14 Mayıs 2014 Çarşamba

Sayin Yetkiliye Hitaben

Image

Sayın Çok Büyük Yetkili; 

Ölen insanlar var. Yine. İnsan; her birinin bir saniyelik emeği; dünyanın bütün bakanlıklarının, müsteşarlıklarının, bilmem ne müdürlüklerinin, bilmem ne işletmeciliklerinin yüz küsür yıllık kapitalizm heyulasında verdiği toplam çabadan bin kat daha kıymetli o kadar çok insan...

Sana bilmediğine inandığım bazı şeyler anlatarak, bildiğine inandığım bir gerçeği göstermek isterdim: Hayatın, senden kutsal, senden büyük ve senden değerli olduğu gerçeğini.

Hayatın, Sayın Yetkili; Sayın Çok Önemli Yetkili: Önünde iliklenen ceketlerin düğmelerine uzanan ellerde, hani o damarlarda dolaşan kanın; yollarında "Çok yaşaa!" diye bağıran gırtlaklardan havamıza süzülen nefesin; onlar neyse de asıl, iradenle sönen hayatların arkasından gözlerimizden dökülen yaşların, çığlıklarımızın, öfkemizin her saniye bir başka hikâyesini yazdığı hayatın, senden büyük ve senden değerli olduğu... Neyse, böyle işte...

Şuradan başlayalım:

"Çalışmak özgürleştirir..." Dachau'nun, Theresienstadt'ın, Sachsenhausen'ın, Auschwitz'in ve benzeri ölüm ocaklarının kapısında böyle yazıyordu. Özgürlüğün, insanın en güçlü ve en içten varlık sebebi olduğunu bilen özgürlük düşmanı bir iktidar, ölüme gönderdiği milyonları bu "özlü söz"ün gölgesinden geçirerek dolduruyordu toplama kamplarına.

Oysa çalışmak kölelikti, hem de en korkuncu. Çalışmanın vaadi olan özgürlük ise, ancak o tek ve kaçınılmaz ihtimal gerçek olduğunda, yani bakımsız birer makineye çevrilen insan bedeninin iktidar çarkına çevrilmiş organları durduğunda buldu milyonlarca insanı. Yalnız Auschwitz'te, 1 milyondan fazla beden için, kendini ölüme bırakmak, belki bir isyanmışçasına, belki de tek isyanmışçasına özgürlük oluverdi. İnsan, özgürlük için yok olmayı göze alabildiğini belki yüz bininci kez ve sessizce kanıtladı o günlerde.

Her kimsen Sayın Yetkili, rütben, merteben, makamın her neyse, bu son cümleyi okuduysan biraz gerilmiş olman lazım bence; çünkü hâlâ önünde lacivert takım elbiselerin, resmi koridor lambalarının, insan sırtlarında taşınıp önüne serilen kırmızı yollukların el pençe durduğu biriysen eğer, muhtemelen özgürlüklerini ölümde bulma fırsatı bile verilmemiş olan yüzlerin, binlerin kardeşleri sana bugün biraz kızgın.

"Çalışmak özgürleştirir..."

Diktatörlüklerin zorla kamplara tıktığı ve hayatlarını oralarda aldığı milyonlarca insanla, bizim (ve tabii durmadan söylediğine bakılırsa "senin") kardeşlerimizin, hani dün yerin yedi kat dibine indirip de bir daha haber alamadığımız, sırtı sıvazlanarak koyu karanlığa gönderilip sonsuz karanlığa mahkûm edilen kardeşlerimizin benzer tarafları olduğunu biliyor muydun? Senin sistemin tarafından önlerine konan tek özgürlük seçeneği, ölümü göze alarak girdikleri cehennem kuyularında saatler geçirmek olanlar, beş kuruş için canlarını hiçe sayacak raddeye getirdiklerin, "ölümü göze almazsan bu kez sürünerek ölürsün" dolu bir hayatı lütfettiklerin, yerlerin dibine, şürekandan olan büyük patronların gökdelenlerinin tepesine, devasa gemilerin altına, kanser ve ölüm dolu atölyelerin kuytularına gönderdiklerin, benim gözümde çalışma kamplarına gönderilenlerden farksızdır. "Onları çalışma kamplarına gönderenlerin ellerinde silah vardı; buradaysa seçme özgürlüğü, örneğin 'çalışmama özgürlüğü' var" diyecek olan varsa zaten sussun. Reddedenin, isyan edenin karşısına tarih boyunca çıkardığın silahlı güç, hiçbir savaş makinesinde görülmemiş denli büyüktür Sayın Çağlara Yayılan Yetkili.

Öfkemiz büyük Sayın Yetkili. Sırf insan gücü olsun diye, sırf bir ölenin yerine üç, beş, on talip olsun diye doğsun istediğin çocukların insan olduğunu bilmediğin için öfkemiz büyük. Üç kuruş fazla paraya taptığın ve insanlığımızı, hayatlarımızı hiçe sayarak kazandığın o üç kuruş fazla parayla satın alabileceğini düşündüğün için öfkemiz büyük. Girmeyi bırak, kapısından bakmaya cesaret edemeyeceğin karanlıklara yüz binlerce insanı sokup, sonra biz onların dönememiş olmasının yasını tutarken "Güzel öldüler ama..." diyebildiğin için öfkemiz çok ama çok büyük.

Hesap vermeyeceksin, hesap soranın karşısına dahi çıkamayacaksın; tarih boyunca da çıkamadın. İktisadı, iktisadını hayatımız kıldın. Kalbimizi, sen için, senin bekan için atan birer kas yığını sandın. Yanlışsın Yetkili; kalbimiz, öfkemizden daha canlı, daha büyük.

Üstelik tıpkı "Çalışmak özgürleştirir" diyenler gibi sen de özgürlüğümüzü vaat ederek yaptın her şeyi. Hani bütün bir modern çağı, tatlı bir cehenneme çeviren her şeyi...

Witold Pilecki'yi tanımazsın Sayın Her Şeyi Bilen Yetkili. Auschwitz'te neler olup bittiğini dünyaya gösterebilmek için bilerek Nazi askerlerine yakalanıp bu korku ve ölüm çukuruna giren ve oradan kaçıp gördüğü terörü dünyaya anlatan bir Polonyalıydı Pilecki. Bu gece binlerce Türkiyeli'nin Soma'ya doğru yola çıktığını ise biliyorsundur eminim.

Aslında ben de tüm bunları bir maden ocağının derinliklerinde seninle yüz yüze konuşmak isterim biliyor musun? Yaşıyor olan yüzlerin, ölmüş olan ruhların, kim gelecekse gelsin, benim anlatacaklarım, bizim anlatacaklarımız var. Ne dersin, Soma'da, Kozlu'da, Zonguldak'ta yüzleşelim mi?

Sen kim misin? Binlerce adın, binlerce suretin var. Biz ise seni dolmuş cebinden, cebin doldukça boşalan göğüs kafesinden tanıyoruz..

Mahmut Çınar

* Fotoğraf: Cem Öksüz - Soma/AA
 
http://bianet.org/bianet/emek/155649-sayin-yetkili-ye-hitaben 

9 Nisan 2014 Çarşamba

Onların İşi Görülsün Diye Gece Guzduz Calismak

Image

Mal kaçırır gibi yani hırsızlamasına iş yapan idarelerin tuttuğu taşeronların taşeronlarının taşeronları yanında “işine gelirse” koşullarında çalışan işçiler, cinayete kurban gidiyorlar.

17 Şubat tarihinde İdare Mahkemesi’nce verilen yürütmeyi durdurma kararına rağmen AOÇ arazisindeki Başbakanlık Hizmet Binası şantiyesi, Başbakan’ın ilgili kararı tanımayacağı yolundaki açıklamaları üzerine yapımı hız kesmeden devam etmiş, ilk kararın ardından gelen yeni kararlar da bu Belediye Başkanı ve Başbakan'ın bu kanun tanımaz iradesi tarafından dikkate alınmamıştı.

Hukuka rağmen sürdürülen Başbakanlık hizmet binası inşaatına şimdi de kan karıştığı haberleri gündeme geldi. Başbakanlık inşaatında Savaş Oğuz adındaki bir teşaron işçinin iskeleden düşerek yaşamını yitirdiğini, ancak bunun kamuoyundan saklandığı
söyleniyor.
Yargı kararına rağmen inşası süren Başbakanlık Hizmet Binası’nda çalışırken yaşamını yitiren işçi Savaş Oğuz’un ağabeyi Suat Oğuz, işçilerin geceli gündüzlü çalıştırılmasının kardeşinin canına mal olduğunu söylediç Oğuz, AOÇ’deki Başbakanlık Hizmet Binası inşaatının aceleye getirildiğini belirterek, “Hukuken durdurulan bir inşaat nasıl işçi çalıştırılıyor” diye sordu. Kardeşi ve diğer işçilerin gerekli önlemler alınmadan geceleri de çalıştırıldıklarını ifade eden Oğuz, “Çelik halat yok, göz gözü görmüyor. Ancak inşaat hemen bitsin diye gece-gündüz çalıştırmışlar” dedi. “Taşeron firma üstünü örtmek istiyor. Firma hakkında dava açtık” diyen Suat Oğuz, kardeşinin ölümünün sorumlularının cezasız kalmaması gerektiğini söyledi. (EvrenselGazetesi haberi)


27 Kasım 2013 Çarşamba

Sömürüde Dünya Lideri

"Sömürüde dünya zirvesi OECD Yaşam Kalitesi Endeksi’nde Türkiye, çalışanlarına nefes aldırmayarak açık arayla sömürünün zirvesine oturdu. Çalışanların yüzde 46’sının mesaisi haftada 50 saati aşıyor Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) ikincisini yayınladığı How’s Life? 2013 (Hayat Nasıl?) toplumsal refah raporu, işgücüne katılımda sonuncu olan Türkiye’nin aynı zamanda OECD ülkeleri arasında emekçilerin en uzun haftalık çalışma süresine sahip olduğu ülke olduğunu ortaya çıkardı. Yaşam konforu ve kalitesini ölçen pek çok alanda Türkiye OECD ülkeleri arasında son sıralarda yer alırken, OECD ülkeleri arasında toplumsal destek ağlarının en zayıf olduğu ülkenin Türkiye olduğunun anlaşılması düşündürdü.

 İSTİHDAMDA SONUNCU

 BirGün'ün haberine göre OECD’nin hazırladığı raporda Türkiye, istihdam konusunda en kritik verilere sahip ülke olarak dikkat çekti. Araştırmada, 15-64 yaş arası çalışmaya müsait nüfusun işgücüne katılımı oranı, OECD için ortalama değeri yüzde 66 olarak hesaplanırken, Türkiye’de ise işgücüne katılım yüzde 48’de kaldı. Listenin son sırasında yer alan Türkiye’ye, yıllardır finansal krizlerle ve kemer sıkma tedbirleriyle baş etmeye çalışan Yunanistan 8 puan fark attı.

 AÇIK ARA MESAİCİ!

İstihdam verilerinde OECD sonuncusu olan Türkiye, istihdam edilmiş emekçilerin ise en ağır şartlarda çalıştırdığı ülke olarak kayıtlara geçti. OECD üye ülkelerinde haftada 50 saat veya üzeri çalışan emekçilerin oranı yüzde 10 olarak hesaplanırken, Türkiye’deki emekçilerin yüzde 46’sının haftada 50 saat veya daha fazla çalıştığı anlaşıldı. Türkiye’nin en yakın takipçisi olan Meksika’da bu oran yüzde 29 olarak belirlendi. OECD’nin açıkladığı bu veri, Türkiye’deki çalışma koşullarının rahatlığından ve çalışma saatlerinin azlığından şikâyetçi olan hükümet yetkililerinin tezlerini çürüttü.

KİŞİ BAŞINA 1 ODA DÜŞMÜYOR

Türkiye, OECD’nin yaşam konforu verilerinde de oldukça düşük bir performans ortaya koydu. OECD ülkelerindeki hanelerde kişi başına düşen oda sayısını araştıran uzmanlar, OECD ortalamasının 1 buçuğun üzerinde olduğunu tespit ederken, kişi başına düşen 2,6 odayla Kanada bu alanda zirvede yer aldı. Türkiye’de ise hanelerde kişi başına düşen oda sayısında sonuncu oldu. Türkiye’de her yurttaşa ortalama 0,9 oda düştüğü anlaşıldı."


3 Ekim 2013 Perşembe

Asketik olma!

Image

"Enerji Bakanımız (Taner Yıldız) hükümetin, kamu çalışanlarının çalışma saatlerini sabah 6-7'ye çekmek ve cumartesileri de yarım gün mesai ilan etmek gibi bir hazırlık içerisinde olduğunu beyan etmiş. Konu ile olarak Bakan tarafından sıralanan argümanlar şöyle:
- "Mesai erken başlayınca erken bitecek. Böylece gün ışığından daha fazla yararlanacağız. Esnafımız zaten bunu yıllardır yapıyor. Bu aslında kültürümüzde de var. Devlet bunu niye yapmasın ki? Yılda 3 milyar kilovat saat elektrik tasarruf edebiliriz"
- "Cumartesi tam ya da yarım gün mesai yapılması için de harekete geçeceğiz. Zenginleşmeyi ancak çalışmayla elde edebiliriz"
- (Çalışanlar uykusundan fedakârlık yapacak sorusuna karşılık) "Uyku süresinde azalma olmaz. Vatandaş akşam daha erken uyur"
Politik olarak çevirelim:
- Çok çalışmak bu ülkenin -esnafta vücut bulmuş- kültüründe var. Kamu çalışanlarına sağlanan tembellik lüksünü kaldıracağız. Kesimler arası ADALETİ sağlayacağız. Hem bu şekilde tasarruf da edeceğiz.
- KALKINMA yolundayız. Kat etmemiz gereken daha çok yol var. Bu süreç içerisinde sıkın dişinizi. Zira diğerlerine göre daha çok çalışmak zorundasınız.
- Öyle gece yarılarına kadar dışarılarda "sürtme" dönemi bitti. Zaten Taksim'de olduğu gibi eğlence mekânlarına da bir "ayar çekiyoruz." Gidin yatın, uykunuzu alın. Sabah da doğru işe. Cumartesi dâhil.
Muhteşem bir terkip! Kültüre atıfla halk kesimleri arasındaki çatlaklara oynama ("tembel memur" miti), çalışmanın kutsanması, bu kutsanmanın milli çıkarlarımızla eklemlenmesi (En çok biz kalkınacağız! En birinci biz olacağız!) ve şenlikli toplumun ilgası.
Muhafazakâr İslamcılık ile kapitalizmin ne kadar da uyumlu olduğuna dair, bu ülkedeki mevcut hegemonyanın ipuçlarını adeta deşifre eden harikulade açıklıkta bir anlatım.
Giderek derinleşen muhafazakârlaşma süreci, şenlikli toplumu, yani insanların kapitalist zorunlu çalışma saatleri dışında gezme, tozma, -Başbakanın da bir konuşmasında vurgu yaptığı- "tıksırıncaya kadar içme", gülme, eğlenme, sevme, sevişme pratiklerini hedef almış durumda.
Bu süreç salt dini motivasyonlar üzerinden gerçekleştirilmiyor. Kapitalist zorunlu çalışmayı kutsayan muhafazakâr İslamcılık, kültürel-ideolojik duruşunu bu ülkedeki sermaye birikiminin muhafızı haline getiriyor.
Kapitalizm her zaman için ve her coğrafyada işçi sınıfının, çalışan kesimlerin hayatlarını düzenlemeye soyunmuştur. Daha 19. yüzyılda, liberal düşüncenin "babalarından" John Stuart Mill dâhil tüm "hayat gardiyanları" işçi sınıfının bir gün sonra işine gücüne gidebilmesi için -bizdeki kahvehanelerin içkilisi ve toplumsal cinsiyet katılımı açısından homojen olmayanı diyebileceğimiz- "Pub"ların erken vakitte kapanması gerektiğini vaz etmemişler miydi?
Bu minvalde süren tartışma sonucunda İngiltere'de -yakın zamanlara kadar- tüm publar, tüm ülkede saat 23.00'da kapanmıyor muydu? Bu uygulamanın kaldırılması, "yahu ne saçma iş yapmışız, bırakalım millet istediği saate kadar içsin, eğlensin" mantığı ile olmadı.
Uygulama kaldırılırken amaç, özellikle saat 23.00'a kadar haldır huldur içip, daha sonra da sokaklara dağılarak, İngilizlerin "anti-social behaviour" dedikleri, bizimse kısaca "içip-dağıtma" olarak çevirebileceğimiz davranışların sergilenmesinin bir nebze de olsa önlenmesiydi.
Yani mesele yine dönüp dolaşıp İngiliz halkının davranış biçimlerinin kontrol altına alınması, denetim altında tutulması idi.
Ya da o kadar uzağa gitmeyelim. 12 Eylül'ün ilginç ve unutulmuş icraatlarından birisi de, alkollü içki tanımı ile ilgili mevzuatta değişiklik yapıp birayı alkollü içki kategorisine sokması ve böylelikle de kahvehanelerde bira satılmasının önüne geçmesi olmadı mı?
Az iç, az eğlen, erken yat, uykunu al, tasarruf et, işine git, verimli çalış. Kapitalizmin vazettiği hayat budur. "Üç çocuk yapın" mottosu da bu dizilime eklenebilir.
Bu noktada sol açısından mesele karşı hegemonyanın hangi mantık üzerinden kurulacağı ile ilgilidir. Olası alternatiflere bakalım:
1- Pasif agresyon: "Yahu ne karışıyorsunuz milletin hayat nizamına. İçen içsin, dizi seyreden seyretsin, erken yatan da erken yatsın. Devlet bu tür uygulamalarla hayat tarzlarını düzenlemeye kalkışmasın."
Bu duruş meseleyi hayat tarzı korumasına indirgediği ve dayatılan tarzın sermaye birikiminin amentüleri ile uyumlu olduğunu es geçtiği için zayıf ve geçersizdir. Bu tarz -örneğin- Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) türü bir partiye yakışabilir.
Sermaye birikimi süreci ile aralarında bir sorun olmayan ve bu nedenle de "çok çalışma" mitine karşı cepheden bir tavır alamayan sünepe tarzın takipçileri, meseleyi hayat tarzına indirgemeye bayılırlar zira.
2- "Popülist" agresyon: "Halkımızın değerleri önemlidir. Halkımızın hayat tarzını, değerlerini hiçe sayan, bunlarla uyumluluk göstermeyen solculuk Beyoğlu solculuğudur. Karşı hegemonya halkımızın değerlerine değebilmekten, ona saygı göstermekten geçer."
"Halkımızı" yeknesak bir kütle olarak ele alan bu yaklaşımın sol içerisinde geçer akçe bir tutum olduğunu biliyoruz.
"Halkımızın" hayatını, mahallesini, yaşam alanını aslında muhafazakâr İslamcılıktan çok da farklı tahayyül etmeyen, "tıksırıncaya kadar içmenin" de işçi sınıfı hayatının bir parçası olabileceğini aklına getirmeyen, yine işçi sınıfı mahallelerinde bulabileceğimiz "merdiven-altı meyhaneleri" görmezlikten gelen, en kötüsü kapitalist zorunlu çalışmaya ve onun kültürel-ideolojik altyapısına dair eleştirel olamayan, çok "delikanlı" ama bir o kadar da zayıf bir tutumdur bu.
3- "İlerici" agresyon: "Dinlenmek emekçilerin sosyal hakkıdır. Bu hakkın gasp edilmesi veya geriletilmesi kabul edilemez."
Elbette ki daha kabul edilebilir, hatta toplumsal muhalefetin mutlaka içermesi gereken hususları barındıran bir tutumdur bu. Fakat tek başına yeterli olduğu da söylenemez. Zira meseleyi salt sosyal hak boyutunda ele almakta ve saldırının kültürel-ideolojik boyutlarını es geçmektedir. Oysa muhafazakâr İslamcı saldırının en önemli gücü, ikna kabiliyeti bu boyutlara dayanmaktadır.
Bu üçünün dışında farklı bir karşı hegemonya iddiasını nasıl düşünmek gerekir? Öyle görünüyor ki çok boyutlu bir siyasal-kültürel geleneği inşa etmemiz gerekiyor.
Emekçilerin kendilerini yeniden üretimleri ile ilgili olarak daha fazla, daha derinleşmiş bir haklar silsilesini ortaya koymamız ve Enerji Bakanı'nın söyledikleri karşısında "daha az çalışma" talebini derinleştirmemiz, ete kemiğe bürümemiz gerekiyor.
Çalışmanın iş-ev arası yolculuğu da kapsadığını savunmalı ve daha fazla toplu ulaşım talep etmeliyiz. Çalışmanın ev işlerini, çocuk-hasta bakımını kapsadığını hatırlatmalı ve hem daha fazla kreş, bakımevi, hastane talep etmeli hem de çalışmanın toplumsal cinsiyet boyutu açısından "hesabını çıkarmalıyız."
Hafta sonlarının emekçiler açısından "evde yatma" zamanlarına dönüşmesinin önüne geçmek için daha fazla "içkili" sosyal tesis, daha fazla ve coğrafi olarak daha yaygınlaşmış sanat merkezi, sokakları masalarla dolmuş daha fazla Beyoğlu istemeliyiz.
Tatil yapmanın emekçilerin hakları olduğunu, sahilleri işgal eden bilmem kaç yıldızlı otellerin yıkılıp, yerlerine sosyal tesislerin yapılmasını talep ederek savunmalıyız. Ve en önemlisi en köklü işçi sınıfı talebini, "haftalık çalışma saatlerinin -ücretler azaltılmadan- düşürülmesi" talebini daha net bir şekilde gündeme taşımalıyız.
Fakat bunu yaparken kültürel ve ideolojik anlamda az çalışmanın, çok eğlenmenin, "tıksırıncaya kadar içmenin", kısacası şenlikli bir toplum olmanın erdemlerini de öne çıkaran bir siyaseti de örmek durumundayız. Evet "erdemlerini."
Az çalışmayı, eğlenmeyi, içmeyi, gezmeyi, tozmayı utanarak değil, bunların "iyi" şeyler olduklarını hatırlayarak savunmalıyız. Tüm bunları, "isteyen gezsin, tozsun, eğlensin; isteyen de erken yatıp uyusun" şeklinde bir hayat tarzı seçimine indirgeyen sünepe liberalizm çerçevesinde değil, kendisini "gezmek, tozmak, içmek haktır ve ondan da ötesi iyidir" argümanlarıyla açığa vuran devrimci bir özgüvenle savunmalıyız.
Bugün için Türkiye'de Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) temsil ettiği asketik* kapitalizm kültürüne, işçi sınıfının Dionisos'un evladı olduğunu yeniden hatırlayarak karşı çıkmalıyız. (AB/IC)
*Asketik: Dünya zevklerinden vazgeçmiş."

http://bianet.org/biamag/kultur/133443-az-calismak-iyidir#.UaJpKT8_puU.facebook

Az çalışıp daha başarılı olmanın 6 kuralı!

Arabic

‏فائدة فوق قوم

Chinese

平民以前赢利

English

People Before Profit

Finnish

Kansa edessä voitto

French

Peuple avant de gain

German

Volk vorher Verdienst

Greek

Άνθρωποι προτού απολαβή

Hebrew

עם לפני יתרון

Indonesia

Wong sebelum kemaslahatan

Italian

Gente prima profitto

Japanese

じょうみんおさきにとく

Portuguese

Povo antes lucro

Romanian

Popor mai înainte profita

Russian

Люди ранее выгода

Spanish

Pueblo delante de provecho

Turkish

Kârdan Önce İnsan Gelir

Vietnamese

họ hàng những người tuỳ tùng trước lợi

Image
Image
Image
Image
Image
Image
Image
Image