4 Nisan 2008 Cuma

OSMAN EFENDİ


Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır. İlaç alır geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendinin baş ağrısı artarak sürer. Üstüne üstlük baş ağrısı yanı sıra gözleri de yaşarmaya başlar.
Başka doktorlar çağrılır... Osman Efendi Uşak'ın ileri gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaat eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, baş ağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendiyi İstanbul'a götürmeye karar verirler.
İstanbul'da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır... Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre moda, Zurih'e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır.
Sonuç:
Osman Efendiye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Osman Efendiye ağrı kesici iğneler verilir, altmışlarını suren adamın ülkesine dönüp "dinlenmesi", daha doğrusu son günlerini -evinde- geçirmesi tavsiye edilir. Osman Efendi bitkin, aile perişan. "Kader" denilir, Uşak'a dönülür. Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar. Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendinin eski berberi Berber Mehmet çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Osman Efendiyi tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler.
Berber Mehmet bir an düşünür? Beyim? der, Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın. Bir bakar, Hah işte der "Kıl dönmüş." Osman Efendinin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı Osman Efendinin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar. Berber Mehmet, Osman Efendinin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir.
Osman Efendinin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Baş ağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet'i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.


Bu Yazıdan Çıkartılacak Sonuçlar :
1. Her konuda Berber Mehmet efendilerin fikirleri olabilir, dinlemek gerek.
2. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur.
3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.

25 Mart 2008 Salı

ImageOkumak çağımızda nitelikli yaşamın en önemli araçlarından biridir.

Kitap okuma alışkanlığı, insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçası olarak süregelmiştir. Tarihte büyük işler yapmış, milletlere yön vermiş kişilerin çok kitap okuduklarını ve büyüklüklerini bir yerde kitap okumaya borçlu olduklarını görüyoruz.

Kitap bilginin ve tecrübenin toplandığı, insanların gelişmelerinin ve yeniliklerinin biriktirildiği bir kilitsiz kumbaradır. Bu kumbaradan istifade etmemiz için açıp içindeki bilgileri kullanmamız gerekmektedir.

Tarihte büyük işler başarmış insanlar işte bu kumbaradan çok iyi istifade etmiş. İçindeki bilgileri çok iyi kullanmış ve geliştirmişlerdir.

Medeniyetlerin kurulmasında ve büyümesinde en önemli şey bilgidir, kitaptır. Yani kitaba verilen değerdir. Bir ülkenin insanları ne kadar çok kitap okuyorsa medeniyete katkıları ve gelişmişlik düzeyleri de ona göredir.

Selçuklunun kurulmasında Alparslan ne kadar önemli ise Nizamül Mülk de o kadar önemlidir.

Osmanlının büyümesinde Osman Bey ne kadar önemli ise Edebali’de o kadar önemlidir.

Yavuz Sultan Selim’i yavuz yapan sadece cesareti değil, onun kitaplarla olan diyalogunun da çok iyi olmasında aranmalıdır.

Mustafa Kemal Atatürk siyasi ve askeri dehasını harp meydanlarında dahi kitap okuyacak kadar kitap sevgisine borçludur. Türkiye Cumhuriyeti gibi bir devleti kurmak ve dünya devletlerinin gözü önünde böylesine büyük savaşları vererek kazanmak çokta kolay bir şey değildir.

Almanya gibi Japonya gibi devletlerin ikinci dünya savaşında yerle bir olduğunu ancak günümüzde ekonomik ve sosyal yönden bizden daha iyi durumda olmasının açıklanabilir bir tek özellikleri vardır. O da çok iyi bir kitap okuru olmalarıdır. Japonya’da ayakta kitap okumanın bile bir adı vardır ve bu sözlüğe geçmiştir. “taşiyomi” diye.

40 ülke arasında yapılan bir araştırmada ülke insanların günlük okuma oranlarını araştırmışlar. Sonuç bizim açımızdan çok kötüdür. Araştırmaya göre Almanya 24 dakika ile birinci gelirken aynı sıralamada Türkiye’deki oranın 12 saniye olduğu görülmüştür. Hatta Almanya’da kişi başı günlük okuma süresi 18 dakikaya düştüğünde Alman Devleti okuma seferberliği ilan etmiştir.


Gerçek şudur ki, millet olarak gerçekten bir şeyler yapmak ve devletimizi daha ileriye götürmek, birey olarak daha iyi bir ortamda yaşamak istiyorsak kitaplarla dostluğumuzu geliştirerek sımsıkı bir bağ kurmamız gerekmektedir. Umarım bu bağın kurulmasında hepimiz için “Kocasinan Okuyor” programı bir başlangıç olur.

O halde SON SÖZ olarak:

“ Okumak için üç günün var; dün, bugün, yarın.
Dün geçti, yarının geleceği meçhul,
öyleyse bugünün kıymetini bil
ve hemen okumaya başla! ”

İyi okumalar dileğiyle…

22 Şubat 2008 Cuma

SOSYOLOJİK BİR YAZI


Ülkemize televizyonun ilk geldiği yıllarda, toplumun bazı kesimleri değişik vesilerle televizyona karşı çıkmışlardır. Bu kesimler, acımasız bir şekilde teknoloji düşmanlığıyla suçlanmışlardı.O gün suçlayanlar da suçlananlarda bugün aynı noktada buluşarak televizyonun faydalı mı? yoksa zararlı mı? olduğunu tartışmaktadırlar.Bence geç kalınmış bir tartışmadır bu.
Bir fenomen olarak karşımızda duran televizyonun faydalı yönlerinin olduğu mutlaktır.Çünkü,dünyayı ve olayları onun penceresinden izliyoruz ve olaylardan anında haberler alıyoruz.Dünyanın bir köy haline gelmesi böyle bir şey olsa gerek.televizyon bir kültürlenmede meydana getiriyor.Eylence kültürümüz artıyor. (!) Problemlerin yoğun olduğu bir çağda ve dünyada belki de tek neşe kaynağımız televizyondur.Bu yüzden evlerimizin en güzel köşesini ona ayırıyoruz. Sadece evlerimizin köşesini değil en güzel zamanlarımızı da hatta çocuklarımıza ayırmadığımız kadar.
Televizyonun yukarıda belirttiğimiz faydaları olduğu gibi sayılmayacak kadar zararlarıda vardır.Bir düşünür der ki “Ana babanın sözünden çıkmayanlar benden uzak dursunlar.” Televizyonda bu gün aynı düşünceleri topluma empoze ediyor.Gençler ;ana,baba ve öğretmenlerini dinlemiyor. Asileştikçe asileşiyor.Yapılan yayınlarla ve dikle edilen hayat tarzlarıyla gençler bunalıma sürükleniyor ve göreli bir yoksunluk duygusu yaşıyorlar. Renkli hayatlar,pempe taplolarla süslenerek, geçler reel olmayan bir hayata özendiriliyor.Sonunda da içinden çıkamayacakları bir ruh haline bürünüyorlar .İletişim çagında, iletişim kuramıyor ve beyaz lahanalar gibi kendi dünyalarına kapanarak yalnızlaşıyorlar. Yine gençlerin ; kendisini özdeşleştirdiği ve idol olarak kabul ettiği karakterler ( farkında olarak yada olmayarak) gençliği ve geleceği sonu belli olmayan maceralara sürüklemektedirler. İdealleri yok olan hayatı kolay kazanmak isteyen zevkin duvarlarını yıkmış , eli bıçaklı , gözü kara ve kavgadan meded uman, bir sürü yığınlar karşımıza çıkıyor.
Toplumun beklediği erdemli davranışlar yerini racon kesmelere bırakıyor. Hatta daha da ilerleyerek kafa kesmelere kadar gidiyor. Bunlar işin psikolojik yönü,toplumsal boyutu ise çok daha kötü sonuçlar doğurmaktadır.
Televizyon evlerimizin bütün duvarlarını yıkarak, aile hayatını tüm çıplaklıyla gözler önüne seriyor. Ailenin mahremiyeti ve kutsallığı kalmıyor, hatta aileler parçalanıyor. Buda:ruhlarda tamiri imkansız yaralar açıyor. Değerler alt üst ve beyinlerimizdeki kıvrımlar yok oluyor insanı duygusal ilişkileri zayıflamış menfaate dayalı çıkar ilişkileri yerleşmiştir. Toplumda bir mekanikleşme ve müthiş bir kirlenme yaşanmaktadır. Toplumu ayakta tutan kutsallar önemini yitirmiş, insanlar yönünü kaybetmiş ve çıkış yolu arayan bir toplumla karşı karşıyayız.Tabi bunları yazarken televizyonu hepten kötülemek amacında değiliz. Ayrıca televizyon eleştirmeni de değiliz. Ancak yapılan programlarda ve izlediğimiz yayınlarda yanlış tercihler yaptığımızda kesin. Programlar hazırlarken toplumun yapısı ve gerçekleri de dikkate alınmalıdır. Yani ayrıştırıcı değil birleştirici, özendirici değil öğretici, kışkırtıcı değil yatıştırıcı , uyutucu değil sorgulayıcı ve zihinleri kirletici değil berraklaştırıcı programlar yapılmalıdır. Toplumun farklılıkları bir zenginlik olarak buket halinde topluma tekrar sunulmalıdır. Ayrıca bir maliyet hesabı yapılmalı yani toplum olarak ödeyeceğimiz faturalar dikkate alınarak hazırlanmış olan programları yayınlamak ve izlemek sanırım daha yerinde olacaktır.
Hiçbir şeyin için erken hiçbir şey için geç değildir. Sorunlar belli ise çözümleri de bellidir. Buda eğitimle mümkündür. Eğitim ordusunun mensupları olarak bizlere bir çok görev düşmektedir. Okumadan düşünen,düşünmeden konuşan,çalışmadan kazanan ve üretmeden tüketen nesle fenerler yakmalıyız.Onlara ufuk verip kendi geleceklerini tayin etmelerini sağlamalıyız.Mum gibi gençlerin hem içini hem de dışını aydınlatmalıyız. Onlara değerleri inançları benimsetmeli akıl ve ilmin ışığında yürümeyi öğretmeliyiz.
Ruhlarındaki temiz duyguları keşfedip, kirletmeden bir kilim deseni gibi nakış nakış işlemeliyiz. Kötü alışkanlıkların izlerini de silmeliyiz.Bunları yapmak için mevcut sahneleri ve dekorları yıkıp yerine yenilerini inşa etmeliyiz.Bunu da yapamıyorsak tarihsel algılarımızı canlandırıp tarihin derinliklerinde ki toplum önder ve liderimizi gençlere hatırlatmalıyız.Fatihleri,Yavuzları, Mevlanaları ,Yunus Emre ve Mustafa Kemalleri… Gençlerin içinde bulunduğu psikolojiyi iyi okuyup onların dünyasına inerek, onları anlamalıyız. Onlara kurtarıcı bir şekilde ellerimizi uzatmalıyız.Aksi halde basın yayın organlarında ‘okul önlerinde kavga’’okulda öğretmen bıçaklandı ’ve ’okullar çete yuvası’ gibi haberleri dinlemeye ve aynı filimler tekrar ,tekrar izlemeye devam ederiz.Bunun içinde yüce olanı bir kere daha ayağa kaldırmalı ve yıkılmayan sapa sağlam fikirlerle gençleri donatmalıyız.Kendine güvenen geleceği şekillendirecek ruh ve manaya sahip, diklenen değil ancak dik durmasını bilen gençler yetiştirmeliyiz.Belkide her şeyden önemlisi, onlara yaşama ustalığını öğretmeliyiz.
Bütün bu hayalini kurduğumuz gençliğe ulaşmak için bize düşen en önemli görev de öğrencilere sonsuz bilgilerin kapılarını açmak değil sonsuz yanlışların kapılarını kapamak olacaktır, herhalde.




11 Şubat 2008 Pazartesi


Çok samimi dosttular. Biri çok kurnaz, atılgan ve hareketli, diğeri ise tam tersine saf, dürüst ve sessizdir.
Bir gün kurnaz olanı, arkadaşının yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir.
Bir süre sonra kurnaz olanı yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok beğendiğini söyleyerek onu kendisine vermesini ister. Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez. Fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardır ki, arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir.
Zaman içinde saf olanın işleri bozulur ve aklına ilk olarak arkadaşı gelir... “Ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım” diyerek arkadaşının iş yerine gider ve kendisine çalışması için iş vermesi teklifinde bulunur. Ama çok güvendiği arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner, ama yine de arkadaşına çok fazla kızamaz. Ne de olsa piyasada yapabileceği bir sürü iş vardı.
Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta yaşlı bir adam yaklaşır. Yaşlı adam, fakir olduğu için ilaç alamadığını söyler. Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir. Kısa bir süre sonra adamın öldüğünü duyar. Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını kendisine bırakmıştır. Saf adam artık zengin olmuştur. Birazda sevdiği dostuna olan kırgınlığıyla dostunun iş yerinin karşısında bir ev alır ve orya yerleşir. Yine bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar, yaşlı kadın çok aç olduğunu söyleyerek adamdan yemek ister. Kahramanımız hiç düşünmeden kadını içeriye alır. Karnını bir güzel doyurur. Kimsesi olmadığını öğrendiği kadına kendisinin de yalnız olduğunu söyler ve ekler : “Bu evde birlikte yaşayalım, sen evin işlerini görür, yemeklerini yaparsın; ben de senin giderini karşılar ve sana bakarım.”
Yaşlı kadın hiç düşünmeden teklifi kabul eder. Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine kendine uygun bir kız bulup evlenmesini söyler. Bizimki böyle bir kızı nasıl bulabileceğini bilmediğini, kendisinin istediği nitelikleri taşıyan bir kız bulamadığı söyler. Yaşlı kadın ona uygun bir kız tanıdığını ve kızı kendisiyle görüştürebileceğini söyler. Saf adam yaşlı kadının tanıştırdığı kızla görüşür, onu beğenir, sonunda evlenmeye karar verir ve düğün davetiyelerini bastırır.
Bizimki kırgın olduğu halde, bir zamanlar çok samimi olduğu dostunu unutmamıştır... Biraz da geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderir. Düğün günü gelip çatar. Saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek isteğiyle mikrofonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya:
- Eskiden çok sevdiğim bir dostum vardı. Bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi. Elimdeki bütün parayı ona verdim. Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden istedi. Çok üzülerek de olsa, dostluğumuzun hatırına onu da kendisine verdim. Çünkü biz gerçek dosttuk ve onun üzülmesini istemedim. Sonra işlerim bozuldu işsiz kaldım. Aklıma ilk o geldi, fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden iş istedim. Ama ne yazık ki bana iş vermedi. Çok üzüldüm, ama yine de arkadaşıma kızmıyorum. Çünkü biz gerçek dosttuk.
Bu konuşma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha fazla dayanamaz. Bu kez mikrofonu o eline alır ve başlar konuşmaya:
- Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı. İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını bana verdi. Sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek nişanlısını bana verdi. Nişanlısını istememin sebebi o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı, çünkü o aslında bir hayat kadınıydı. Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu şekilde kurtardım. İşleri bozulduğunda gelip benden iş istedi. Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden ona fabrikamda iş vermedim. Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı. Babam ölmek üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım. Evine gelen dilenci kadın benim annemdi. Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için annemi ona ben gönderdim. Şu anda evlenmek üzere olduğu kız benim kız kardeşim. Onu arkadaşımla evlenmeye ben ikna ettim.
Son bir gayretle arkadaşına dönen kurnaz adam, konuşmasını gözyaşları içinde şu cümleyle tamamlar :
-Her şey senin içindi...

ESKİDEN İYİLİK YAPARLAR, SÖYLEMEZLERDİ.
SONRA HEM YAPMAYA, HEM SÖYLEMEYE BAŞLADILAR.
ŞİMDİ İSE YALNIZ SÖYLÜYORLAR...

5 Şubat 2008 Salı

Image SADAKO ‘ NUN KAĞITTAN TURNA KUŞLARI


Sadako Sasaki, 6 Ağustos 1945’te , ABD’nin Hiroşima ‘ya attığı atom bombasının yüzbinlerce kurbanından sadece birisi… Yeryüzünün gördüğü en büyük kıyım gerçekleştiğinde , Sadako iki yaşındadır. O kara günde Sadako ölmez; 12 ’ sine kadar da sağlıklı yaşar. Okulun koşu takımındadır ve yaşam dolu, başarılı bir çocuktur. 1955’ te ‘radyoaktif yağmurun’ etkisiyle atom bombası hastalığına yakalanır ve ölümle pençeleşmeye başlar. Artık hastanededir ve hastalığının çaresi de yoktur. Çevresi de , kendisi de bilir kurtuluşun olmadığını . Sadako ‘yu hastane odasında ziyaret eden arkadaşlarından birisi , kendisine altın renginde bir turna kuşu hediye eder.Sonra ona ‘Kağıttan Bin Turna Kuşu’ efsanesini anlatır.Bu Japon efsanesine göre , eğer hasta birisi kağıttan bin turna kuşu yaparsa Tanrı bu kişinin dileğini gerçekleştirir ve onu sağlığına kavuşturur.Arkadaşları oyalanması için Sadako’ ya kağıttan bin turna kuşu katlamasını söylerler. Japonca’da ‘turna’ yani ‘Tsuru’ uzun yaşamı, ümidi ve mutluluğu ifade eder. Ve Sadako, büyük bir umutla kağıttan turnalara verir kendini.Yüz, ikiyüz, üçyüz, beşyüz… Günlerce uğraşır, tam 644 turna kuşu katlar. 645.’ ye ömrü yetmez ve Sadako , 25 Ekim 1955 günü bin turnayı katlayamadan yaşama veda eder.Bin turnayı yapabilseydi kurtulacak mıydı bilinmez; ama o inanmıştır turnalara.Şöyle konuşur onlarla: “ Kanatlarınıza huzur yazacağım, böylece tüm dünyada uçabileceksiniz.” Image
Sadako’nun arkadaşları, eksik kalan 356 turnayı katlayıp bin turnayı tamamlar ve onunla birlikte toprağa gömerler. O günden bu yana turna , barışın ve nükleer silahsızlanmanın uluslararası sembolü olur.Sadako’ nun ölümünden sonra , onun adına bir anıt dikilmesi için kampanya başlatılır. Anıt , 1958’ de Hiroşima’ daki Barış Parkı’na dikilir. Efsanevi Horai Dağı’nı simgeleyen kaidenin tepesinde Sadako, kollarını açmış, altın sarısı turnasını tutmaktadır. Anıtın çevresini, her yıl 6 Ağustos Barış Günü’nde , Japonya’dan ve tüm dünyadan gönderilen binlerce rengarenk kağıttan turnalar süsler. Heykelin kaidesine dünya çocuklarının ortak dileği kazınmıştır: “ Bu bizim yalvarışımız , bu bizim duamız. Dünyada barış istiyoruz.”
Savaşın yakıcılığı ve yıkıcılığı , atom bombasının insanlık onurunu yok eden ölümcül etkileri… Ve en önemlisi küçücük bir kızın yaşama tutunma çabası, turnaların kanadına asılı kurtulma düşleri…
Savaşa , bombalara lanet ediyorum şimdi,umuda bin elle sarılıyorum.Ve turna kuşları katlamaya başlıyorum kağıttan. Turna katlamak kolay değil o kadar , umut gibi zor… Gerçi turnalar çoğaldıkça umudum artıyor. Ama Sadako o küçük kız, o küçük kahraman yok şimdi..
Ve hafızama nakış nakış işleniyor,bir barış heykeli gibi kazınıyor Sadako. Elinde altın sarısı turnasını tutuyor Barış Parkı’nda.
Ve Barış bir dua olup yükseliyor yüreğimden :
Bir daha asla! Dünyanın hiçbir yerine bombalar atılmasın ve hiçbir çocuk ölmesin…
Ve kağıttan turna kuşu katlamayı öğretmek istiyorum öğrencilerime :
Ömür boyu barışa ve umuda sımsıkı sarılmaları için…


Alper İbrahim BİŞKİN

ŞEYH EDEBALİ'NİN
OSMANLI DEVLETİNİN KURUCUSU VE
DAMADI OSMAN GAZİ'YE VASİYETİ
Ey Oğul, artık Bey'sin!
Bundan sonra öfke bize, uysallık sana.
Güceniklik bize, gönül almak sana.
Suçlamak bize, katlanmak sana.
Acizlik bize, hoş görmek sana.
Anlaşmazlıklar bize, adalet sana.
Haksızlık bize, bağışlamak sana...
Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz.
Şunu da unutma; insanı yaşat ki devlet yaşasın.
Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kula bağlı.
Allah yardımcın olsun...
Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın !
Ama; bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarında savrulur gidersin…

2 Şubat 2008 Cumartesi

Image
KISSADAN HİSSE


İKİ RÜYA ARASINDAKİ FARK

Zamanın birinde iki kardeş varmış. Büyük olanı kocaman bir çiftliğin sahibi ve köyün ağasıymış. O kadar zenginmiş ki zenginliği başka memleketlerde dahi dillerde dolaşırmış.
Kardeş ise ağabeyinin çiftliğinde karın tokluğuna kar-kış, sıcak-soğuk demeden çalışırmış.
Ortalığın sıcaktan cayır cayır yandığı bir yaz günü küçük kardeş yorgunluktan bitap düşmüş ve bir ağacın gölgesinde uyuyakalmış.
Çok geçmemiş ki ağabeyi kardeşini, ayağındaki koca potinleriyle sert bir biçimde dürterek "Kalk iş zamanı uyunur mu? Çalışmayana bedava ekmek yok." Diyerek uyandırmış. Image
Kardeşi ise ne olduğunu anlamadan şaşkın gözlerle önünde duran abisinin o heybetli cüssesiyle karşılaşmış ve , "Ağabey neden uyandırdın beni? Çok güzel bir rüya görüyordum. Rüyamda büyük bir çiftliğim, yüzlerce atlarım, sayısız hayvanlarım, ucu bucağı gözükmeyen tarlalarım, benim için çalışan yüzlerce işçim, aletlerim ve daha sayamayacağım bir sürü mala sahiptim. O kadar güzel bir rüyaydı ki, keşke uyandırmasaydın da biraz daha tadını çıkartsaydım." demiş.
Ağabeyi ise alaylı bir ifadeyle, "Sen" demiş, "Bu saydıklarını ancak rüyanda görürsün. Oysa bak ben bütün bu saydıklarına sahibim, bunların içinde yüzüyorum..." diye cevap vermiş.
Kardeşi ise bilgece bir ifade ile ağabeyine bakmış ve söylediği sözlere pişman edercesine şu şözler dökülmüş kurumuş dudaklarından: "Ağabey, biliyor musun aslında ikimiz de rüya görüyoruz? Tek fark, benim rüyam gözlerimi açınca bitiyor, senin rüyan ise gözlerini kapatınca bitecek!.."

31 Ocak 2008 Perşembe

GENÇLERLE BARIŞ İÇİNDE YAŞANABİLİR Mİ?


ImageBu soruya bir tek karşılık verilebilir: Evet yaşanabilir! Aslında zorunludur da.Gençlik çatışmalarının, sürüp gitmesi gençlerle yetişkinler arasında kapatılmaz gibi görünen bir uçurumun varlığı insanı karamsarlığa itebilir. Ancak gençleri anlamak ve onlarla dayanışmak zorundayız. Coşkuları, haktan ve daha iyi bir düzenden yana oluşları, yetişkinleri durgunluk ve tutuculuktan çıkarmakta yararlı olur. Bir Fransız atasözü “Gençler bilse, yaşlılar yapabilseydi” der. Onlardaki enerji ve ilerleme tutkusu, eski kuşaklardaki coşkuyu tazeleyebilir. Buna karşılık gençler ne kadar yatsısalarda yetişkinlerden öğrenecekleri çok şey vardır. Eski kuşaklarla yeni kuşakların birbirinden kopmaması için tek yol vardır, oda iletişim kurmak ve sürdürmekten geçer Bu iletişim koptuğu zaman günümüzde olduğu gibi çalkantı ve kargaşa sürer gider. İletişimi başlatmak zor olsa bile, bunun sorumluluğu yetişkinlere düşer. Bu olmadan gençlerin atılganlığı ve baş kaldırmaları yumuşatılıp olumlu yönlere çevrilemez. Yakından bakılınca yetişkinlerin gençleri gereksiz yere karşılarına aldıkları gözlenebilir. Örneğin; oğlunun davranışını beğenmeyen baba oturup oğluyla görüşeceği yerde anayı aracı yapar. “ Kendine çeki düzen versin yoksa karışmam” der. Oysa bu tutum gençle babayı yaklaştırmaz, uzaklaştırır.
Her şeyden önce gençlik çağının fırtınalı ve çetin bir dönem olduğunu göz önünde tutmakta yarar var. Gencin iniş çıkışları ve bocalamaları karşısından soğukkanlı kalabilmek gerekir. Kendi kendisiyle savaşan gence en iyi yaklaşım imkan ölçüsünde tutarlı davranmaktır. Kendi gibi durmadan değişen ana baba gencin bocalamasını ancak artırır.
İlkokul çocuğunda baskı ve ceza bir süre için davranışı düzeltebilir. Ancak gencin tepkisi kesilmeyecek ölçüde sert olabilir. Daha çok baskı ve kısıtlama baş kaldırmayı körükleyebilir.
Boş haksız yere atılan bir tokat evden kaçmaya ya da kendini öldürme girişimlerine yol açabilir. Genellikle delikanlıya daha geniş bir davranış özgürlüğü vermek zorunluluğu vardır. Gencin çekişe çekişe anayı babayı usandırarak koparacağı hakları ona daha önceden sağlamak yerinde olur. gerekirse sürtüşmeyi azaltır. Örneğin; arkadaşlarla birlikte gezmek, eve biraz daha geç dönmek gibi haklar yavaş yavaş artırabilir. pastanede toplanmak ,yaş günü toplantılarına katılmak,topluca maça gitmek gibi haklardan yoksun kalan genç,arkadaşları yanında yerini ve saygınlığını yitirir.Evde de ters ve huysuzdur.
Buna karşılık gençten gelen her isteği karşılamak diye bir kural yoktur.Tepkisinden korkup, her hevesine boyun eğmek, çıkmaz bir yoldur.gençler hem daha çok özgürlük arar.Hem de belirli bir yerde dizginlenmeyi beklerler.gencin her isteğini yerine getiren ana baba, güven verici olamaz.tatlı sert bir yaklaşım her zaman başarılı olur.Genci sırasında durdurabilmek için bir koşul vardır:genç için önemli olan ayrıntılarda gereksiz olan sürtüşmeye girmemektir.Öyle babalar vardır ki saçını kestirmezse oğluyla konuşmayacağını söyler.uzun saç ise, gencin kazanmaya çalıştığı kişiliğin ayrılmaz bir parçasıdır.bu konuda inatlaşma genç ile babayı çileden çıkarır.Bu durumda öfkelenmemek elde değildir.Öfkeyi tümden bastırmak gereği de yoktur.
Ancak aşağılatıcı hale getirerek arkadaşları yanında küçültücü sözlerden kaçınmak gerekir.
Genç aykırı düşünce ve görüşleriyle sınadığı zamanlarda oyuna gelip ters tepki göstermek yanlış olur.Genç bu durumlarda kendisinin kazandığını sanır.Bu durumlarda genci dinlemek sonrada ona düşüncesindeki boşlukları ve yanılgıları göstermek çoğu kez yeterlidir.Ana yada babanın tartışmayı kazanmak ister gibi davranması genci daha çok savunmaya itecektir.Gence her konuda akla kara gibi kesin yargılara varılamayacağını belirtmek yeterli olur.Üstünde düşüneceği ip uçları ve bilgiler verip konuyu araştırmasına yardımcı olunmalıdır.”Sen ne bilirsin ki böyle yüksekten atıyorsun” gibi küçümseyici tutumlardan kaçınmak gerekir.
Gence büyüdüğünü ve daha bağımsız hareket edebileceğini belirtip yaşına uygun sorumluluklar verilmelidir.Hatta giyim kuşamını kendi belirleyebilmelidir.Tökezlemeleri ve yanılmaları karşısında alaycı tutum takınmak genci evden soğutur.Olumlu davranışları övülmeli ama göklere
de çıkarılmamalıdır. Başarısızlıkların da suçlamaya girişilmemeli anlayışlı olunmalı onunla birlikte oturup ağlanmamalıdır da. Bu durumlarda çoğu zaman genci dinlemek yeterlidir.
“Benim gençliğimde” diye başlayan söylevlerden kaçınılmalıdır. Çünkü dinlemezler.Ancak kendileri bir şey sorduğunda ana baba mutlaka açıklama yapmalıdır.Çünkü çocuklar gibi gençlerde en çok kendi soruların cevabını merak ve unutmazlar.Gençlerle yalnız sorunları çıktığında konuşmak yetmez.Sık sık ana baba ile söyleşi ve dertleşme imkanı bulabilmelidirler.


Nazım DEVELİ (Felsefe Grubu Öğretmeni) den alıntıdır.

21 Ocak 2008 Pazartesi

Muharrem Ayı ve Aşure Günü


"Şehrullahi'l-Muharrem" olarak meşhur olan, yani "Allah'ın ayı Muharrem" olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.
Allah'ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah'ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.Âşura Günü ise Muharrem'in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan "On geceye yemin olsun" ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem'in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir.(1)
Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.
Bugüne "Âşura" denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:1. Allah, Hz. Musa'ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.9. Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.(2)Hz. Âişe'nın belirttiğine göre, Kabe'nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine'ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi."Bu ne orucudur?" diye sordu.Yahudiler, "Bugün Allah'ın Musa'yı düşmanlarından kurtardığı Firavun'u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur" dediler.Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, "Biz, Musa'nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz" buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.(3)Aşûra günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:"Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı." 'Buhari, Savm: 69.O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. "İsteyen tutar, isteyen terk edebilir" buyurdu.(4) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu.Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir.Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:
"Ramazan'dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?"Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah'ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir" buyurdu.(5)Yine Tirmizi’de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:"Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum."(6)"Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur”(7) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, "Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir" demektedir.Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem'in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü'minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.Bîr hadiste şöyle buyurular: "Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder."(9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem'ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ'da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi İbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verildiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin'i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.
Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır. Yüce Allah'ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kader hükme boyun eğen her mü'min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür. Bu açıdan bunu bir "yas merasimi" haline dönüştürmek ehli-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.

1) Hak Dini Kur ân Dili. 8 5793.
2) Sahih-i Müslim Şerhi, 6:140.
3) Ibtıı Mâce, Siyam: 31.
4) Müslim. Siyam: 117.
5) Tîrmizî. Savm: 40.
6) A.g.e., Savın: 47.
7) İbni Mâce. Siyam: 43.
8) İhyâ, 1:238
9) et-Tergîb ve'l-Terhİb, 2:116.

10 Ocak 2008 Perşembe

ImageHİCRİ YILBAŞI


Hamd âlemlerin rabbi mutlak hâkimi Allah'a salat O'nun peygamberi Hz. Muhammed Mustafa (SAV) efendimize olsun. Bugün muharrem ayının birinci günü hicri yılbaşı gecesi olması nedeniyle bu konuda sizlere bilgi vermek istiyorum. Peygamber efendimiz Muhammed Mustafa (SAV), miladi 571 yılında 20 nisana rastlayan, Rebiul-evvel ayının on ikinci günü pazartesi sabahı, Mekke'de doğdu. 622'de Mekke'den Medine'ye hicret etti. 20 Eylül pazartesi günü, Medine'nin Kuba Köyü'ne geldi. İşte bu tarih Müslümanların şemsi yılbaşı oldu. O yılın Muharrem ayının birinci günü de, Kameri yıl başı oldu. Muharrem ayının birinci gecesi Müslümanların kameri yılbaşı gecesidir.

Bizler bu geceyi ibadetle ihya etmeli ve saygı göstermeliyiz. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. Zilhiccenin son günü ve Muharremin birinci günü oruç tutan, o yılın tamamını oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerifte, "Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur" buyrulmuştur. Kur'an-ı Kerim'de bildirilen ve dinde kullanılan Arabi ayların bir yılı, bir güneş yılından on gün kısadır. Hicri kameri aylar, hicri şemsi ve miladi aylara göre, on gün önce gelmektedir. Bunun için Müslümanların mübarek günleri veya geceleri, şemsi yıllara göre, her yıl on gün önce olur. Çünkü, mübarek günler, güneş aylarına göre değil, kameri aylara göre yapılır. Dinimiz böyle emretmektedir.

İslamiyet'te, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mübarek gün yoktur. Doğum günü ve mübarek geceler, hicri yıl ile kutlanır. Bütün ibadetlerde ve dini faaliyetlerde kameri aylar esas alınır. Hac, oruç, kurban ve bayram günleri kameri aylara göre tespit edilir. Allah-ü Teala'nın kullarına çok acıdığı için, bu gecelere kıymet vermiş, bu gecelerdeki, dua ve tevbeleri kabul edeceğini bildirmiştir. Bu geceleri de başka günlere almak dini değiştirmek olur. Allah-ü Teala "Bu gecelerde yapılan dua ve tevbeleri kabul ederim" buyuruyor. Muharrem ayı, Zilkade, Zilhicce ve Receb ile beraber Kur'an-ı Kerim'de kıymet verilen dört aydan biridir.

Bu konuda birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: "Ramazandan sonra en faziletli oruç, Allah-ü Teala'nın ayı Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farzlardan sonra en faziletli namaz, gece namazıdır." (Müslim, İbni Mace, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai) "Nafile oruç tutacaksan Muharrem ayında tut. Çünkü o, Allahü teâlânın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, O günde Allah-ü Teala geçmiş kavimlerden birinin tevbesini kabul etti. Yine o gün tevbe edenlerin günahlarını da affeder." (Tirmizi) Bu vesileyle tüm İslam Âlemi'nin Hicri Yılbaşı'nı tebrik eder, insanlık için hayırlara vesile olmasını Yüce Mevla'dan niyaz ederim. Selâm ve dua ile…