DİKKAT: YAZININ DEVAMI, KİTAP HAKKINDA KISMEN SPOILER
İÇERMEKTEDİR.
Peki bu kısa girizgahı niçin yaptım? İstanbul'da yüz
yüze toplandığımız kitap kulübüm Mert'in Kitap Kulübü'nün Aralık ayı için
seçtiğim ve 20 Aralık Cumartesi günü Kadıköy'de toplanarak konuştuğumuz kitap
Güneş Saati'ydi de ondan.
Güneş Saati, Amerikalı korku ve gotik kurgu yazarı
Shirley Jackson'ın (1916-1965) 1958 yılında yayımlanan dördüncü romanı. Kitap
için gotik ve apokaliptik kurgu tanımlaması yapılsa da, gotikten izler taşıyor
demek sanırım daha yerinde olacaktır: Hayaletler, periler veya çeşitli doğaüstü
güçlerle örülü bir gotik edebiyat yok burada, kitabı gotik yapan mütemadi
tekinsizlik ve bir sonraki aşamada ne olacağını bilememenin verdiği belirsizlik
hali. Eh, olayların büyük, gizemli bir malikanede geçmesi de gotik edebiyatın
olmazsa olmazlarından... Netice itibariyle gotik olmasına gotik, ama ilk anda anlaşılan şekliyle değil.
Yazarın en bilinen kitabı, Netflix'e dizisi de
çekilen Tepedeki Ev. Güneş Saati ise ondan bir yıl önce, 1958'de yayımlanmış. Zaten Jackson'ın 48 yıllık
yaşamında toplamda altı kitabı, ama iki yüzden fazla da hikayesi
var. En bilinen hikayesi ise, 1948 yılında The New Yorker dergisinde yayımlanan
Piyango adlı öyküsü. Bu hikaye, okurlardan pek çok eleştiri mektubu almasına ve
dergi aboneliklerinin de iptal edilmesine neden olmuş, meraklısına okumasını
öneririm. Ama aynı zamanda Shirley Jackson'ı da ünlü biri haline getirmiş. Bu
arada Jackson'ın eşinin edebiyat eleştirmeni Stanley Edgar Hyman olduğunu da
yeri gelmişken belirteyim. Yazar ve edebiyat eleştirmeni birlikteliği ilk etapta birbirini besleyen bir uyum gibi görünüyor. Fakat Hyman, Jackson'la olan evliliği boyunca başka
başka kadınlarla da açık ilişkiler yaşamış. Biraz garip bir çift
anlayacağınız... Nitekim sonunda da boşanmışlar.
Güneş Saati, Halloran ailesinin malikanesinde, evin
oğlu ve her şeyin sahibi Lionel'in cenazesinin ardından eve dönüş sahnesiyle
açılıyor. Roman bize daha ilk cümlesiyle, "artık tartışmasız bir şekilde
Bayan Halloran'a ait olan eve" dönüldüğü bilgisini vererek başlıyor.
Lionel'in ölümünde Bayan Halloran'ın parmağı olduğunu, Lionel'in artık bir dul
olan karısı Maryjane ve on yaşlarındaki kızı Fancy'nin, Bayan Halloran
hakkındaki düşüncelerinden öğreniyoruz. İkisi de onun ölmesini istiyor. Fancy,
kelimenin tam anlamıyla "creepy" denecek cinste bir çocuk. On yaşında
olduğuna inanmak güç. "Onu iteyim mi? Onun babamı ittiği gibi!" diye
diye ortalıkta dolaşıyor. Belli ki bu ailede tekinsiz, entrikalar peşinde ve
hepsi birbirinden çatlak üyeler var. Evin ve mirasın Lionel'e değil kendisine
kalmasını istediği için, Bayan Halloran'ın onu ittiği fikrindeler. Bununla
ilgili asla bir yüzleşme yaşanmasa da, sayfa 67'de Bayan Halloran'ın
düşünceleriyle, evi kaybetmeyi göze alamayacağını öğreniyor, yani oğlunu
sahiden de onun öldürmüş olduğunun imasını seziyoruz. Burada "merdivenden
itmek" romanda birkaç yerde daha geçtiği, melodik bir biçimde
tekrarlandığı için, benim aklıma leitmotiv kavramını getirdi, söylemeden geçemeyeceğim...
Sonra çok geçmeden, Bayan Halloran'ın eşi Bay
Halloran'ın (ki kendisi tekerlekli sandalyede ve aklı da gidip geliyor) kız
kardeşi Fanny Hala'ya bahçede, güneş saatinin yanında bir "vahiy"
iniyor: Çoktan ölmüş olan babası onunla konuşuyor ve kıyametin gelmek üzere
olduğunu, herkesin evde kalmasını, evin güvenli alan olduğunu söylüyor. Ona
neredeyse kimse pek de kulak asmayacakken, şöminenin içinde beliriveren bir
yılan (sayfa 40), birdenbire Fanny Hala'ya inanmalarını sağlıyor. Devamında da,
kitapta benim en sevdiğim şu cümleleri okuyoruz:
"Dünyada herhangi bir şeye inanmayan tek bir kişi
bile yoktur. En eksantrik şeylere bile inanan birilerinin bulunacağı öne
sürülebilir, kolay kolay çürütülemeyecek bir iddiadır bu. Öte yandan soyut
inanç büyük oranda imkansızdır, inancı pekiştiren somut olandır; kupanın,
mumun, sunak taşının gerçekliğidir; heykel gözyaşı dökene kadar değersizdir,
felsefe filozof şehit düşene kadar değersizdir. ... Soyut bir inanç imkansız
olduğundan ona ancak alametler sayesinde güven duyulur; tanrının, yerine geçtiği
katılığın üzerinde silik de olsa kendi şeklini çıkarması sayesinde. Fanny
Hala'nın çevresini saran kimse babasının uyarısına inanmamıştı ama hepsi
yılandan korkmuştu."
Böylece, evdekileri birdenbire bu kıyamet gününün
hazırlığı alıyor. Kasabaya gidip erzak ve hayatta kalmak üzere gerekli olan ne
varsa satın almaya başlıyorlar. Hatta buna bir erkek de dahil. Evet. Kıyamet
koparsa üremek için Essex dışında bir başka erkeğe daha ihtiyaç duyacaklarının
hesabını yapan Fanny Hala, kasabada gördüğü ve Yüzbaşı adını taktığı bir adamı
tutup eve getiriyor. Adam da onlarla yaşamaya başlıyor. Okuma önerisi: Olup
biten hiçbir şeyi sorgulamadan okuyunuz... Bu, durup ikide bir olanı biteni ve
karakterlerin akılalmaz davranışlarını eleştirebileceğiniz romanlardan biri
değil. Halloran evinde yaşayan herkes, dünyanın geri kalanından daha
ayrıcalıklı oldukları, bu evdekiler olarak kendilerinin kurtuluşa erecek
insanlar oldukları fikrine kendilerini fazlasıyla kaptırıyorlar. Müthiş bir
elitizm! Üstelik mücevher ya da evin odaları gibi konularda da hala yarış
halindeler. Hepsi, kıyamete o kadar odaklanıyorlar ki, yaşamakta oldukları
günleri unutuyorlar. Shirley Jackson da biz okurlarına bunu düşündürmek istemiş
olsa gerek.
Zaten bununla ilgili de Fancy karakteri kitap boyunca
sadece burada (sayfa 171) aklı başında bir laf ediyor:
"Şahsen ben buna anlam
veremiyorum. Baksana, hiçbiriniz bir şeyleri sadece sevmekle yetinemiyor
musunuz? Hep dünya için endişeleniyorsunuz. Baksana. Fanny Hala çok güzel bir
dünya olacağını söyleyip duruyor; her şeyin yeşil, durgun, mükemmel olacağını,
hepimizin orada huzur içinde mutlu mesut yaşayacağını. Bu kulağıma gayet hoş
geliyor ama halihazırda zaten çok güzel bir dünyada yaşıyorum, yemyeşil, durgun
ve mükemmel, gerçi burada kimse pek huzurlu ya da mutlu görünmüyor; ama
düşünüyorum da bu yeni dünyada Fanny Hala, büyükannem, sen, Essex, bu diğer
delilerle annem olacak; insanlar neden geride sadece bir tek onlar kalacağı
için daha mutlu ya da huzurlu olacaklarını sanıyorlar ki?"
Halloran ailesi bu tekinsiz çocuğu bile kitabın sonunda çokbilmiş bir filozof
yaptı!
Nitekim kitap, olup olmayacağı bile belli olmayan,
"kıyamet"ten önceki son günle bitiyor. Aslında gelmesi beklenen o
kıyamet değil de, karakterlerin bu anın geleceğine inanıp o süreçte yapıp
ettikleri, yani bekleyişleri önemli olan. Ertesi gün nasıl bir dünyaya
uyanacaklarını bilmiyoruz. Bir önemi de yok. Kıyamet haberini alan Bayan
Halloran, hemen bir hiyerarşi kurup, daha önce göndermeyi planladıkları da
dahil herkesin evde kalmasına izin verdiğini açıklıyor. Hatta eve dışarıdan
gelen arkadaşları, Augusta Willow, kızları Julia ve Arabella ile babası Bayan
Halloran'ın kuzeni olan Gloria Desmond da artık kendi hayatlarını bırakıp
sorgusuz sualsiz bu evde yaşamaya başlıyor. Aklı gidip gelen Bay Halloran'ın
bile, hemşiresinden kendisine Robinson Crusoe okumaya başlamasını istemesi,
kitaba ilişkin iyi bir detaydı.
Evin çalışanları da dahil olmak üzere karakterlerin
her biri o kadar kendi halinde ve o kadar narsisist ki, evin çalışanı Miss
Ogilvie bile, "Acaba düzgün bir akşam yemeği olacak mı? Buraya geldiğimden
beri ilk cenazem bu" deme cüretinde bulunabiliyor ve bunu herkes
doğallıkla karşılıyor. Veya, Fanny Hala "Gelen babamdı" dediğinde,
Bayan Halloran, "Umarım ona hürmetlerimi iletmişsindir" diyor.
Kitapta ironi ve kara mizah her an her diyalogda karşımıza çıkıyor. Dahası,
kitapta karakterlerin diyaloglarından ziyade monologları olduğunu söylemek
isabetli olacaktır. Zira herkesin ayrı telden çalıp oynadığı roman boyunca,
karşılıklı sağlıklı bir iletişim kuran karakterlere pek de rastlayamıyoruz.
Herkesin kendi söylemek istediğini söylediğini, ama birbirini hiç de
dinlemediği bir atmosfer hakim.
Kitaptaki en tuhaf karakterler herhalde Bayan
Halloran, Fanny Hala ve çocuk Fancy. Bayan Halloran öyle bir kadın ki, dünya
sona ererken ne giyeceğini, yeni dünyaya nasıl uyanacağını düşünüyor ve evde
kasabalılara verecekleri son davette kendine bir taç takarak gösteriş yapıyor.
Tabii dünyanın sona ereceğini Halloran ailesi dışarıdan hiç kimseyle
paylaşmıyor. Bayan Halloran'sa, müthiş hazırlıklar yaptığı kıyamet gününü
göremiyor: Çünkü o gece, merdivenlerin dibinde ölü olarak bulunuyor. Birisi de
onu merdivenden aşağı itmiş. Ama bu olayın üstünde hiç durulmuyor. Evin
erkekleri onun cansız bedenini bahçedeki güneş saatine yaslayıp tekrar eve geri
dönüyorlar. Fanny Hala, "Buralarda ona gerçekten benzeyen tek şey güneş
saatiydi" diyor. Sayfa 123'te, Fanny'nin oyuncak bir bez bebeğine iğneler
batırıldığı sahnesi (vudu büyüsü), kitabın sonunda bir ölümle
karşılaşacağımızın sinyalini veriyordu. Meğer o kişi Bayan Halloran'mış...
Kitapta, kitabın kalanıyla biri hiçbir ilgisi olmayan,
diğeri bağlantılı, iki yan hikaye de var. Bunlardan ana kurguyla tamamen
alakasız olanı, Harriet Stuart hikayesi. Kasabada geçmişte ailesini katleden
Harriet diye bir kız varmış ve şimdi onların yaşadığı ev, Stuart Evi ve tüm bu
hikaye, kasaba için bir turizm malzemesi haline dönüşmüş durumda. Acaba Jackson
bize benzer bir durumun Halloran malikanesi için de geçerli olabileceğini mi
söylemeye çalışıyor? Diğer hikaye de, Halloran evinden ayrılmaya karar veren
Julia'nın nihayetinde bunu başaramayıp sonrasında eve geri dönmesiyle
sonuçlanan sisli araba yolculuğu. Bu bölüm başlı başına ayrı bir hikaye olarak
bile atmosfer yaratmada hayli iyi.