacağımız incelemenin sonucu da bu filmlerden farklı bir yola çıkmıyor. Bize hayatımızın da birer roman olabileceğini, hepimizin kendi romanımızda baş kahraman, başkalarının romanlarında ise etkin veya değil, bir yan karakter olduğumuzu hissettiriyor. Dünyanın bir yerinde bizi yazan bir yazarın olduğu fikrine tebessüm ettiriyor. Kimi zaman romanlardan daha tuhaf bir hayatımız olduğu düşüncesine kapıldığımız anlara mütevazi bir gönderme yapıyor.

17 Ocak 2026 Cumartesi

The Ballad Of Wallis Island (2025)

Image
 
Yönetmen: James Griffiths
Oyuncular: Tim Key, Tom Basden, Carey Mulligan, Sian Clifford, Akemnji Ndifornyen
Senaryo: Tom Basden, Tim Key
Müzik: Adem İlhan

İki kez piyango kazanmış olan Charles, en sevdiği müzisyenler olan ve uzun süre McGwyer Mortimer adıyla müzik yapıp ayrılmış Herb McGwyer ve Nell Mortimer'ı tekrar bir araya getirmeyi hayalini gerçekleştirmek üzeredir. Gözlerden uzak Wallis Adası'ndaki evinde yalnız yaşayan Charles, başta bir konser olacağını söylese de, aslında kendine özel bir gösteri ayarlamıştır. Önce bu durumdan habersiz Herb, ücreti karşılığı konser teklifini kabul ettiğinde Charles'ın fantezisi gerçeğe dönüşür. Ne var ki Nell de adaya gelince, bir zamanlar aralarında müzikal işbirliği yanında gönül ilişkisi de olan iki müzisyen arasındaki eski hesaplar yeniden su yüzüne çıkar. 2007 yılında Tim Key ve Tom Basden, "The One and Only Herb McGwyer Plays Wallis Island" adında 26 dakikalık bir kısa film senaryosu yazmışlar, başrolleri paylaşmışlar, James Griffiths de yönetmişti. Aradan 18 yıl geçtikten sonra aynı kadro bu senaryoyu uzun metraja çevirip The Ballad Of Wallis Island adıyla tekrar dolaşıma sokuyor. Kısa film, Charles'ın sadece Herb McGwyer'ı çağırmasıyla ilgiliyken, uzun metraja Nell Mortimer da eklenmiş. Tabii bununla beraber başka eklemelerle senaryo başarıyla uzun metraja uyarlanmış. Eşini kaybettikten sonra yalnız yaşamaya başlayan, eşinin de çok sevdiği müzisyen ikiliyi onun anısını da düşünerek bir araya getirme hayalinin peşinde koşan Charles, sürekli pozitif, neşeli, espri kovalayan, biraz da geveze bir adam. Başlarda bir miktar sinir bozucu dursa da, kısa sürede onun bu özelliklerine alışmak, sevimli bulmak hiç zor olmuyor.

The Ballad Of Wallis Island, önemli bir yanıyla yalnızlık temalı bir film. Charles'ın yalnızlığına, artık eski güzel McGwyer Mortimer günlerinden uzakta solo çalışmalara yönelmiş ve "solo" kalmış Herb'ün yalnızlığı ekleniyor. Bu süre zarfında evlenmiş olan, hatta adaya eşiyle birlikte gelen Nell, dolaylı da olsa Herb gibi eskilerin popülerliğinden uzaklaşmış ama solo da takılmayıp müziği geri plana itmiş. Keza, adanın küçük bakkalını işleten dul Amanda da bir başka yalnız karakter. Film aslında açıkça dillendirmese de, bu uzak adada yalnız kalmış Charles'ın hayatındaki en özel insanın kaybından sonra bu yalnızlığını kendisi için yine özel olan McGwyer Mortimer ile paylaşmak istediği anlaşılıyor. Bu üç kişi arasında kurulan ikili ve üçlü diyalogların akıcılığı, dengeli kurulumu, hüznü ve mizahı birbirinin içinde eriten hoşluğu, bu ruh haline hazır seyirciyle bağ kurmakta çok başarılı. Başta bu özel konser fikrine hiç ısınamasa da, Charles ile yavaş yavaş bir bağ kurmaya başlayan, hele de Nell adaya geldikten sonra beraber yaptıkları eski şarkıları yıllar sonra tekrar çalma fırsatı elde eden Herb'ün merkezdeki duruşu, Charles'ı daha da öne çıkaran bilindik bir senaryo başarısı aslında. Hatta o merkezin Herb kadar Charles'ın da durduğu yer olduğu anlaşılıyor. Karakterlerin kendi küçük aksları birbirlerini destekleme yolunda hiç sorun yaşamıyorlar. Nell'in filmdeki fonksiyonu ise, Herb ile yaptığı son konuşmadan anlaşılıyor: Bazen bir insanı özlediğimizi sanırız ama aslında özlediğimiz şey onun da içinde bulunduğu o eski dönemin kendisidir.

Herb, Wallis gibi ücra bir adada Charles gibi son derece sadık bir hayranı olduğu gerçeğinin şaşkınlığını da taşıyor. Solo kariyeri, ikili oldukları McGwyer Mortimer dönemleri kadar parlak sayılmaz. Bu yüzden Charles'ın yoğun hayranlığına karşı temkinli. Ama senaryo küçük dokunuşlarla ikisi arasında o kadar incelikli bir ilişki inşa ediyor ki, Herb bir süre sonra bu konser davetinin para kısmını çok da önemsemediğini anlamaya başlıyor. Ama Nell'in adaya gelmesiyle değişmeye başlayan bazı dengeler, artık eskimiş bazı duygular, tozlanmış anılar, zamanın aşındırıcı etkisini karakterlerin yüzüne vuruyor. Böylece geçip gitmiş zamanın sebep olduğu o kalp kıran, yürek burkan hüznün yüzeye çıkışı da kolaylaşıyor. Bazı iyi yazılmış senaryolar hiç görmediğimiz o geçmişi sanki bizzat oradaymışız gibi zihnimizde canlandırmayı, şimdiki zamana da tortusunu bırakmayı becerince kendi yolunu çok güzel çizebiliyor. Hele de bunu haylaz bir deniz ve gri gökyüzünün birleştiği şahane manzaralar içinde yapınca tadına doyulmuyor. İzlandalı görüntü yönetmeni G. Magni Ágústsson'un yer yer bu İngiliz filmine kattığı İskandinav dokusu, albüm olarak da çıkmış Tom Basden'in hem solo, hem de Carey Mulligan düetli folk şarkıları, özellikle Tim Key'in harikulade Charles performansı görülmeye, duyulmaya değer anlar. The Ballad Of Wallis Island, içinden folk müzik, yalnızlık, tenis, küllenmiş bir aşk, ince sızılar, nefis manzaralar, kelime esprileri, yağmur, telefon kulübesi, dilek fenerleri geçen, 2025'in en tatlı filmlerinden biri.

10 Ocak 2026 Cumartesi

Was Marielle weiß (2025)

Image
 
Yönetmen: Frédéric Hambalek
Oyuncular: Laeni Geiseler, Julia Jentsch, Felix Kramer, Mehmet Ateşçi, Moritz von Treuenfels
Senaryo: Frédéric Hambalek

Okulda bir arkadaşından tokat yedikten sonra birden telepatik bir güce sahip olduğunu fark eden Marielle, ebeveynleri Julie ve Tobias'ın yaptığı ve söylediği her şeyi ayrıntılarıyla kafasında duymaya başlar. Başta ebeveynleri ona inanmasa da bildiği şeyler karşısında dehşete düşerler. İş ve özel hayatlarında mahremiyetleri kalmayan, yaptıkları ve söylediklerini kızlarından gizleyemeyeceklerini anlayan çift, birbirlerinden sakladıkları sırların açığa çıkmasına da mani olamazlar. Frédéric Hambalek'in yazıp yönettiği ikinci uzun metraj olan Was Marielle weiß (What Marielle Knows), bu absürt ve orijinal fikri üç kişilik bir aile etrafında çok iyi dolaştıran oyuncaklı bir dram. Ağır çekim yakın plan olarak Marielle'in tokat yediği sahneyle açılan film, tüm hikayesini bu tokat sonrasının sebep oldukları üzerine kuruyor. Hambalek, lafı dolaştırmayan, minimal sahnelerle oda gerilimleri yaratan, Marielle'in sahip olduğu bu fantastik gücün yol açacağı olası durumları zekice kurcalayan, beklenen çatışmaları başarıyla kuran cesur senaryosuyla ilgiyi hep diri tutuyor. "Şayet çocuğumuz gün içinde yaptığımız ve söylediğimiz her şeyi böyle bir telepati yoluyla bilseydi ne yapardık" sorusuyla empati kurmamızı ve izlendiğimiz/dinlendiğimiz hissiyle yaşayacağımız stresi yaşatmayı kolaylaştırıyor.

Bazı yetişkin alışkanlıklarından ve sırlarından korumaya çalıştığımız çocuğumuzu artık kontrol edemeyecek olmamızın nelere yol açabileceği üzerine böyle tuhaf bir fikirden hareket noktası belirleyen Hambalek, Marielle gibi telepatik gücü olmasa da aile içinde saklanan sırlardan, müstehcen konuşmalardan, hatalı ebeveyn davranışlarından etkilenen çocuklara da gönderme yapıyor. Annesinin bir iş arkadaşıyla flörtleşmesini veya babasının anlattığının aksine iş yerindeki etkisizliğini öğrenen Marielle'in bunları içine atmayıp aile içi yüzleşme için kullanmak istemesi, kulağa pek Z kuşağı refleksi gibi gelmese de, aslında Hambalek'in bir an önce çatışmalar kurmak istemesi gibi duruyor. Bu sırları içine atıp ihanet ve yalanların sürmesine izin vermiş olsaydı, muhtemelen çıkmaza giren bir ergen depresyonu izleyecektik. Oysa Marielle burada anne babasının mahremiyeti üzerinde sallanan bir kılıç misali düşünülmüş. Aile içi gerçeğin ve dürüstlüğün sigortası gibi de diyebiliriz. Yemek masasında bile mahkeme kurup hakimlik yapacak kadar donanımlı bir hale geliyor adeta. Çoğunlukla çiftlerin birbirlerine karşı verdikleri doğruluk, dürüstlük, sadakat imtihanlarını izliyoruz. Oysa burada çocuk da bu denkleme dahil ediliyor. Çocukların önünde kavga etmemek, küfürlü konuşmamak, doğruluk dürüstlük nutukları atmak ama arkalarından tam tersi davranmak ikiyüzlülüğünün farkındalığını da okumaları arasına katıyor.

Öte yandan Marielle'e atılan tokadın sebep olduğu bu fantastik gücün mahremiyet üzerinde bir tehdit unsuru olması, neden sadece kendi ebeveynlerinin mahremiyeti ile sınırlı kaldığını anlamamızı sağlamıyor. Zaten Hambalek bunu bir süper güç gibi genele yansıtmayıp küçük kalmayı tercih ediyor sanki. Hikayesinin ana malzemesi çekirdek aile. Marielle ve arkadaşının o tokada sebep olan tartışmalarının detaylarını görmüyoruz. Marielle'in küfür etmesi, bunun üzerine diğer kızın ona tokat atması, sonrasında bir "özür" meselesini de gündeme getiriyor. Marielle o kıza neden küfretti de o tokadı yedi bilemiyoruz. Ama şiddet kullanınca haklıyken haksız duruma düşülmesi diye bir gerçek varken, özür sahnesinde Tobias'ın itici tutumu da haklıyken haksız bir durum yaratıyor. Oradaki paradoksu çok iyi görmüş olan Hambalek, özünde bazı yetişkin davranışlarının ergen davranışlarından pek de farklı durmadığı fikrini de olumluyor. Gerek Julie, gerek Tobias, iş hayatlarında ve iş arkadaşlarıyla ilişkilerinde zaman zaman hiç de yetişkin davranışları sergilemiyor. Aslında "yetişkin davranışları" ifadesi tam olarak neleri kapsıyor, bunu da tam bilmiyoruz. Yine de ister ergen, ister yetişkin olsun, insani değerler, karakter yapısı, ahlak anlayışı her bireyde farklı şekillerde belirebiliyor. Sade ve akıcı bir rejiyle, kalibresine uygun performanslarla ilerleyen, Berlin Film Festivali’nden mansiyon alan film, tüm bu paradokslarla ilgili rasyonel düşüncelere sevk eden başarılı bir dram.

24 Aralık 2025 Çarşamba

A Normal Family (2022)

Image
 
Yönetmen: Hur Jin-ho
Oyuncular:  Sul Kyung-gu, Jang Dong-gun, Kim Hee-ae, Claudia Kim, Hong Ye-ji, Kim Jung-chul-I
Senaryo: Park Eun-kyo, Park Joon-seok, Herman Koch
Müzik: Jo Seong-woo

Avukat Jae-wan ve doktor Jae-gyoo kardeştirler. Jae-wan'ın kızı ile Jae-gyoo'nun oğlu, ebeveynleri birlikte yemek davetindeyken bir partiye giderler. Partiden çıktıkları gece rastladıkları bir evsizi sebepsiz yere öldüresiye döverler. İki ergen hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ederken oğlanın annesi Yeon-kyeong, saldırının pek net olmayan güvenlik kamerası görüntüsünü televizyondan gördüğünde zorbalardan birinin oğlu olduğunu anlar. Jae-wan'ın kızı da olayı babasına anlatır. Dövülen adam komadayken ebeveynler çocuklarının bu olayın sorumlusu olduklarını bilmenin vicdani yüküyle mücadele etmeye başlarlar. Hollandalı oyuncu ve yazar Herman Koch'un Het Diner adlı romanından Park Eun-kyo ve Park Joon-seok'un senaryosunu yazdığı, Hur Jin-ho'nun yönettiği A Normal Family, bu vicdan muhasebesi üzerine kurulmuş çarpıcı bir dram. Bu malzeme sebebiyle bu roman sinemaya ilk kez uyarlanmıyor. Hollanda yapımı Het diner (2013), İtalyan yapımı I nostri ragazzi (2014) ve Amerikan yapımı The Dinner (2017) filmlerinden sonra bu dördüncü uyarlanışı. Trajik bir olay sonrası hem ebeveynlerin, hem de çocukların davranışlarına farklı açılardan bakan, bıçak sırtı çatışmalar kuran, bu çatışmaları çıkmaz sokağa sokan metnin bu denli rağbet görmesi anlaşılır. Uyarlayan ülkeler kendi çağlarında bu metni yerelleştirmeye gayret etseler de aslında ortada çok fazla yerelleştirecek bir konu yok. Evrensel hassasiyetler söz konusu.

Kuşaklar X, Y, Z şeklinde farklılaşsa da, ergenliğin dünyanın her yerinde benzer özellikler göstermesi, ebeveynlerle iletişimsizlik, isyankarlık, dünya görüşü farklılıkları yaşanması kaçınılmaz. Eskiye nazaran her şeye çok kolay erişim sağlayan, zorbalığa, şiddete, cinselliğe teknoloji sayesinde zahmetsizce tanık olan, zamanla bunları kanıksayıp normalleştiren, artık gördüklerinden tatmin olmayıp tecrübe etmek isteyen gençlerin işledikleri suçlarda artış yaşanıyor. Aşırı korumacı ailelerin, çocuklarına sağladıkları ayrıcalık duygusu ve özgüvenlerini kazanmaları için başvurdukları yanlış yöntemler onlara aşırı özgüven vererek tehlikeli hale geliyor. Her şeyde hak ve kendilerini her olayda haklı görmeye başlıyorlar. Teknolojik açıdan becerikli ve pratik olabilmeleri yanında, sosyal açıdan beceriksiz, iletişimsiz ve yalnız büyüyorlar. Karşılaştıkları her sorunu onlar için halledecek olan ebeveynlerin verdiği rahatlık pervasızlaşmalarına, ahlaki dengesizliklere, bilinçsiz özgürlüklere sebep oluyor. Filmdeki iki gence olan da bundan farklı değil. Savunmasız bir insanı sebepsizce öldüresiye dövmek onlar için bir araya geldiklerinde gülerek andıkları basit bir olay halini alıyor. Psikolojik açıdan uğraşılması zor bu ruh haline erişim sağlamak, yıllar geçtikçe, kuşaklar değiştikçe daha da güçleşiyor. Zira ebeveynlerini parmaklarında oynatmayı, onları manipüle etmeyi çok iyi beceriyorlar.

Image

Bu olayın ebeveynler yönünden analizi çok daha karmaşık. Doktor olan Jae-gyoo dürüst, prensip sahibi bir adam. Trafikte tartışma yaşadığı adamın ölümüne sebep olan şımarık bir zengin çocuğunu savunmak zorunda kalan diğer kardeş Jae-wan ise ruhunu şeytana satmaktan bıkmış bir avukat olarak daha büyük bir vicdan muhasebesi içinde. Evsiz adam olayını öğrenip ilk şoku atlattıktan sonra kendi çocuklarını adalete teslim etmek ile etmemek arasında bocalayan iki kardeş arasında bu konudan farklı olarak önceden de bazı anlaşmazlıklar olduğunu anlıyoruz. Yine de bu sorunlar bir şekilde halledilmiş ve eşleriyle birlikte yemek randevularına çıkacak denli araları kötü değil. Ama iş kendi çocuklarına gelince ve görüş ayrılıkları baş gösterince aralarındaki alakasız meseleler bile tartışma gidişatına dahil edilebiliyor. Bu tartışma anları iyi yazılmış bir metnin ürünü olduğu için seyirciyi çok kolay çekim alanına alma becerisine sahip. Öz evlatlarını polise ihbar etmek ile, bu olayı bir sır olarak saklayıp çocukların geleceklerini karartmamak arasındaki kararı vermenin zorluğu da bu çekim alanı dahilinde omuzlara bir yük gibi bindirilmek isteniyor. O noktada filmin bizimle kurmak istediği empatiyi, çocukların bazı tavırları yüzünden kurmakta zorlanabiliyoruz. Aslında filmin istediği de, tahrik ettiği de bu empati gelgitleri. Doğru olan nedir, insanlar ikinci bir şansı hak eder mi, vicdanımız bizi ne kadar idare eder vs.

Filmin iki uyarlayıcı senaristinden biri olan Park Eun-kyo, 2009 tarihli Mother filmini Bong Joon-ho ile birlikte yazmış bir senarist. Yönetmen Hur Jin-ho ise çoğunluğu romantik dramlardan oluşan çeşitli filmler çekmiş bir sinemacı. İlk kez bir melodram dışında karanlık bir dram çekmiş. Ne zaman tempo katacağını, ne zaman sakinleşeceğini iyi bilen, açıları yerli yerinde, oyuncu yönetimi başarılı bir yönetmen olarak tecrübesini tarzının dışına taşımayı bilmiş. Filmin mekan seçimleri ve kullanımı da bu başarıya dahil. Geniş kariyerinde Public Enemy film serisi, No Mercy, Oasis, Peppermint Candy gibi çok bilinen Güney Kore filmlerinin usta oyuncusu Sul Kyung-gu'nun avukat Jae-wan, My Way, The Promise, Taegukgi gibi önemli filmlerde rol almış Jang Dong-gun'un doktor Jae-gyoo performansları filmin dramatik yükünü çok iyi taşıyor. Jae-gyoo'nun eşi Yeon rolündeki Kim Hee-ae de çok başarılı. Orijinal Het Diner metni tam olarak buradaki finali yansıtıyor mu bilemiyoruz. Ancak bu finalin filmin itinayla ördüğü dramatik kurulumu tümden çökerten bir çözüm içermesi bir miktar haksızlık gibi görünebilir. Trajik etkisi yadsınamaz ama buna kolaycılık veya ucuz kahramanlık gibi etiketler de yapıştırmak olası. Her bir karakter için bu sonun başka başka sonuçları olacaktır. Herman Koch, tüm bu adalet ve vicdan kaosuna nihai bir darbe indirmek istemiş. Tabii bu darbe de arzu ettiği etkiyi yaratıyor. Seyircinin detaylı başka çözüm teorileri de bertaraf ediyor.

16 Aralık 2025 Salı

O Filho de Mil Homens (2025)

Image
 
Yönetmen: Daniel Rezende
Oyuncular: Rodrigo Santoro, Rebeca Jamir, Miguel Martines, Johnny Massaro, Juliana Caldas, Lívia Silva, Inez Viana
Senaryo: Daniel Rezende, Valter Hugo Mãe

Küçük bir kasabada deniz kenarında yalnız yaşayan 40'lı yaşlarındaki balıkçı Crisóstomo'nun en çok istediği şey bir erkek evlattır. Bu özlemini büyükçe bir bez bebekle gidermeye çalışsa da günden güne ümidi tükenmektedir. Üzerinde "evlatsız bir baba, babasız bir evlat arıyor" yazdığı küçük kağıtları pazarda esnaf tezgahlarına bırakmaya kadar işi götürür. Bu ilanlardan birini bulan yaşlı bir kadının Crisóstomo'ya bir sürprizi vardır. Derken başka bir hikayeye geçeriz. Oradan da bir başkasına. Bu hikayeler önce ufak kesişme anlarıyla aynı kasabada olduğumuzu gösterir. Bu hikayenin merkezindeki karakterlerin yaşadıkları bazen geçmişe dönerek, bazen kendi zamanları içinde anlatılır. Ama en önemlisi bu karakterler gittikçe daha fazla birbirlerine yaklaşmaya başlarlar. Valter Hugo Mãe'nin aynı adlı romanından Daniel Rezende'nin senaryolaştırıp yönettiği Brezilya yapımı O Filho de Mil Homens (The Son Of A Thousand Men), o roman duygusunu sonuna dek yansıtan estetik, melankolik, kırılgan, çok iyi çekilmiş ve kurgulanmış bir dram. Romanda nasıl bilemiyoruz ama film 7 bölümden oluşuyor. Balıkçı Crisóstomo ve yetim Camilo'nun hikayesiyle başlayan film, hamile cüce Francisca'nın, oradan eşcinselliğiyle ve bunun farkındaki annesiyle mücadele eden Antonino'nun, sonra da kendisini başgöz etmek isteyen sorunlu annesiyle sıkıntı yaşayan Isaura'nın hikayelerini sıralıyor. Başta bağımsız birer öyküler dizisi sandığımız bu hikayeler yavaş yavaş, ustalıkla birbirine bağlanıp yeni hikayeler üretiyorlar.

Karakterler o kadar etkileyici, onlara biçilen öyküler o kadar içli ki, biri diğerini takip ederken veya tamamlarken filmin genel tonu hiç değişmiyor. İyi kurgulanmış olması boşuna değil. Her ne kadar bu filmin kurgucusu Marcelo Junqueira olsa da, yönetmen Daniel Rezende, Diarios de motocicleta (2004), O Ano em que Meus Pais Saíram de Férias (2006), Tropa de Elite 1-2 (2007-2010), Cidade dos Homens (2007), The Tree Of Life (2011) gibi önemli filmlerin kurgusunu yapmış, 2002 tarihli muhteşem Cidade de Deus ile En İyi Kurgu Oscar'ı kazanmış bir sinemacı. Hikayelerin kendi içlerindeki bütünlüğü, ileri geri hamlelerle diğerleriyle kurulan ince bağlantıları, giderek iç içe geçmeye başlamaları, nihayetinde tek bir aksta buluşmaları ustalık kokuyor. Başlangıçta sözünü ettiğimiz bağımsız görünüm, sanki her biri "bir varmış bir yokmuş" diye başlayan mütevazi ama ilginç masallar toplamı gibi durmakta. Aralarında bağlantılar kurulmaya başlandığında bile bu bağımsızlık bozulmuyor. Bu defa kendi birleştikleri noktalarda bağımsız olabiliyorlar. Ebeveynlerin evlat, evlatların ebeveyn hasreti, ebeveynlerin evlatlarının hayatına müdahale ederken onların ne istediklerini umursamamaları, çocukluk/ergenlik travmaları, bu travmaların aşk, sevgi, evlilik, hoşgörü, cinsellik kavramlarının yanlış veya eksik yorumlanmasına yol açması, nesilden nesile aktarılan önyargılar ve bağnazlıklar, hatta başka alt okumalar filmin melankolik atmosferinde olgunlaşıyor.

Bu hikayelerin geçtiği küçük kasaba mikro evreninde geçmişte yaşanmış, ibret olsun diye nesilden nesile aktarılmış bazı mitlerle kurulan bağlantılar, sırlarıyla birlikte mezara girmiş başka karakterler de muhtelif hikayelere dahil ediliyor. Hatta bazıları hikayenin kendisi oluyor. Genel tema, evlatlar ve ebeveynler arasındaki iletişim biçiminin veya iletişimsizliğin ilişkiler üzerinde açtığı (bazen de onardığı) evrensel yaralar. Ama bu temayı didaktik yöntemler kullanarak değil, bilakis didaktik yöntemlerin köhneliğini olay örgüleri arasında vurgulayarak işliyor. Gereksiz yükselmiyor, hatta o yükselen enerjiyi bazı karakterlerine kayalıklardan denize çığlık attırarak boşaltıyor. Melankoliyi sonuna kadar koruyor. Öyle ki çoğu zaman o melankoli, gerçeklikten daha sahici duruyor. Her ne kadar okumamış olsak da Valter Hugo Mãe'nin metninde kesişen hayatlar örgüsünün zerafeti, Daniel Rezende'nin görsel zenginliğinin zarifliğiyle çok güzel örtüşüyor. Azul Serra'nın görüntü yönetiminin önemi yadsınılamaz. Ama Rezende, tıpkı kurgu becerisine olduğu gibi görüntü işçiliğinde de kontrolü sağladığını düşündüren, hissettiren bir reji ustalığı sergiliyor. En önemli başrol sayabileceğimiz Rodrigo Santoro, Hollywood yapımlarından kendi ülkesinin bağımsız filmlerine uzanan geniş yelpazesine Crisóstomo ile yaralı, hassas, hüzün dolu ve pek sık dışa vurmadığı izole bilgeliğe sahip bir performans daha ekliyor. O Filho de Mil Homens 2025'in çok konuşulmamış ama en iyi seçkilerinde yer alması hiç sırıtmayacak filmlerinden biri.

11 Aralık 2025 Perşembe

Exit 8 (2025)

Image
 
Yönetmen: Genki Kawamura
Oyuncular: Kazunari Ninomiya, Yamato Kôchi, Kotone Hanase, Nana Komatsu
Senaryo: Genki Kawamura, Kotake Create, Kentaro Hirase
Müzik: Shouhei Amimori, Yasutaka Nakata

Metrodan inen bir adam, dışarı çıkmak üzere yürüdüğü koridorda bir süre sonra hep aynı yolu yürüdüğünü, her seferinde "Exit 8" yazan tabelanın bulunduğu koridora tekrar girdiğini fark eder. Bir tabelada bu döngü içinden çıkabilmesi için bazı talimatlar görür. Buna göre, eğer yürüdüğü bu yol üzerinde bir anormalliğe rastlarsa geri dönmesi gerekecektir. Ancak böylelikle kat kat yüzeye çıkabilecektir. Kotake Create'nin video oyunundan Kentaro Hirase ve Genki Kawamura'nın uyarlayıp Kawamura'nın yönettiği Exit 8, oyun uyarlaması olması yanında, özgün senaryo gibi görünen gizemli, tuhaf, ürkütücü ve sonlara doğru hüzünlü bir film. Beyond The Infinite Two Minutes, One Cut Of The Dead gibi iyi fikirleri matematiksel biçimle mayalayan Japon filmlerinin yanına yakışan bir tona sahip. Tabii onlar gibi komedi öğeleri yerine daha karanlık, gergin ve merak unsurunu sürekli koruyan hamleleri mevcut. Koridorda yürüdükçe ve talimatları öğrendikçe, sıra sıra reklam panolarını, kapı sayısını ezberleyen, koridora her girdiğinde robot gibi karşısından yürümeye başlayan çantalı adamı da normalliğin içine katan isimsiz kahramanımız, bu rutini bozan en ufak bir değişikliği anormallik olarak kabul edip geldiği yoldan geri dönmek zorunda. Film başlangıçta koridorda birkaç tur yapıp hiç bir anomali de yaratmadan hem kahramanını, hem seyirciyi bu rutine alıştırıyor. Sonrasında ufak değişikliklerle bu normalliği sekteye uğratıp gizemli yönüne tekinsiz bir kimlik ekleyerek ilerliyor.

Film, koridorda sıkışmış adamın karşılaştığı anormallik dozunu giderek arttırırken işin içine halüsinasyonları ya da bu mini evrenin fantastik unsurlarını da katıyor. Bazıları anormallik yaratma adına karşısına çıktığı halde adamın geri dönmesine engel olmaya çalışan, böylelikle onun talimatlara olan sadakatini test eden bir meydan okumaya dönüşebiliyor. Buradan sistemsel alt metinlere ulaşmak çok kolay: Yoluna çıkan çeldiriciler her ne ve nasıl olursa olsun talimatlara uymalısın, uymazsan yerinde sayar, yükselemezsin. Ama bir süre sonra filmin sadece bu isimsiz adam üzerinden dinamikler kurmak istemediğini anlıyoruz. Adamın normalliğinin bir parçası olan, koridorda sürekli karşısına çıkan çantalı yürüyen adamın ve küçük çocuğun bu mini koridor evrenindeki hikayeleri de dahil olunca senaryonun kendini yenileyişi ve karakterize edişi el yükseltiyor. Adamın bu koridorda sıkışmadan önce kız arkadaşının hamile olduğunu öğrenmesinin dramatik kabulünü de cebine koyan film, mekanik bir alternatif bilim kurgu olmanın ötesine geçip daha insani bir kimlik ediniyor. Yapısı gereği beklenmedik, tahmin edilemez "anormallikler" nedeniyle ilgiyi hep dinç tutan Exit 8, başrol oyuncusu Kazunari Ninomiya'nın taşıyıcı performansıyla da görülmeyi hak eden, herhangi bir Black Mirror bölümü olabilecek iken kendini iyi genişleten bağımsız bir fantastik yapım.

6 Aralık 2025 Cumartesi

Train Dreams (2025)

Image
 
Yönetmen: Clint Bentley
Oyuncular: Joel Edgerton, Felicity Jones, William H. Macy, Kerry Condon, Nathaniel Arcand
Senaryo: Clint Bentley, Greg Kwedar, Denis Johnson
Müzik: Bryce Dessner

Yayımlandığı yıl The New York Times, The Economist, NPR gibi dergilerde yılın en iyi kitapları arasında gösterilen, Pulitzer Ödülü Finalisti Train Dreams, Clint Bentley ve Greg Kwedar tarafından uyarlanıp Bentley'nin yönettiği bir filme dönüştürüldü. National Book Award 2007 kazananı yazar Denis Johnson, Train Dreams’de 20. yüzyılın başlarında Amerika’da giderek artan köprü ve yol inşaatlarında bulduğu gündelik işlerde çalışan Robert Grainier’ın hikayesini anlatıyor. Hikaye olağanüstü, sıra dışı, unutulmaz bir hikaye değil. Sıradan bir işçinin çeşitli işlerde çalışması, Gladys'e aşık olup evlenmesi, bir kız çocuğu olması, sonra yine nerede iş bulursa oraya çalışmaya gitmesi, gittiği yerlerde karşılaştığı insanlar ve yaşadığı olaylardan bahsediliyor. Ama Train Dreams bunları o kadar hassas, zarif, estetik, şiirsel, aynı zamanda mütevazi bir üslupla işliyor ki, uyarlandığı kaynağı okumamış olsak da okumuş kadar hücrelerimizi dolduran yoğunluktaki filmlerden. Sıradan bir işçi olan Grainer'ın merkezindeki bu varoluşçu hikaye, her kim, hangi mevkide, sınıfta, karakterde olursa olsun, insanın doğa karşısındaki sıradanlığının vurgusunu yapmaya çalışıyor. Bunu yaparken seçtiği olay örgüsü, insanlar, bunların detaylandırılış biçimleri yeni bir keşif değil belki. Ancak bu sıradanlıklardan minyatür ölüm, yas, kayboluş ve hayatta kalış öyküleri devşiriyor.

Bir ana karakter etrafında şekillendirilen olay ve karakter çeşitliliği ve bunların o karakter üzerinde bıraktığı farklı etkilerden evrensel bütüne ulaşma yömtemi bugüne dek pek çok filme, romana konu oldu, olmaya da devam ediyor. Train Dreams de duruş olarak bu filmlerden ayrı değil. Sadeliğini biçim olarak zenginleştiren ama o sadeliği hüzünle yoğurup ona sahip çıkan, onu koruyan bir tevazu mevcut filmde. Bunun sağladığı şiirsellik hiçbir zaman ayakları yerden kesmiyor. Grainier’ın Amerika’yı baştan başa saracak olan demiryollarına, gelişen teknolojiye, şehirleşmeye başlayan kasabalara, değişen yaşam tarzına, doğumlara, ölümlere tanıklık edişi, Martin Eden gibi bir yazar gözünden değil, Grainier gibi normal bir emekçi gözünden tanıklık ediş içeriyor. Farklı gözler Grainer'ı çok farklı biçimlerde konumlandırabilir, onu ciddiyetten uzak biçimde kahramanlaştırabilirdi. Denis Johnson'ın baş karakter olarak Grainer gibi sıradan bir işçiyi seçmiş olmasının sebeplerinden birinin de belki de onun gibi sıradan birer okuyucu/seyirci olan bizlerin doğadaki, dünyadaki, evrendeki yerimizin ne kadar küçük olduğunu hatırlatmak olduğunu düşünebiliriz. Her şeyin birbirine bağlı olduğu bu devasa düzen içinde tutunacak bir yer bulmaya çalışmamız esnasında, aşk, evlilik, ebeveynlik, yoksunluk, kaza, ölüm, yas gibi başımıza gelenler bize bu faniliğimizi bazen unutturuyor, bazen hatırlatıyor. Bizim için hayati önem taşıyan şeyler doğanın umurunda olmuyor. Onu kendimize uydurmaya çalıştığımızda, bozduğumuzda, yıktığımızda bedellerini ödüyoruz.

Image

Robert Grainier, etrafında olup bitenlere müdahale edemiyor, bir şeyleri değiştiremiyor, savaşmıyor. Çünkü bunların kendisini aşan şeyler olduğunu, kurulu düzenler içinde hep olageldiğini, tek başına radikal hamleler yapıp başarılı olamayacağını biliyor belki de. Bunun pasiflikten, bencillikten ziyade mizacından kaynaklı olduğunu onu tanıdıkça anlıyoruz. Yaptığı işe odaklanan, sorgulamayan, sorgulasa dahi uzak doğulu işçilere yapılan kötü muamelelere karşı ucuz kahramanlıklar yapmadığında olduğu gibi kendi işini kaybetme, alıştığı basit düzeni bozma riskini göze almıyor. Gladys ona yaklaşmasa aslında Gladys'in hayatının aşkı olduğunu bile fark edeceği yok. Gladys ve küçük kızı Kate ile hayatı başka bir anlam kazansa da yine uzaklara gidip çalışmak, yine para kazanmak, yine hayatta kalmak zorunda. Doğayı tanıyor, ona karşı durmanın beyhudeliğini anlıyor. Ama bilgece bir anlayış değil bu. Bilgelik, bir ara ormanda beraber çalıştığı ekipte bulunan Arn Peeples adlı yaşlı adamda hissediliyor. Yıllardır bu işin içinde olan, doğanın, ağaçların dilinden anlayan, onların yüzyıllardır burada olup dünya tarihinin asıl sahipleri olduğunu savunan Arn, filme önemli bir iz bırakan karakterlerden biri. Grainer, Arn Peeples, orman gözlemcisi Claire Thompson, kasaba esnafı Ignatius Jack gibi hayatından gelip geçen insanlardan bir şeyler alıyor. Hepimiz bunu yapıyor, hayatımıza dokunan başkalarından iyi kötü bir şeyler alıyor, öğreniyoruz.

Denis Johnson nasıl kitabında destansı bir karakter yaratmıyor, onun üzerinden olağanüstü olaylar kurgulamıyorsa, Clint Bentley de filmini böyle tasarlamıyor. Özellikle ağaçlar aracılığıyla doğanın yaşayan, nefes alan, hayat ve bereket veren, gerektiğinde öç alan, ölen, bazen öldüğünde bile farklı suretlerde hayat bulan uzun ömürlü seyrinde insanın durduğu küçücük yeri belirginleştirmek için sıradan bir emekçinin seçilmesi çok önemli. Hepimiz sıradanız. Doğuyor, büyüyor, aşık oluyor, evleniyor, çalışıyor, gülüyor, ağlıyor, buluyor, kaybediyor, hastalanıyor, iyileşiyor, ölüyoruz. Milyarlarca yıllık bir zaman diliminde ortalama 70-80 yıl ikamet ediyor oluşumuz bizi bu evrenin hakimi yapmıyor. Grainer'ın "münzeviliği", aslında bu dünyadaki insanoğlunun münzeviliğine referans oluşturuyor. Doğanın hakimi değil, minicik bir parçası olduğumuza, o minicik ömrümüz neleri ve kimleri sığdırdığımıza dair mütevazi bir varoluşçuluğun zerrelerini izliyoruz. Brezilyalı görüntü yönetmeni Adolpho Veloso'nun nefis işçiliği, Bryce Dessner'in müzikleri çok dokunaklı. Avustralyalı usta aktör Joel Edgerton'ın Grainer'ı giyme ve taşıma biçimi de aynı ortak tevazuyu bünyesinde barındırıyor. Keza Felicity Jones ve kısa ekran süresine rağmen filme iz bırakan William H. Macy performansları da bu çizgiden çıkmıyor, hüzün olup yağıyorlar adeta. Bir TV filmi olarak Train Dreams, birçok vizyon filminden çok daha güçlü, edebi yönü uyarlandığı novella kadar incelikli ve en belirgin özelliklerini bu tevazusundan, sadeliğinden, münzeviliğinden almış, yılın en iyilerinden biri.