17 Ocak 2026

Maziden Gelen - 1

 Mayıs 2016


Yüreğin Kadar Kork Benden 



Image

 

Aslında bir kuş gibi özgürdük, kanadımız incinmeden önce. 

Sonra tutunmayı öğrettiler bize, dikili bir ağaç sanıp kendimizi, saldık köklerimizi toprağa.

Oysa çırpınmak var doğamızda. 

Böyle kırıldı tek kanadımız, yani boşuna! boşu boşuna çırpındıkça. 



Kulağımda kuş sesleri, doğudan batıya...

Düşüncelerim derin, köklerim boyunca.


Kanatlarımda bir sızı

Kanatlarımda bir ağırlık

Kanatlarım

Kanadıkça

Köklerimden kopup

Eğiliyorum toprağa

Şefkatin kadar sev beni

Yüreğin kadar kork benden


Uçuyorum ben sessizliğin girdabında

Uçuyorum ben sensizliğin girdabında




14 Ocak 2026

Fotoğraflar Dile Gelirse: "İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk"

Image




Üç yıl kadar önce;

çalıştığım üniversitede basın bürosuna gelen genç fotoğrafçının siyah beyaz fotoğraflarına bakarken bunlardan bir ya da ikisini istiyorum dedim. Fotoğraf sohbetlerine, mekanlar, geziler ve tabi ki maviş konu oluyor, o bizim gezilere ben onun fotoğraflara hayran kala kala cümlelerin sonunu zor getiriyorduk. Gidip gelip yenileri eklenen seçkisinde ben her seferinde dağda ve karda çekilmiş ağaç fotoğraflarında takılı kalıyordum. Biraz yalnızlık gibiydiler, biraz ıssızlık. Adını koyamadığım bir şey. Beni çeken neydi bilmiyorum ama her gördüğümde resmen büyüleniyordum. 


İki yıl kadar önce;

yanına gidip, "emekli olacağım ve göçeceğiz buralardan, sözün söz mü, bir duvarımda siyah beyaz ağaçlardan olsun istiyorum" dedim, "Hediyem olsun abla, seç hangilerini istiyorsan" dedi. Bir ödeme yapmamam konusunda altını çize çize cümleler kurdu. Sağ olsun. Araya epeyce bir zaman girdi, aylar ayları kovaladı ve emeklilik tarihim kesinleşti, Orhanlı'daki ev de epeyce belirgin hale geldi. Dikildim başına açtık klasörü dört fotoğraf seçtim. "Sana bunları hediye ediyorum ama baskıları senden" dedi. Baskının çerçevesiz kanvas ve siyah beyaz olmasını da kendisi önerdi. Beni bir fotoğraf stüdyosuna yönlendirdi. Oradaki üstat ile formatları belirledik, taşınmadan bir hafta önce baskıları aldım ama fotoğrafların baskılı hallerini asıl sahibine gösteremedim. Baskıları alınca fark ettim ki seçtiğim üçlünün bir de cümlesi var, dilimin ucuna öylece geldiler, zahmetsizce yani.


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk. "


Dökülüyordu kelimeler avucuma. O fotoğrafları neden bu kadar sevdiğimi ilk kez o gün anladım. O yüzden gönlüm ikisini kare birini de dikey istemişti. Bizdik bu fotoğraflar, iki farklı kişiydik, evlenince, bir süre, birbirimizin gölgesi olduk, bazen o ben, bazen ben o. Oysa gün geçtikçe, kök salıyorduk, harman oluyorduk. İkimizin de farklı zevkleri, dostlukları, lezzetlerle kurduğu bağ, yaşamaktan öğrendiklerimiz, geleneklerimiz, inançlarımız, travmalarımız, yaralarımız ve yaraları iyileştirme biçimlerimiz vardı ve benzersizdi. Neyse ki, tecrübeli birer yolcuyduk, zamana güvendik, birbirimize ve benzeşen tek yönümüze,  yaşama arzumuza, sıkıca tutunduk. Yanılmadık, yollarda birbirimizi tanıdık, kök saldık, saldıkça yeşerdik;


Üçüncü yıl notuna şöyle bir cümle düştüm; "sen benim en güzel aynam oldun, içimdeki "iyinin" yeşermesine, gelişmesine ve ehlileşmesine hep ışık tuttun"


Dördüncü yıl notuna ise, "ışıl ışıl bitti 4 yıl" cümlesi ile başlamışım. 

Sonraki yıllarda düştüğüm notlardan bazılarında ise şu cümlelere yer vermişim. 

"ben seninle geriye dönüp bakmayı değil de bugünü yaşamayı sevdim... ben seninle yaşı kaç olursa olsun, çocuk heyecanıyla yeni şeyler denemek konusunda cesaretli olmayı öğrendim. ben seninle en çok yolda iki yolcu olmayı sevdim. "


Sonra "covid" geldi, evlere kapandık; o dönemin notlarında ise şu cümlelere yer vermişim.


"yollarda olmak kadar evde oturmak da maceralıydı, peş peşe covid olduk, böylece hastalıkta sağlıkta varlıkta yoklukta birbirimize yoldaş olduk."


"bu yıl da çoğaldık üstelik sadeleştik, yine yeniden yollarda olalım."


"Bir film repliğinden* bir hayat öğretisi çıkartmak, bir yolculuktan bazı dersleri tekrar etmek gerektiğini anlamak... Yedi de bitti, nicelerine... Derin, içten, samimi ve sarmalayan ve kucaklayan sevgimizle"

Galiba başarabildiğimiz şeylerden biri de "öğrenmek" oldu, saygı duyarak, alan açarak, destekleyerek, anlamaya çalışarak ve dinleyerek. Kök dediğin beslenmekti, biz farklılıklarımızdan beslenmeyi öğrendik, o farklılıklar bizi geliştirdi, doğanın döngüsü gibiydi hayat. Topraktan göğe, buluttan toprağa. Her biri biricik ve benzersiz kar taneleri, parmak izleri ya da örümcek ağları gibiydi yaşamlarımız; yollarımız, bizi biz yapanlar, yaralarımız, sevilme biçimimiz, sevdiğimiz yemekten aldığımız hazzın farkı, kırılganlıklarımız, inatlarımız, kararlılığımız, hayallerimiz, gülümsememiz, kahkahamız, kavgamız ve sarılışımız... Farklıydı! 

Yolda iki yolcu olma halimiz güçlendikçe; güzel geçiyordu yıllar, notlara bakıyorum da, yüzümde hep gülümseme... Şans kapıyı çalınca kıymeti de bilmek gerek. Sanki yıllar sonrasını görmüş gibi bir not düşmüşüm;


"ne güzel koyuyoruz her bir tuğlayı, taşı toprağı, suyu, güneşi, kumu, çakılı üst üste. İnşası zor bir kuleyi, bir de yetmiyor işliyoruz ince ince, hayaller kuruyoruz, masalları yeniden yazıyoruz, şiirler adıyoruz anlara, şarkıları besteliyoruz sil baştan."


On bir yılı geride bıraktık, biz ayrı dallar olmayı başardık, yolda iki yolcu olmayı sevdik, her ne olursa olsun yola, yüreğimize ve güzel günlere inanmaktan hiç vazgeçmedik. Yorulduğumuz da oldu, pes edip durup beklediğimiz de, bakıştık öyle şaşkın bir süre, gülüştük sonra, hadi dedik, hadi kalkalım bir kez daha, yarınlar daha güzel olacak biliyorduk, hem hayat dediğin nedir ki, inişi ve çıkışı olmayınca.


"senle ben aile olduk, birbirimize yuva olduk, dost olduk, sırdaş olduk"

"ilk görüşte aşk değildi hikayemiz, senle ben yol aldıkça, çok ve derin bir sevgi ile bağlandık."

İkimizin de kendimiz olabilmeyi başardığımız bu yolculukta öyle güçlü ve yaygın bir kök saldık ki, yönlerimiz farklı olsa da, aynı gövdede can bulduk, yolda olmayı da yolcu olmayı da çok sevdik.

Bir gün baş ucumda uzunca bir notla uyandım; içinden bir cümleyi alıp, yüreğimde sakladım; 

"En büyük mutluluk sevdiğini mutlu edebilmektir. Mutluluk, hayalini kurduğun yuvayı, sil baştan inşaa etmektir."

O fotoğrafların uzun hikayesi de bu anlattıklarım işte...

Bir cümle ile özetlemek de ne lütuf ama... 


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk."


Fotoğraflar elimde epeyce bir dolandım evde, en doğru yeri bulmalıydım. Evin girişinde düşündüm önce ama oranın tonları ile uyuşmadı. Yatak odasında hayalini kurduğum bir köşe vardı: kitap okuma köşesi. Sabah gün ağarırken, üzerimde yumuşak dokulu bir diz battaniyesi, abimden aldığım sallanan koltuktayım. Bu tablolar o duvara çok yakışacaklardı. Hissediyordum. Koşarak gittim ama çıplacık kaldılar duvarda. Asamadım. Durdular pofuduk plastikler içinde dolaplar üzerinde. Eve taşınmamızdan nice zaman sonra o köşe tamamlandı. Fotoğraflarını çektim. Tuhaftır ki, gene bir boşluk vardı, bir türlü içime sinmeyen bir şey. Kapı çaldı, komşum elinde büyücek bir saksı ile kapıda belirdi. Oydu, içim kıpır kıpırdı, saksısını bakır bir kazana koydum. İşte şimdi tamamlanmıştı. Aslında bir eksik daha vardı, o cümle de duvarda yerini almalıydı ama nasıl? O da zamanını bekleyecekti. Biliyordum. Gülümsedim.

2025 yılı Aralık ayında, 

İnstagram için bir reels videosu hazırladım. İlk defa bir videoyu seslendirdim, yayınladım ve fotoğrafların sahibi olan Hakan Aydın'a da haber verdim. Bir mesaj atıp teşekkür etmeyi de unutmadım. "BA-YIL-DIM" diye bir mesaj geldi. "Abla ne kadar güzel olmuşlar" 

Cümleyi ona da söyledim.


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk. "


Image


Image


"Birlikteliğin evreleri gibi geldi bana, iki insan karşılaşır, ayrı köklerden gelirler elbet ama zamanla biri yek diğerinin gölgesi olur, ışık gitti mi, asıl olan ayakta kalır, suret olan silinir gider, oysa kıymetli olan birlikte yeniden kök salıp kendi yönünü bulmaktır. "

"Bu üç fotoğraf gören gözden hisseden gönüle bir yolculuk yaptılar, bir hayalin parçasıydılar bir gerçeğin ta kendisi oldular. "

-----


Evimizin ana kapısından girince görünecek şekilde, duvarda şöyle yazıyor; 

bu biziz, bizim hayatımız, bizim hikayemiz, bizim evimiz. 

Image

"bin şükür"


-----

* Kamera geniş açı mutfağı görür, kavga eden bir çift vardır; adam kadına döner,
 "hangimizin haklı olduğu önemli değil, bu kavgadan ne öğrenerek çıkacağız, asıl önemli olan bu"


-----




03 Ocak 2026

İki Kapının Hikayesi*

Image





Image


Bundan 2 ya da 3 sene önceydi. Yok yok çok daha önce, 10 yılı vardır. Canım H., dedi ki, biz neden babanın köyüne gitmiyoruz. Çıktık yola, ki severiz. Kaybola kaybola vardık köye, köy merkezinde konumlanmış dedemin evinin bir yanı çökmüş, tamir görmüş ama yaşanmayınca kar etmemiş, yıkık dökük evinin önünden geçtik, halamın evinin önünde durduk. İçimde bir kurt, yıkık da olsa git dedi. Ertesi gün gittik, altı dam üstü kerpiç ahşap karışımı iki göz odalı, sahanlığında şimdinin şöminesinde yemek pişen ocağı, hemen sol ahşaplara çakılmış çeşitli çivilerle tutturulmuş, tencere, tava ve gene ahşaptan bir raf üzerinde duran bardakları ile buram buram ebem, dedem ve babam kokan evin ahşap yıkık merdivenlerinden çıktık, ev harabe gibiydi. Onlarca yıl sonra evde sağlam kalan pek de bir şey yoktu. Çocukluğumdan kalan kokunun yerinde ağır bir toprak kokusu hakimdi. Bir sandık, almadığıma sonradan çok pişman olacağım ve ocak içindeki sac ayağına uzun uzun bakıp, çocukluğumun kısacık, kısıtlı ve silinmiş mutluluğunu anlattım. Sandıktan çıkan iki adet keçi yününden dokunan, döşeme altı olarak kullanılan kilimi yanımıza alıp, enişteme sağlamca kalan iki kapıyı ve iki odanın birinde bulunan gömme oyma dolabı bir şekilde bizim için korumasını rica ederek ertesi gün köyden ayrıldık. Sonraki yıllar "enişte ne oldu kapılar, napacan o eski şeyleri sen, yahu sen aldır onları ben gelip alacam, sen gelemen artık buralara" diyalogları ile gelip geçti ve bundan iki yıl önce, ilk gidişimizden 6 yıl sonra yani, biz bir kez daha köye gittik. 

Image

Kocadağ'a sırtını yaslamış, Melikler Yaylası'nın oksijen depolarından beslenen, Isparta'nın Şarkikarağaç beldesine bağlı, 1150 rakım da bulunan, doğusunda yer alan ve şimdilerde kuraklık ile boğuşan dünyanın sayılı tatlı su göllerinden Beyşehir Gölü ile çevrili, dünya mağaracıları arasında 15 kmlik uzunluğu ile nam salmış Çaydere ormanları içinde yer alan Pınargözü Mağarası ile tanınan Yenişarbademli köyüne, "orada bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür" şarkıları ile büyümüş çocuklar olarak gittik, üstelik bu sefer babam da bizimleydi. Yolculuk geçmişe uzandı, okuduğu okullar, anılar, çocukluğu, yüzdüğü kanallar, kuş kovaladığı ekin tarlaları ve niceleri...

Köy adını, şimdi yerinde yeller esen bademden alıyor aslında, yenişar kelimesi “Yeni şehir” anlamında kullanılmış, bulunduğu alanda orman ağaçlarının çoğunluğunu badem ağaçları oluşturduğu için de burada kurulan köye Bademli (Payamlı) köyü adı verilmiş. Çocukluğumda keçi gibi tırmandığımız dağlarında özgürce badem yediğimiz ağaçlar yok, ne badem, ne gürül gürül akan nehirler, ne göl, ne o domates ve buğday, ne o yufka ekmekleri, hiç biri kalmadı, malum üç harfliler oralara kadar uzandı ve marketten kiraz alıp, beyaz ekmek ile odun kokulu evlerde, anılarla kalakaldık. Umarım Kocadağ ve Melikle Yaylası da aynı kaderi paylaşmaz.

 

Kısaca köyün tarihçesini de aktarayım; resmi kaynaklardan edindiğim bilgiye göre;

M.Ö. 4000 yıllarında Etiler (Hititler),
M.Ö. 1500 yıllarında Frigyalılar,
M.Ö. 800 yıllarında İyonlar,
M.Ö. 600 yıllarında Lidyalılar,
M.Ö. 446 yıllarında Persler,
M.Ö. 190 yıllarında Romalılar,
M.S. 395 yıllarında Bizanslar yörede egemen olmuşlardır.
1071 Malazgirt zaferinden sonra 1142 yıllarında Selçuklu topraklarına katılmıştır.
1810 yılında Konya vilayetine bağlı bir kaza olmuştur.
1868 yılında Osmanlılar’da yapılan idari değişiklik sonucu, Yenişar Kazası da nahiye merkezi yapılmış ve Beyşehir’e bağlanmıştır.

Bu arada çevre köylerle yaşanan arazi anlaşmazlıkları nedeniyle 1870’de Şarkikaraağaç’a bağlanmıştır. 1920 yılında Isparta’nın Konya’dan ayrılarak yeni bir vilayet merkezi olması ile Şarkikaraağaç da bu vilayete bağlanmıştır. 1954 yılında yörede bulunan Bademli, Yenice, (Pınarbaşı) köyleri birleşerek bir belediye teşkilatı altında toplanmıştır. 1957 yılında nahiyelik tesis edilip, Muma (Gölkonak) Köyü de bu nahiyeye bağlanmıştır.

 Nihayet Yenişarbademli 20 Mayıs 1990 da Isparta iline bağlı bir ilçe merkezi olmuştur.


Ortanca ve küçük halam hariç, köyde kalan olmamıştı, küçük halamı kalp hastalıkları nedeniyle erkenden kaybetmiştik. Yine de çok sıklıkla da olmasa halamı ve eniştemi ziyarete giderdik.  Zamanla büyükler göçünce kalan tek miras, ihtiyaçlar da baş gösterdiğinden, köy zamanla beldeye ve ilçeye dönüştüğünden, köyün merkezinde, köşe konumda olan evin yeri de kıymetli taliplisi de pek çok olunca, zaman içinde kimse orada yaşamayacağı için ve yaşamayan ev gene kaderine mahkum olacağı için, eninde sonunda satılmıştı. Köye girerken evin o çökük ve toprak yığını hali hepimizi üzdü. Satın alan kişi henüz bir şeyler yapmamıştı. Öylece çökük bir toprak yığını olarak duruyordu. 
Evin ilk gittiğimiz yıl, yıkılmadan önce ve bizim içine girebildiğimiz halinin fotoğrafını buldum ama ne yazık ki, diğer bellek arıza verdiği için kapıları bulup çıkarttığımız yıllara ait fotoğraflara ulaşamadım. 

Image

Evi alan kişiyi aradık, kaldıysa o yığından kapıları çıkartmak istediğimizi söyledik, sağolsun Canım H.,  o yıkıntıdan iki kapıyı yeni sahibinin de izni ile çıkardı. Yaklaşık 150 yılı hatırlanan gerisi tahmin edilemeyen kapının neredeyse 200 yıllık olabileceği de söyleniyordu. Çam özünden yapılan dökme demirli kapılar 3 adetti, 2'si evlerin (oda) biri kilerin kapısı idi. Oda kapılarına ulaştık ama kiler kapısı yoktu. Odalardan birinde bulunan oyma ahşap dolap da ne yazık ki onarılamayacak kadar parçalanmıştı. Fotoğrafta görünün dam kapısı ise muhtemelen göçüğün çok daha altlarında yer alıyordu ve riske daha fazla girmeyi gereksiz kıldı. Kapıları mavişe yükledik ve Birgi'de zeytin, ceviz, ıhlamur, kestane ağaçlarından çeşitli sunum ve kesme tahtaları yapan asıl mesleği öğretmenlik olan Mavi Ağaçkakan'a götürüp, bunları adam et dedik o da seve seve dedi. 

Image

Biz bu arada, geçen zaman içinde, emeklilik sonrası baharımız için bir köy bulduk, hayalimizdeki yuva için bir ev yaptırdık. Türkiye koşullarında evdeki hesap çarşıya uymadı ve kırmızı pancurları olamadı.

Image

Araziyi aldığımız 2023 yılında bir kaç kez köyümüze gidip, kamp bile yaptık. İlk heves işte. Hayalleri olgunlaştırmak için belki de gerekli zamana ve o mekanda vakit geçirmeye gerek vardı, kim bilir? Sonrasında kendi bahçemizde defalarca kamplar yaptık ve hayal ettik, dedim ya kırmızı panjur dışında gayet de iyi kotardık. 

Image


Mavi Ağaçkakan'la gel zaman git zaman arkadaş olduk. Zamanla dostluğa dönüşen ilişkimiz, sımsıcak sohbetlere açıldı. Harika ailesine masal diyar Birgi'de misafir olduk, kaynaşmak hiç zor olmadı, kapılar onun atölye deposunda zamanını bekledi. Temizlendi, tek bir çivisi heba edilmeden aslına uygun tamirleri yapıldı ve hak ettiği saygı ve sevgi ile okşanarak yağlandı, dönüşecekleri şeylere hazır hale getirildi. Biz de Birgi ziyaretleri bir fırsata dönüştürüp, Gölcük Yaylası'nda defalarca kamp yaptık. 

Image

Uzun soluklu araştırmalar, niyetler, bekleyişler, demirciler tarafından tutulmayan sözler sonunda nihayet 2025'in son aylarında Mavi Ağaçkakan'ın da içine sinen istediğimiz gibi bir sonuç aldık ve biri salonun baş tacı diğeri yatağımızın başı olacak iki kapı için gerekli parçaları tamamladık.

Image

Bu arada Kazım 1000 yıllık zeytinin gövdesinden çıkan iki güzel lata gösterdi, öncelik onundu kalana razıydım, o latadan birini de tv altına sehpa yapmaya karar verdik. Onlarca servis, sunum tahtasının yanında ki yerim olsa hepsini alabileceğim güzellikteki ürünlerinden ikisini de yılbaşı ve ev hediyesi olarak getirince yuvamızın eksik parçaları bir araya geldi.

Eşimin annesinin süt güğümü, bakraçkarı, annemin çeyizinden bir kaç parça eşya, teyzemin bünyan halısı, annanemin tabakları, babaannemin dibeği, küçük halamın kiŕmanı, dedemin bastonu, büyük halamın kahve değirmeni derken baya baya eskiler sever eskiler toplar biri oldum çıktım.

Image


Oldum olası severim antikacıları gezmeyi, eski konakları, sarayları keşfetmeye bayılırım. Kimler nasıl yaşamış, kimler gelip geçmiş meraklanırım. Kuşakları aktaran anı-yemek kitapları ise bu aralar en sevdiğim.

1 Ocak 2026 tarihinde yüzümde kocaman sevinç gülümsemesi, gözümde 2 damla yaşla montajı biten kapıların benden sonrasında hikayesi ne olur bilmiyorum. Kuzey diyarlardan (bana hikaye anlatan dedenin yalancısı çocuk hafızam Kafkasya diyor, babam biz Yörüğüz diyor) ama her durumda bir yerlerden göçerek Isparta Yenişarbademli Köyü'nde yerleşen 3 kardeşten 2'sinin kök saldığı, sırt sırta vermiş iki haneden birinin 8. kuşağıyım. Belli ki, o ilk evin ilk kapıları artık benimle yepyeni bir hikayenin kahramanları olarak devam edecekler yollarına. Babaannem ve ortanca halamın kirmanına gelince sizce de harika birer obje olarak yerlerini bulmamışlar mı?


 

Okura ve kendime bir pişmanlık aktarmak isterim; 

Bütün bu süreçte galiba yanarım yanarım dediğim, geçmiş hafızama güvenmediğimden buraya aktaramadığım bir hikaye var. O üç erkek kardeşin, yol hikayeleri ve köyün kuruluşunun anlatıldığı yıla tekrar ışınlanmak, sırt sırta verip yaptıkları o evlerde yaşananların aktarıldığı  ve çocuk hafızamdan silinmeyeceğini düşündüğüm ak sakallı dedenin de içinde yer aldığı hikayeyi kaleme alabilmeyi isterdim. 


Kazım, namı diğer Maviağaçkakan ahşaba tutkuyla yaklaşıyor, kapıların hikayesini öyle güzel kaleme almış bu nedenle burada da olsun istedim, dayanamadım blog yazıma da başlığı onun yazısından aldım. 



* İki kapının hikayesi...

Ahşap ürünlerin, bizim de topraktan gelmemiz
inancımız sebebiyle midir bilinmez, sıcaklıklarıyla
hepimizin içinde farklı duygular oluşturduğu gerçeği
inkâr edilemez.

Hele ki, o ahşap parçasının geçmişten getirdiği bir
hikâyesi varsa, insanın yüreğinde oluşan o duygu
selleri, gene insanın hayal gücüyle yarattığı
senaryolarla birleşip, ortaya izlemesi müthiş filmler
çıkarıyor.

İşte bu iki kapının tam da böyle hikayeleri var.

İsmet Amcamızın, Kafkas’lardan gelen dedesinin
Isparta’nın bir köyünde elleriyle yaptığı ev maalesef
ki artık yok olmuş ama, bu iki kapıyı son anda enkaz
içinden kurtaran Evren Abla ve Halim Ağabey,
onlardan bir orta sehpa ve bir yatak başı yapıp
yapamayacağımı sorduklarında, hiç tereddütsüz
kabul etmiştim.

Çünkü bu neredeyse 200 yıllık olan hikayede, ben
de kendime küçücük de olsa bir rol bulacak, bu iki
kapının yeni hikayelere eşlik etmelerine azıcık da
olsa aracılık edecektim.

Kapıların temizliğinin bitiminde, İsmet Amcamızın
duygu dolu sözleriyle doğru yolda olduğumuzu
anlamış, iş bitiminde o masa üzerinde içilecek ilk
fincan kahvenin hayalini kurmaya başlamıştım bile! 

Bu iki kapı, sevgili dostlarımız @yolda2yolcu_e Evren
Abla ve @yolda2yolcu_h Halim Ağabey’in yeni
evlerinde, yeni hikayeler yazmaya başladılar bile. 
Kim bilir, sonraki nesillere aktarılacak ne
hikayeler, ne senaryolar barındırıyorlar içlerinde?

Küçük bir dokunuş yapan bir figüran olarak, bu filmi
izlemesi çok zevkli. Fırsat verdiğiniz için çok
teşekkür ediyorum.

Not: Yılların biriken izlerine, aşınmalara ve orijinal parçalarına (videoda görünen kapı kolunun çivisi bile orijinal yerine geri çakıldı) zarar vermeden temizlemeye çalıştığım kapıların ve demir ayaklarının yapım aşaması aslında epeyce uzun sürdü ama, 1,5 dk'ya sığdırmaya çalıştım.


Bu kısa filmi izlediğimde şöyle bir yorum yapmıştım; 

Nasılını bilemediğim bir teşekkür var dilimin ucunda, ağlarsam belki anlatabilirim. 

Şimdi izninizle kendime dumanı üstünde bir kahve yapıp, anlatmaya çalışacağım. 

29 Aralık 2025

Kısabir

 

Image



Puslu bir sabaha uyandım

Bedenim hala sıcaktı 

Tuhaf bir sevince kucak açtım

Dağınık gölgesinde umudun 

Uzattım kollarımı geçmişe

Sen vardın, duruyordun bir köşede 

Kalbim miydi sesini duyduğum 

Kulak kabarttım

"Ritmini bulamadığım bir atış benimkisi"

Dinledim


Seçtim bir gölge kendime

Derin bir nefes aldım kuytuda

Bekledim bir süre 

Ses vermedin!

Seslendim!

Sen, ses vermedin!

Bekledim bir sürü süre daha

Bir yokluğun merkezine koydum kendimi

Nice zaman sonra

Şakayık misali açtım, can kırmızı!

Görmedin!

Bir ressamın gönlüne düşsem

Tablo olurdum 

Bilmedin!

Biraz puslu gri, dağınık mat turuncu ve alabildiğine şarap kırmızı

Koklamak için zamanını bekledin

Soldum


Bekledim bir süre 

Derin bir nefes aldım kuytuda

Ola ola bir şaire iki satırlık ilham olurdun dedi iç sesim,

Oralı bile olmadın

Şair değildin ki ben işte bunu bilemedim, anlamadım

Saçıldı tüm kelimeler

Kayboldum


Dağınık gölgesinde geçmişin 

Uzattım yorgun yüreğimi umuda

Yönsüz bir 'iyi ki' çarptı yüzüme

Gülüşün hala sımsıcaktı, 

Fazla uzaklaşmış olamazdın

İçime dönünce gördüm dumanını 

Aldım iki avucumun arasına sıcağını 

Soluksuz kaldım gamzende bilinmez bir zaman diliminde

Hüzün serptim avuçlarıma 

Biraz aşk, bilsinler dedim nasılını

Özlem ektim, tuzu biberi eksik olsun istemedim

Biraz manalı, az fiyakalı, sen gibi bir kelime aradım

Bulamadım 

Bulut ekledim, bir tutam frezya, efkar ve deniz esintisi ve içten gelen samimi bir kahkaha 

İyi gelir uzaklara dalmak diye bir iskele, ahşaptan

Gıcırtısını duysun dost düşman

Sen adım adım kendi gerçeğinden uzaklaşırken 

Dönüp baktın 

Kalakaldım 


Aldım elime kağıdı kalemi

İçimi dökmek istedim

Kısa bir cümle yazabildi parmaklarım

Kısabir

Kalbim çıt dedi

Sen ağladın, 

Gökyüzünü kapladı kara kara bulutlar

Bir damla yağmur düşmedi sabaha kadar

Kuraklığın orta yerinde kalakaldık

Öylesine bir kuraklık ki

Çatladı parmakların özlemekten

 Öylesine derin ve sancılı ki

Geçmişin rüzgarı esmese kurtulamazdın

Ama esti

Ilıktı

Havalandı kelebekler, kuşlar ve tozlar

Kalbinin çıt dediği yerdeyim

Koca evrende bir toz tanesiyim

Sığındım kalbimi alıp kalbine

Bak gördün mü ne oldu

Yarım kaldı hikaye

Çöl oldu aşk

Kurudum








12 Aralık 2025

Bazen Bir Cümle Yazarsın, Hayatın Olur

 

Image


Uzaktaki seslere kulak kabarttım. Anlamak zor belli ki benim bildiğim dillerden biri değil dedim, çok dil biliyormuş gibi. Çıplak ayaklarım çimende, açan çiçeklerde arılar vızır vızır. Bahardan kalan bir 12 Aralık. Sahi mevsimler ne ara bu kadar değişti? Çocukluğumun Aralık ayları karla kaplı sokaklarda, okul çıkışlarında kar topu savaşları yaparak, güle oynaya eve kadar koşturarak geçerdi. Ben sobalı evde büyümedim. Altın değildi ama bir tepside doğmuşum. Şanslılardanım. Şimdi köyümüzde sert esen bir rüzgarda üzerimde diz battaniyem ve elimde kitabımla içimi ısıtan güneşi sırtıma almışım keyif çatıyorum. Uzaktan duyulan deli zeytin ağaçlarını çırparak üzerindeki zeytini düşürmeye çalışan köylülerin konuşma sesine karışan vurma sesleri. Tak tak! Kim o?

Bir kuş hemen yanı başımda hızlıca çıprtı kanatlarını, ne güzel de ötüyorlar. Bir kaç farklı tür var belli. Uzaktan köy otobüsünün teker seslerine karışan tıslama seslerini duydum saat belli ki buçuklu bir şey, az evvel de ikindi okundu, çıkarımım doğruysa 16.30. Emeklilik tuhaf, günün saatin bir önemi kalmıyor. 

Yıllar evvel sosyal hesaplarımdan birine iliştirdiğim Turgut Uyar dizesini yaşıyorum.

"Issız tepelerde güneşe bakıp saati tahmin etsem. Haberim olmasa hiç perşembeden, pazartesiden…"

Gülümsüyorum, gerçekler hayallerden ilham alır yazdığım o günlerden bu günlere... Nereden nereye? Ve kim bilir nereye? 

Kahkaha sesi ile irkiliyorum, mutluluğun çoğalması hoşuma gidiyor, yüzümde belli belirsiz bir gülümseme yakalıyorum. 

Ah "iyi ki" lerim, kapıda sıraya dizilmiş gibi ardı ardına geliyor hafızamdaki saklı odalarından, ne çok oda, ne çok kapı, ne çok pencere, sokak, bulut, çiçek, kuş, böcek... Şaşıyorum. Nerelerdeydiniz deyip buyur ediyorum. Bazısına sarılıyor,  bazısını buruk bir bakışla karşılıyorum.  Yo yo canım artık acımıyor. Onlar büyüttü beni, ben farkındayım onlar da bilsinler istiyorum. 

Yaşlandın mı Evren Hanım, diz battaniyen, büyük boy fincan çayın ve anıların. Kahkaha atıyorum.  Birileri duyup gülümsemiş midir? Ah bir de anlatacak torunların mı olsaydı derken buluyorum kendimi. Bet sesli karga gak diyor, gözünün güzelliğine olan sevgimden onu anlamazdan geliyorum. 

Ben de farkındayım, çocuk istemeyen biri için tuhaf bir keşke! Keşke bile değil belki de?

Kocadağ'ı yan yan kesiyorum. Geçen Haziran yanan ağaçlardan arda kalan ne varsa toplayan kamyonlar yüküyle ağır ağır iniyor, açılan toprak yoldan. Biri kırmızı! Bir süre sonra gözden kaybediyorum.

Al yazmalım geliyor, film gibi akıyor bir kaç sahne. 

Eee sevdaya dair ne varsa durur mu onlar da bir sinema perdesindeymişcesine akıyor usul usul. Ne yalan söyleyeyim tadını çıkarıyorum.  

Sanki yarın yokmuş gibi çıplak ayaklarımı çimene basıp derin bir nefes alıyorum. Evren içime doluyor. Köpeklerin havlaması ile irkilip gözlerimi açıyorum. 

Pürüzsüz masmavi gökyüzü ile selamlaşıp içeri giriyorum. 

Blog yazısı olurdu bence bu an diye düşünüp, klavyeye parmaklarımı koyuyorum. Ne akarsa ne kadar akarsa deyip başlıyorum.  



24 Kasım 2025

Kimdir Öğretmenin?

Image



Kasetçalarımız var, siyah, küçük.  Kasetlerimiz var,  kitaplar kadar çok değiller, kitaplarımız çok, ansiklopedilerimiz var.  Joan Baez, cevabı rüzgarda ara diyor, henüz İngilizce bilmiyorum ama şarkıyı mırıldanarak söylüyorum.  Zülfü bağırıyor,  ey özgürlük! Ben de bağırıyorum. Ruhi Su , bilmiyor feleğin nesi var? Ben de bilmiyorum.

Büyüyorum,  alabildiğine bir yalnızlık var içimde,  okula başlayınca anlıyorum,  kardeşim yok benim,  sıkı pazarlıklar sonucunda oluyor. Demokrasiye geçişim kardeş oylaması ile oluyor. Çoğunluk kardeşe onay veriyor. Annem Almanya'daki bir çocuk kampına lider olarak Türk ekibini götürecek,  işte  o yıl pazarlığı sıkı yapıyorum,  Almanya'dan kardeş gelecek, o şartla gitmesine razı oluyorum. Fazlası geliyor, bir de mahallede caka satacak kırmızı bisikletim olacak. Kardeşimi çok seviyorum. Pek çok seviyorum. Sevgisinde boğulmayayım diye, kader bizi ayırıyor,  o hep ecnebi memleketlerde yaşıyor,  sevmeye bir de hasret ekleniyor.

İlk anılarımın mekanı karanlık bir mutfak, penceresi apartman boşluğuna bakıyor. Onlarca kilo havuç, elma, portakal suyu emektar bir katı meyve sıkacağından pınar gibi akıyor.  Her hafta bir kek ya da turta garanti. Muzlusu favori ama o elmalının kokusu yok mu?
Sonra o mutfakta düdüklü patlıyor,  nohutlar ve tavuk parçalarını tavandan topluyoruz.  40 yıl eve düdüklü almıyorum. 

Çekirdek ailemizin hap kadar odalara yayılan mutluluğu 80'lere denk geliyor.
Zaman kötü, ama ne gam!

Biz sokakta oyunlar oynuyoruz, mitinglere katılıyoruz, geziyoruz, kah Uludağ'da mangalsız piknik yapıyoruz, kah deniz kenarında yürüyüş,  Bursa''dan Side'ye kadar vosvosumuzla yol yapıyoruz, bazen hapiseneleri ziyaret ediyoruz, bir seferinde bebeğimi içeri almıyorlar, ağlıyorum, asker abiyi bu yüzden sevmiyorum.  Ve ne tuhaf onca yokluğun içinde ve her şeye rağmen gülüyoruz.  Ağlıyoruz da, çocuğuz biz, anamız babamız ağlıyor diye ağlıyoruz. 

İmkanlar el verdiğince, hayatı öğreniyoruz; hak yememeyi,  sevmeyi,  çalışmayı,  dürüst olmayı, ahlaklı olmayı, paylaşmayı, değer vermeyi öğreniyoruz.
Şanslı çocuklarız öğretmen anne babayla büyüyoruz.
 
Biri aktif olarak yapıyor,  diğeri yönetici. 
Hiç vazgeçmiyorlar; iyiden, doğrudan ve haktan!

Gönülleri geniş, sevda yüklü, öyle ki, el uzatana yürek uzatıyorlar... Yüreklerinin kırıldığı oluyor, yok sayıldığı da, onlar yine de bildiklerinden vazgeçmiyorlar.

Ah!
Atatürk'e sevdalılar, insanca yaşamaya tutkulu. Atamın izinde, insanın yanında duruyorlar, dimdik!

Büyüyoruz, torna değil ki ev.  Farklı öncelikleri,  hayalleri, alışkanlıkları olan çocuklarız. Okullu oluyoruz,  başka çocuklar,  başka aileler görüyoruz. Şansımıza daha çok sarılıyoruz. Hayat bize bir şanslı kapı vermiş,  o kapıdan geçip başlamışız, neredeyse bir sıfır öndeyiz.  Beni bilmem ama kardeşim şansını katladı, uzaklarda olsa da, yeri geldi, öyle bir yerde öyle bir cümle kurdu ki, bana abilik yaptı, kurduğu cümle ile hikayem bambaşka bir yöne aktı. 


"Onlar hep senin yanında olur"


Biliyordum ama demek ki o dönem duymaya ihtiyacım varmış.

Yolumu değiştirdim,  eşimle kurduğumuz dünyaya minnattarım,  yollarda mavişle olmaya, içine güneş doğan evimize, yeşile ve maviye olan tutkumuza, sakinliğimize ve sevme biçimimize,  sohbetlerimize,  gönlümüze ve gülen gözlerimize minnettarım.

Gelenimize gidenimize, evimizi evleri bilenlere, kapımızı çalıp,  elinde olanı paylaşana, minnettarım. 

Değer görüp değer veriyoruz, teşekkür ederim hepinize, önce aileme, olduğunuz için çok şanslıyım, sonra da hayatıma değen ve beni büyüten herkese.

Öğretmenler size nereye varacağınızı söylemez ama yolu gösterir diye bir cümle okudum bu sabah.
53 yaşıma gelene kadar yolumdan şaştığım da oldu, yolumu uzattığım da...
Şimdilik durağımı çok seviyorum,  yolumun sonu nerede nasıl olacak bilmiyorum. Ama
yolumu sevdirdiniz, yoluma hep çiçekler derlediniz, işte bunu çok iyi biliyorum. Gönlümü şenlendirdiniz. Eğer bir gün bir vesile ile karşılaştıysak ya da karşılaşırsak
sizlerin de gönlü hoş olsun, yolunuz açık olsun isterim.
Yüzünüzde benden bir tebessüm kaldıysa yahut kalırsa,  yaşamak amacım gerçekleşmiş demektir.
Ne mutlu bana. 

16 Kasım 2025

Kimin Suçu?


Image
Erkendi, emeklilik zamanını göreceğim ben seni diyenlere inat, sabah 6.30'da açtım gözlerimi. Karanlığa... Ne kadar da ışıksız oluyor günler, doğumu ile batımı arasında 10 saat var yok...

Haftalık gazetemi aldım elime, hala kağıt olsun istiyorum okuduğum gazete, kitap. Evet, köyde günlük gazete takip etmek zor, yaşasın haftalık gazetem.

Gün ağarmaya başlayınca açtım perdeleri, seyreyledim hayatın bana bahşettiği güzellikleri, koca dağ ile selamlaştım göz ucuyla, pembe beyaz toz  bulutlara, uçuk mavi gökyüzüne, tepeden doğmak üzere olan güneşe teşekkür ettim. Isıttım bedenimi o güneşin kollarında, yüreğime su gibi serptim kapı aralığından giren çiy taneciklerinin nemini.

Elimi yüzümü yıkadım, yatağımı havalandırıp topladım ve günlük kıyafetlerimi giyerken düşündüm, sallanan koltuğumun keyfini ne zamandır sürmedim diye.

Sallandım bir iki, çocuk misali uçuverdi kelebeklerim, gazetemi okudum bir süre, ayağa kalkıp bahçeyi süzdüm, çimlerimiz, otlarımız, narenciye bahçemiz, narsız nar ağacı olur mu desem de o henüz bir bebe, çiçek verdi boyuna posuna bakmadan sadece bir tane,  pampaslar ve yalancı ada çayı ile selamlaştım, kadim zeytin ağacına sordum gecesini, üşümemiş sevindim, ne de olsa 8 dereceleri görür olduk buralarda, gündüzleri hayra alamet olamayacak 25'ler insanı sevindirse de, düşündürücü tabi, lavantalara seslendim, sardunyalar ve mercanlar derken, kaktüsler aldı sazı eline, neymiş onları yeterince sevip okşamıyormuş ellerim. Onlarınki de laf! Küstüm ağacı ve mine ağacı laflarken girdim aralarına, susuverdiler, benden ne gizlileri varsa... 

Bu sabah içimdeki çiçekleri sayayım dedim, yetişemedim hızlarına, bir bir çoğaldılar saydıkça. Yüzümde açan gülleri görmeliydiniz, gözümdeki yıldız çiçeklerini ve acem halıları serilmiş yüreğimi, ellerim papatya öbekleri... Vallahi de billahi de kıskanırdınız. 

Birden, ansızın bir acı geldi oturdu yüreğime... Bu topraklarda onca acı varken neyeydi benim sevinmem, çiçek açmam, kuşlar gibi şakımam, hiç mi utanmıyordum. Utandım halimden... Soldu çiçeklerim bir bir, kapandı lavantalar, döktü adaçayı çiçeklerini, naneler bile kokmuyordu. Kuşlar! Ah o bülbül gibi şakıyan kuşlar! Onlar bile sus pus oldu. 

Kimin suçuydu bu? Kim renklerimizi soldurdu? Ya gelmezse bir daha baharlar, ya maviliklere süremezsek gemileri, güneşin zaptı yakındı hani... Ah şair kandırdın bizi... Hem de fena kandırdın. Umut yükledin yüreklere su serper gibi... 

İstikbal göklerde dedik, işimiz gücümüz yokmuş gibi her sabah uyanıp maviye boyadık iyi mi? Yaşarız bir orman gibi kardeşçesine dedik, ne gök bıraktılar ne deniz ne orman... Sardı akrepler dört bir yanımızı. Yeter artık dedim, barış olsun diye, zeytinin dalını aradım durdum, şelaleye düşmüştür diye, vardım dağın başına, ne şelale kalmış, ne ağaç, ne kuş, ne ellerin, durular mı onlar bile gitmişler dedim... Aşk ! Sen nerelerdeydin? Geldi oturdu karşıma, gözlerin durur mu durmadılar, onlar da gittiler... Ben şimdi bir çift gelinciğe yükledim sevdamı, umudumu, özlemimi... Oysa bu topraklarda nice analar, eşler, çocuklar bir gelinciğe bile hasret kaldı. İçlerini hep karalar bağladı. 

İndim dağdan öylece, sessizce, çaresizce, ellerim bomboş, yüreğimde sancılar... Bir duru sözle gönül alana, bir kuru dalla, çiçekle gelene gülerdi gözlerim... Yaralı yüreğim... Git git git gitmeeee kal! Kaldım öylece, sessizce, çaresizce, ellerim bomboş yüreğimde sancılar... Oysa bu sabah yeşermiştim ben, küllerimden... İçerim ben bu akşam, ah bir de rakı şişesinde balık olsam, daha ne isterim bu hayattan. Kederi de sevinci de içinde, içince. Bak alkol demiyorum, yaşamak hali diyorum... Farkında olarak, iyisiyle, kötüsüyle, çok severek diyorum. İçimde bir kelebek kalmış sabahtan... kanatlarını mı çırptı o... Utanma, sıkılma, bırak uçsun... Uçsun ki, umut olsun. 

Peki ya içimdeki utanmaz diye haykıran o ses... O sesi ne yapacağız... Kimin suçu? Söyle bana... Duydun mu uzak diyarlarda "benim" diye haykıran bir ses. Varsa bile, çocukluğumuzun köyü misali... Orada, uzakta, gidemediğimiz, göremediğimiz aydınlıklarda. 

Uç uç kelebek... 
Annen sana terlik pabuç alacak... 
Peki, artık buna hangi çocuk kanacak?








* Yaşamıma değen, Atama, şaire, söz yazarına, şarkıcıya, yüreği yüreğime değenlere, elimden tutanlara, elimi bırakanlara... Beni ben yapan her kim varsa, doğaya, havaya, suya, anama, babama, kardeşime, eşime, dostuma... Bin şükür, bin bir teşekkür... 

08 Kasım 2025

Hayat - Limon - Selanik - Halkidiki

Hayat sana limon verirse, limonata yap..

Eylül ayı 53 yaşımın tuhaflıkları ile geçti. Evren'e mesajı yanlış mı iletmiştim.

Sözlerim gerçeğim mi olmuştu.  Kötü şansın belini kırmaya yetmeyen bir havan hikayesi var ki, tuhaf yetersiz bir kelime gibi. 

Her şey Temmuz ayında Antalya'daki düğünde başladı.  10 yıllardır süre gelen "beni bir gezdirmedin halam" cümlesi birden yerini buldu. Gezdiremedim!

"Oy oy oy... Yedi beni.... Ömrümden deli deli...*

Beni tanıyanlar bilir ki, gezmek deyince de ben! Detaycı, planlı, titiz biriyimdir.  Kusursuz olmasa da,  eksiksiz olsun isterim. 

Gün gün,  saat saat bütün rotayı alternatifli çıkarır,  yürüyüş mesafelerine kadar not alırım.  Kalacak yer için 3 nokta, yemek için 2 nokta, alternatif kafe ve şarap mekanları, bira içilecek yerler gibi detaylar eklerim. Tarihi yerlerin özelliklerini not ederim ki tur operatörü edasıyla meseleye yaklaşabileyim. Öyle bir excel tablo çıkarırım ki aklını çıldırırsın. 

Olacak iş değildi ama oldu, olması gerekiyormuş ki oldu! Benki, defalarca birlikte gideceğimiz insanlara pasaport kontrolü yaptırır, pasaport son süresi baktırır, ikna olmaz fotoğraf falan isterim, kendi pasaportlarımıza bakmamışım iyi mi?

Günlerden Cumartesi, halamgiller Antalya'dan sabah 5 gibi çıktı, Pazar sabah da biz çıkacağız, haliyle Maviş düğüne hazırlanır gibi yola hazırlanıyor. 

Bende bir bayram havası, çocuk telaşı, yüzümde bir gülme var, sanırsın yaradılış. 

Kıymetli evraklar kutumdan çıkarttım pasaportları, bir gün önce yaptırdığım yeşil pasaport - araç vizesi evrakı- ve yol notlarım ile birlikte koydum su geçirmez çantama. Sonra bir şey dürttü beni, aldım elime pasaportu... Baka kaldım... Kaldım yani... Öylece aktı göz yaşlarım... Tam bir hayal kırıklığı olacaktı halamgillere az sonra telefonla vereceğim haber: Pasaportlarımızın son kullanma tarihi tam 1,5 geçmişti. 

Pandemi, ev yapımı derken, 10 yıl sandığım pasaportlar 5 yıllık olduğundan, geçip gitmişti zaman ve evet ardına bile bakmadan. Eee mübarek kardeşim, pasaport bu bilmez bakmayı da sen ne ayak diye sordum kendime: kontrol manyağım ölmüştü bir yerde ve ben cenazesine bile gidememiştim. 

***

Geldiler, pazartesiyi bekledik, İzmir Nüfus Müdürlüğü'nde aldık soluğu, evrak istediler, Bursa'dan evrak istedik, geldi, teslim ettik formları, hadi hayırlısı dedik, teşekkürler ettik, çıkarken çarşambaya elinizde olur dediler, daha o gün 4.45'de ret geldi, bekledik salı olmasını, gittik yeniden İzmir Nüfus Müdürlüğü'ne,  evrak uygun değilmiş dediler, bir kez daha evrak istedik, farklı bir yöntemle gönderdiler, böylece bir kere daha evrak verdik, bir kere daha başvuru yaptık, çıkarken oldu dediler, perşembe elinizde olur dediler, olmadı, adamdı, telefondu, acildi, mağduriyetti derken, cumartesi ptt kargodan aldık pasaportları ve çıktık yola... Günler de boş geçmedi aslında, bildiğin İzmir'de turist olduk. İyi de oldu. Güldük, çok güldük... Şok da olduk, hem de ne şok! Okey oynadık geceleri, kumarına, öyle boş yok bizde... 

***

Yunanistan'a daha önce de gittik, defalarca, Halkidiki bölgesine ikinci gidişimiz olacak. Rota belli, deniz, kum, güneş ve biraz tarih, Selanik ve civarındayız 6 gece 7 gün. Oh mis!

***

Gidiş dönüş, 1997 km'lik yolu kesintisiz gitsek 24 saat gösteriyordu Google, biz 6 gece 7 gün doya doya gezdik rotadaki koyları, köyleri, kasabaları...


***

İlk haftayı İzmir'de geçirdik. Çeşme, Alaçatı, Urla, Arkas Sanat Merkezi, Agora, Kemeraltı, Alsancak, Güzelbahçe,  balık ekmek keyfi, deniz molaları, Özbek, Sığacık, gün batımları... Dolu dolu bir İzmir ve çevresi haftası oldu. 



Image


Image


Image


Image


Stresli bir haftayı geride bırakıp Cumartesi asıl hedefimiz için yola çıktığımızda yüzlerdeki mutluluğu gösterebilseydim keşke size... Zafer nidaları çınlıyordu her kilometrede. 

Rota oluşturuldu ama keskinlik yoktu. Açık uçlu bir rotaydı, özgür ve planlı bir plansızlıkla gezdik. Kah orada kah burada değildik ama, alternatifleri iyi değerlendirdik.  Her gün başka bir durak, her durakta başka plajlar... Yunanistan denince, doğa, tarih, deniz kum, güneş... Tanıdık geldi mi? Peki tüm bunların ücretsiz olması da cabası. Üç tarafı denizlerle çevrili yurdumda deniz balığını rüyasında görüp, çiftlik balığını bile sayılı günlerde tüketen yurdum insanına ülkenin parası 50 katı iken bile kurduğun  sofranın bugün benim diyen balık restoranının 3'te 1 fiyatına kurdurduğunu anlatamazsın, diğer bir çok şeyi anlatamadığın gibi. Ekonomik olarak sıkıntılı bir dönemde olmamıza rağmen ilaç gelen rotadan kalan anıları fotoğraflara sığdırdık bir de anımsarken yüzlerde oluşan tebessüme. 


Image

***


Image


Image


Image


Image


Image


Image


Image


Image


Image


Image


Image


Image


Image


Image


Image


Image


Image


***

Gelelim havan hikayesine; taş bir havanım var, yıllardır kullanırım, halam dedi ki, havanın ne güzelmiş, havan bildiğin tezgahta duruyor, havanı ve tokmağı... Havanın tokmağı, halam bu cümleyi söyleyip, arkasını döndükten sonra  yuvarlanarak tezgahtan düştü ve ikiye ayrıldı. Bakakaldık giden tokmağın ardından... Şair misali takıldık, serde sakinlik var çığlık atamadık :) Nasıl yani olduk... Nasıl yani!!!

***

Kısmetten öte köy yok bir kez daha anladık. 2 haftayı doya doya, güle güle, şok ola ola yaşadık. Kocaman "iyi ki"lerle sarmalandık. Yıllar sonra, birlikte büyüdüğümüz, hala dediğim, hala kızıyla, enişte, bacanak, kum, deniz, güneş, bol kahkaha ve anılarla geride bıraktık. Böylece yıllardır dile gelen "bir gezdirmedin" cümlesi evirildi ve  " pek güzel gezdirdin, ağırladın halam" oldu.  

***

Yıldızlı sözlerin bir de videosu gelsin ki, kendisi benim emeklilik şarkımdı :)) 

Oy oy oy yedi beni, bu Erasmus yedi beni :))))




21 Ekim 2025

İpten Sızı - Denemeler


Yıktı bir kelimeyle adam buyur etti kadını kibrine, o an anladı kadın, yenik düşmekmiş yek diğerini sevmek, kendinden önce.

Kayıtsızdı adam, yıktığı köprüyü onarmadı geceden, sabahına karşı kıyıya varır sandı yürek. Akıntıya kapılınca kadının gözyaşı, elde kalan incecik, ip gibi bir sızı, tutundu kadın o ipe, gitti adamın kıyısına hemen! Üstelik umarsız bir yüreğin kanat çırpınışlarına aldırış bile etmeyeceğini hesap etmeden.

Şimdi adamla kadın aynı hayalin iki kıyısında; köprüsüz, limansız, tekinsiz bir sessizliğin ortasında, bekliyorlar, çaresiz.

Kadın fırtına var deseler koşup kurtaracakken adamı, sabırla bekledi, adamın kıyısından kopup kıyısına çarpmasını.

Gün ağardı, adam gelmedi, kadın, yüreğinde pamuk ipliği bir sızı, içine içine söyledi şarkıyı:

Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar...
Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar...
Sevgilim sen olmasan yaşamak neye yarar...


***

Chatcpt'ye bu yazımı verip sordum; bu sahne nasıl bir kısa film monoloğu olurdu diye. Filme bir de afiş istedim tabi. 

Senarist Chatcpt'nin cevabı:


***
Image

Kısa Film Monoloğu: “İp Gibi Bir Sızı”

Görsel Açılış:
Sabahın ilk ışıkları. Yarım yanmış bir mum. Kadının yüzü, perde arkasından süzülen solgun gün ışığında. Elleriyle eski bir fincanı tutuyor. Sessizlik.
Fon: Uzakta deniz dalgası sesi, rüzgârın uğultusu.


KADIN (sesli iç monolog):
Bir kelimeydi sadece.
Adam, o kelimeyle yıktı içimdeki bütün köprüleri.
O an anladım…
Sevmek bazen yenilmekmiş — kendine, gururuna, hatta aklına.
Birine, kendinden önce inanmakmış.

Kayıtsızdı adam.
Bir gecede çekip gitti, sanki hiç olmamışız gibi.
Ben, sabahına kadar oturdum o köprünün yıkıntıları arasında.
Yürek dedikleri şey, kıyıya varır sanıyor insan…
Oysa akıntı, gözyaşından da güçlüymüş.

Elimde kalan sadece bir ipti.
İncecik, neredeyse görünmez bir sızı gibi.
Tutundum ona.
Gittim adamın kıyısına.
Ama…
Umarsız bir yüreğin kanat çırpınışlarını hesap etmemişim.

Şimdi biz,
aynı hayalin iki kıyısındayız.
Köprüsüz…
Lİmansız…
Tekinsiz bir sessizliğin ortasında bekliyoruz.

Biliyor musun?
Bir zamanlar, “fırtına var” deseler, koşardım.
Seni kurtarmak için değil,
birlikte ıslanmak için.
Ama artık...
Sabırla bekliyorum.
Senin kıyından kopup, kendi kıyıma vurmanı.

Gelmedin.
Ben de gelmedim.
Şimdi sadece içimde bir şarkı var,
pamuk ipliği gibi ince, ama kopmuyor:

(fısıltıyla söyler)
“Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar…
Sevgilim, sen olmasan yaşamak neye yarar...”

(sessizlik, rüzgâr uğultusu… Kamera uzaklaşır. Kadın, denize karşı durur. Hafif rüzgârda saçları savrulur.)


Kapanış Görseli:
Deniz kıyısında ince bir ip, taşlara takılmış.
Kamera o ipe yaklaşır, ardından kadının yüzüne döner.
Gözleri dolu ama sakin.
Karanlığa geçiş.



***

Sonra bir son yazdım kısa filme: 

Elindeki dayamaya baktı adam, atladı çukura, koydu tahtaları tek tek, çıktı çukurdan, elinde kefenin pamuktan ipi, ucunda damladı damlayacak bir sızı, artık kıyısındaydı kadının, hafif tepeli bir toprak yığınının ucundaydı, tahtada yazıyordu kadının adı sanı ve doğum ve ölüm yılı, yıllarca saçını okşamayı bile bilmediği kadınının toprağını sevdi elleriyle, usulca uzandı toprağa, aldı bir avuç kadar, koydu sol cebine.

dedim chat ver çoşkuyu, işte sonuç:

***

“İp Gibi Bir Sızı” – Yıllar Sonrası (Epilog Sahnesi)

Görsel:
Sisli bir sabah. Uzakta martı sesleri.
Adam, elinde solmuş bir fotoğrafla yürür.
Adımlarının altındaki toprak nemli.
Rüzgâr, kurumuş otların arasından geçer.
Bir mezar başında durur.


ADAM (sesli iç monolog):
Elimdeki dayamaya baktım...
Atladım çukura.
Koydum tahtaları, tek tek...
Her birini kalbimle bastım toprağa.

Çıktım çukurdan…
Yüreğimde ipten bir sızı.
Artık senin kıyındaydım, kadın.

Hafif tepeli bir toprak yığınının ucundaydım.
Yıllarca saçını okşamayı bile bilmediğim kadının toprağını sevdim ellerimle.
Toprağından aldım bir avuç kadar,
koydum sol cebime.

(Eliyle cebine dokunur. Sessizlik.)

Ne kadar uzak kalırsak kalalım,
herkes sonunda sevdiğinin toprağına varırmış.
Ben, geç de olsa geldim.


Görsel Kapanış:
Adam uzaklaşır.
Rüzgâr hafifçe toprak yığını üzerinden geçerken,
kadının sesinden belli belirsiz bir mırıldanma duyulur:

“Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar...”

Kamera göğe döner.
Rüzgârın sesi yavaşça kesilir.
Siyah ekran.
Yazı belirir:

Bir ip gibi… iki yüreğin arasında kalan sızıya adanmıştır.


 

Image



09 Ekim 2025

Yapabilirdim!

Image


Hayatımızın yönünü değiştirmeye karar verdiğimiz 2 yıl öncesinde gözümde bir kare canlanmıştı.  Cam önü, sallanan sandalyede, kitabımı okuyacağım bir köşe,  gözün alabildiği bir manzara...





*

Bugün oradayım. 

*

Camın önünde, sallanan sandalyemde,  Buldan işi kareli diz battaniyem, elimde kahvem ve kitabım, fonda fado, yağmura eşlikçi adeta. 

*

Ah hayat,  hayallerden ilham alıyorsun ve kalbimi ısıtıyorsun. Şanslıyım. Bin şükür. 

*

Ercan Kesal'in Yenal Bilgici ile söyleşisinin kitabı okuyorum.  Nostalji kısmında bir kelimeye takılıyorum: "yapabilirdim" 

*

Duygusu güçlü,  pişmanlığı barındıran, keşkesi keskin bu kelime üzerinden geçmişe bir yolculuk yapıyorum.  Yapabilirdimler sıralanıyor, birini seçip peşine takılıyorum.  Vardığım yerde dakikayı bile bulamayacak zaman diliminde soluklanıp, hızla geriye dönüyorum, bu güne!

*

Yapabilirdim yapmadım ve bugün o pencerenin ardından bana bahşedilen hayatı yaşıyorum. 

*

Artık yeni bir kelimeye tutunuyorum. 

"Yaşıyorum"

*

Bin şükür 🧿🙏🍀

07 Eylül 2025

Neler Oldu Neler


Yediemin Canıma Yettin
04.08.2025

Takip etmiyorsanız mutlaka radara almanız gereken bir blog Momentos. Her yazı ve müzik ayrı güzel olsa da benim favorim "bir kelime" günleri. Geçenlerde "yediemin" kelimesi vardı ve benim aklıma bir anım geldi. Ne gündü ve hatta geceydi ama!
Yoruma yazdım, yazarken dedim kendi blogumda da olsun.

İstanbul'un yeri "aşk"tır bende.
Heyecanım doruk olur, on yıl yaşadım, fena da ayrılmadık ama deseler ki bir 10 yıl aklının alamayacağı da para verelim; dönmem dönemem, ama anmaktan ve onu anarken yüzümde oluşan tebessümden de vazgeçmem, geçemem. Tesadüfün böylesi deyip bir müzik arası vereyim. Tüm aşklara selam edeyim. Yüzümdeki gülümsemeyi uzaktayım, şükür edeyim. "İyi ki"leri sıralayayım. Şimdime sarılıp hayatın bahşettiği tüm güzelliklerin keyfini süreyim.
Yazıyı yazmaya başladım ve fondaki şarkı...

LOVERS in Paris
Yakup Gurevitsch




***

Tarihte bir gün... 

Çok istediğimiz arabayı alıp İstanbul'a gidiyoruz, kutlayacağız. Elmadağ'da bir yere park ettik. Sıfır araba dikkatini çekerim. Kıyamadık paralı otoparklara o kadar para vermeye. Gece, İstiklal senin, Beşiktaş benim gezdik durduk. Cumhuriyet meyhanesii ile geceyi sonlandıracaktık ki, çıkınca dedik Mercan'ds çeyrek kokoreç yakışır geceye. Onu da yedik içtik, şen şakrak dönüyoruz eski Amerikan Konsolosluğu sokağından karşıya geçeceğiz ama ben arabayı göremiyorum bir an. Diyorum hayırdır? Kaç tane içtim de görmez oldu gözlerim. Meğerse araba çekilmiş. Gecenin bir yarısı o yediemin senin bu yediemin benim gezgiydik. 10 otopark parası ödeyerek arabaya sabaha karşı neyse ki sağ salim ulaştık. Böyle oldu benim de kelimeyi tecrübem...



Yazarken Sevgili Buraneros'un kelimeye istinaden kim bilir ne anıları vardır diye geçirdim aklımdan ki, yorumu gecikmemiş,


"Çooookkkk iyi bilir yakından tanırım kelimeyi, özellikle otomobil dünyası tarafını, karakterlerini yazsam roman olur:))"


Şimdi bekleme zamanı romanı... Öyle ya da böyle bir gün olacak. Biliyorum. 

Yüzyılın Emektarı*
18.08.2025

Sonunda ben de oldum bim bam bommmmm... 

Emekliyim. EYT ile 58 olan emeklilik yaşım, istersem yarın olurum yaşıma inince, hayaller de başladı 2 yıl önce... Önce yaşamın yeni perdesi için yeni bir sahne arayışı, ardından barınma çözümleri ve yuvaya dönüş için emeklilik tarihine karar verme. Ofis arkadaşlarım sağ olsun, mütevazi bir tören talebimi kabul edip, sessiz sedasız gidişimi bir şölene çevirdiler ki, kurumdan mutlu ayrılan azınlıktan olmama vesile oldular. Ne çok ve ne güzel izler bırakmışım. Kendi adıma pek mutlu oldum doğrusu, eşim bey de "senle gurur duydum" dedi ki, iki gün önce onun için yapılan veda töreninde benzer duygularla donanmıştım. 

El ele, gönül gönüle... Yeni bir döneme "MERHABA" dedik. 

Sağlıkla, huzurla, mutlulukla geçsin diliyoruz, elbet "yolda2yolcu" olmaya devam... 



* Bu ifade SGK'dan gelen sms mesajın "Türkiye Yüzyılı Emektarı" ifadesi ve malum zatın imzası ile geldi... Ah ki ah! Ne yüzyıl ama değil mi?


Hırsız Tilki, Haberci Baykuş, Göbekçi Ethem
23.08.2025

Yaklaşık 5 aydır köydeyiz. Bahçeli evimiz taş duvarlar ve çitle çevrili olsa da, sincaplar, kediler, kapıyı açık unutunca koyunlar ve hatta tilkiler ile karşılaşma olasılığına engel olamıyor. Yeni düzen yeni alışkanlıklarla birlikte geliyor. Mesela, bahçede sandalye üzerinde minderleri bırakırsak kediler için beş yıldızlı otel konforu yaratıyoruz ki, pireleri olmasa dert değil... Araç giriş kapısı açık kalınca koyunlar eski alışkanlığı ile otlaklarına davetsiz giriveriyorlar... 

Gelelim ayakkabılara... Köpekler bahçeye girmediğinden ayakkabılar, terlikler konusundaki tek tedbirimiz, olası böcek, akrep, örümcek girmişse diye silkelemek üzerineydi, ta ki... Bir gece deniz dönüşü misafirlerle aç bilaç eve gelindiğinde unutulan 5-6 çift terlik ve ayakkabıya kadar... 

Vakti zamanında gittiğim ilk Amerika seyahatindan 11 çift ayakkabı ile dönmüş ve kaçakçılıktan beni sınırda alırlar mı diye endişe duymuştum, bir şey olmayınca 2 yıl önce bir kez daha gidince, ekonomik olarak sınırları zorlamamak için ancak 8 çift ile döndüm ki, hepsi buradan alınabilecek fiyatın 10da biri idi, biri hariç. 

Geldik mi asıl konuya ve kahramana... 

O biri hariç ayakkabıyı kardeşim ben çok sevdim diye kıydı paraya ve bugünkü maaşımın yarı ederi tutan o sandaletleri aldı bana. Ben onları pamuklara sarıp sarmalayıp, giymelere kıyamazken, ve kapıda onca bahçe terliği, tarlada yeniden hayat bulmuş eskimiş spor ayakkabıları, misafirlerin Allah'tan çok da pahalı olmayan plaj terlikleri dururken, sen tilki - hırsız olan, benim yumurtalarla beslediğim, sabahları gelecek diye yollarını gözlediğim tilki - hırsız olan olduğunu anladık değil mi?, benim en bi kıymetli sandaletleri, hem de çift olarak al ve git... 

Bunu yaklaşık iki gün sonra, sol yanda hafriyatı yapılmış araziye bakarken, eşim beyin, "aaaa bu senin sandaletin mi" demesi ile boş arazide kuzu gibi yatan sol teki görmemle hüzünlere yolculuğumun başlaması bir oldu. İşi gücü bırakıp sağ teki için dağları taşları aşsak da nafile... Hayır çaldı çift neden geride bırakıyorsun tek. Tüm yollar tükenince, mecbur "Ethem Dede"yi devreye sokacağız dedim.  Normalde Etme Dede, 3 ila 9 göbeğe tav oluyor, gel gör, ben öyle derin hüzünlerdeyim ki, 10'dan açtım kapıyı, "Ethem dede, Ethem dede... Gömleği keten dede, bul benim kaybımı, atam sana helalinden 10 göbek canım Ethem dede" diye diye 2 gün süren arayışlarım, 5 gün süren ağlanmalarım sonunda oldu mu benim borç 70 göbek... Arada bir iki göbek atıp Ethem dedeye vaadimin boş olmadığını da ispatlamaya çalışıyorum ama nerdeeeeee... 

Bodrummmm Bodrummm
25.08.2025

 Ben sandaletimden kaynaklı hüznümü yüklenince sırtıma, eşim bey dedi, kalk gidelim Bodrum'a. Görümce görmeyeyim ömrümce ile güle oynaya gittik Bodruma... Galiba atacağım göbek sayısı o yolcukta buldu 70'i. Neyse ki, göbek 70 ama iş bitmemiş bendeniz, Bodrumdaki arkadaşım kilo alması sebebi ve Ethem dededen gelecek hayır da buymuş demek ki duygumla tarafıma hediye edilen 5 elbise, 3 şort ve onlarca tişört ile mutlu mesut sandaletime veda ettim ve yasımı bir kaç gün daha yaşayıp, uzun zaman sonra karavanımız Maviş ile kamp yapacak olmanın heyecanı ile hayatımın olağan akışına dönüverdim. 

Nerede Kalmıştık...
28.08.2025

Hırsız tilkinin yarattığı şoku eve geri dönünce hatırladım, kuzu gibi yatan sol tek kapıda çaresiz ve umutsuzca bekliyordu beni. Gece derin uykularda rüyamda sayıkladığım sandaletlerle ve Ethem Dedeye sitemim ile fosur fosur uyurken, sabaha karşı bir baykuşun çığlığı ile uyandım. Ön bahçedeki 300 yaşındaki zeytinimizin tepesinde attığı çığlık sonrası ne yapacağını şaşıran tilki - bildiniz değil mi, hırsız olan, bahçenin sağ tarafından, boş arazinin kayalık kısmına doğru koşturunca, dedim "evraka". Haberci baykuşa teşekkür edecektim ki, o telaşede, uçtuğunu fark etmediğimden gıyabında bir tebessüm edip, sabah günün ışımasını beklemek üzere yatağa döndüm. Sabahın ilk ışıklarında kayalıklardaki yerimi aldım ve şarlok halt etsin benim yanımda bakışlarım" ile iz sürmeye başladım... Kayaların arasında kuzu gibi yatan sandaletimin sağ eşini görünce gözlerim doldu, hasretinden günlerin yıllar gibi geldiği zamanları ona anlattım, avucumda sandaletimin sağ teki, Ethem dedeye borçlarımı ödemek üzere ıslıkla çaldığım sekiz dokuzluk ile göbek ata ata, denize gitmek üzere yolda beni bekleyen eşin beyin yanına vardım. O gün geri kalan borçlarımı denizde, sahilde, belediye işletmesinin kantin önünde ve hatta manav Ayşe Teyze ile birlikte atıp, göbekçi Ethem dedeye borçlarımı ödedim. Bir sandaletin insan bünyesinde yarattığı mutluluğa alışık olmayan ve anlam veremeyen fanilere üzülüp, son 10 göbeğimi akşam rakı masasında "sendeki kaşlar bende de olaydı yarrrrrr" diye diye tamamladım. Galiba herkesin sen zayıfladın mı diye sormasındaki büyük sır da buydu: üzüntü sonrası gelen mutluluğun sonucunda atılan 100 göbek, bir kiloluk bir kayıp yarattı bedende. 




Image

Image

Image

Image

Image

Image

Image

Ne çok sofra kurduk dostlarla birlikte, gün doğumlarına ve batımlarına şahitlik ettik. Dolu dolu geçti Ağustos... İki yıl aradan sonra kamp yaptık Mavişle. Gürçamlar'da... Ne orman ama! Ve sabahın ilk saatlerinde dümdüz bir deniz...

Darısı Eylül'ün başına deyip, bana ayrılan zamanın sonuna da geldim işte. Eylül süprizini yaptı bile... Haftaya bugün başka diyarlardayız. Ah! Yazabilsem keşke. 

Yahu aylık bari yazsam değil mi? Elbet başlayacağım bir yerden, hissediyorum, artık iyice yaklaştım. 

Okudunuz mu sahiden bunca birikmiş yazıyı... 
Nasıl teşekkür edeceğimi az çok tahmin edersiniz bence: )
Her yoruma 10 göbek atarım, emoji de koyarsanız üzerine 5 daha koyar, varsa kayıplarınız Ethem dedeye "yap bi güzellik" der, bi 10 tane daha kutlamak için atarım :))

*** 

Bu gece ne gece... Ay tutuldu! Nutkum tutuldu!

*** 

Eylül sonunda görüşmek dileği ile...