<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0" xmlns:cc="http://cyber.law.harvard.edu/rss/creativeCommonsRssModule.html">
    <channel>
        <title><![CDATA[Stories by Abdullah Uçar on Medium]]></title>
        <description><![CDATA[Stories by Abdullah Uçar on Medium]]></description>
        <link>https://medium.com/@abdullahucar?source=rss-3ffbec0bd125------2</link>
        <image>
            <url>https://cdn-images-1.medium.com/fit/c/150/150/1*a0E3dNSWlEVeRDCc7bBiqQ.png</url>
            <title>Stories by Abdullah Uçar on Medium</title>
            <link>https://medium.com/@abdullahucar?source=rss-3ffbec0bd125------2</link>
        </image>
        <generator>Medium</generator>
        <lastBuildDate>Tue, 30 Jun 2026 16:15:36 GMT</lastBuildDate>
        <atom:link href="https://medium.com/@abdullahucar/feed" rel="self" type="application/rss+xml"/>
        <webMaster><![CDATA[yourfriends@medium.com]]></webMaster>
        <atom:link href="http://medium.superfeedr.com" rel="hub"/>
        <item>
            <title><![CDATA[Bir galat-ı meşhur: Primum non nocere!]]></title>
            <link>https://abdullahucar.medium.com/bir-galat-%C4%B1-me%C5%9Fhur-primum-non-nocere-55a59c79aeae?source=rss-3ffbec0bd125------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/55a59c79aeae</guid>
            <category><![CDATA[hipócrates]]></category>
            <category><![CDATA[primumnonnocere]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Abdullah Uçar]]></dc:creator>
            <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 10:03:21 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2026-04-19T10:28:53.581Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Yeni Teklif: Önce yardım et, sonra zarar verme.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/0*ys0oIjgNaadGRxMK.JPG" /><figcaption>Hippokrattes [<em>ippos</em> (ἵππος) = at, <em>kratos</em> (κράτος) = güç, iktidar. Yani “atların gücü” ya da “atları yöneten” anlamında] Doğum MÖ460, Vefat MÖ370. Tablo kaynağı için <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Hipokrat#/media/Dosya:Hippocrate_refusant_les_pr%C3%A9sents_d&#39;Artaxerx%C3%A8s_(original).JPG">tıklayın</a>.</figcaption></figure><p>Tıbbiyelilere ilk öğretilen sözlerden biridir <em>Primum non nocere. </em>Yani Hippokrates’e atfedilen <em>‘’önce zarar verme’’</em> sözünün Latince ifadesi.</p><p>En sonda değil, en başta söyleyelim, bu ifade yanlış ve eksik, daha nazik ifade etmek gerekirse bir galat-ı meşhur. Şöyle ki; Hippokrates bir Latin değil, Romalı da değil, Ortaçağ Kilisesi’ne bağlı da değil. Haliyle Latince konuşmuyordu. MÖ 460 yılında, yani Roma’dan da Kilise’den de epey önce, dönemin Dor kolonilerinden birinin bulunduğu, bizim Ege kıyılarımızdaki adalarımızdan İstanköy adasında doğdu. İyon lehçesiyle Yunanca konuştu ve yazdı. Haliyle bu <em>Primum non nocere</em>’yi kim uydurdu, neden Yunanca’sı ile değil de Latince ‘si ile bu ifade bugüne ulaştı, sormak gerekiyor.</p><p>Sözün aslına gelelim, bu söz Hippokrates’in külliyatındaki Salgınlar (Epidemics) kitabının 1. cildinin 11. bölümünde geçiyor. <a href="https://archive.org/details/hippocrates01hippuoft/hippocrates01hippuoft/page/164/mode/2up?q=harm">Kitabın Harvard Üniversitesi Yayınları’ndan basılan 1923 tarihli İngilizce &amp; Yunanca iki dilli basımında</a>n ilgili kısım şöyle:</p><blockquote><strong><em>ἀσκέειν περὶ τὰ νουσήματα δύο, ὠφελέειν ἢ μὴ βλάπτειν.</em></strong></blockquote><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/772/1*nVmLY1IMMqmBgDjEucpbDw.png" /></figure><p>Yani ifadenin İngilizcesi ile şu şekilde:</p><blockquote><strong><em>As to diseases, make a habit of two things — to help, or at least to do no harm.</em></strong></blockquote><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/754/1*Jgym4aAFhl8WELX_cvMIBQ.png" /></figure><p>Bu ifadeyi Türkçe’ye çevirecek olursak tam olarak:</p><blockquote><strong><em>Konu hastalıklar olduğunda iki şeyi alışkanlık edin: yardım et, en azından zarar verme.</em></strong></blockquote><p>Yani büyük üstad Hippokrates, hekimin ödevini zarar vermeme gibi pasif ve edilgen bir rolle sınırlamıyor, mesleği buradan başlatmıyor. Tam tersine, mesleğe başlayanlara ahlaki bir sorumluluk yüklüyor. Hekimin ilk olarak yardım etmesi, yardım edemiyorsa zarar vermemesi ifade edilmiş oluyor. Böylece Latince ifadedeki <strong><em>önce zarar verme </em></strong>söylemi eksik ve yanlış oluyor. Bu eksiklik ve yanlışlığı düzeltmek için ille bir kısa ifade arıyorsak, şöyle kısaltmak daha doğru kanaatimce:</p><blockquote><strong><em>Önce yardım et, sonra zarar verme.</em></strong></blockquote><p>Bu sözü ille anacaksak da Latince’si ile anmamız gerekmiyor, sözün aslı Yunanca, şöyle okunuyor:</p><p><strong>Yunanca aslı:<em> </em></strong><em>ἀσκέειν περὶ τὰ νουσήματα δύο, ὠφελέειν ἢ μὴ βλάπτειν.</em></p><p><strong>Latinize okunuşu:</strong> askein / peri / ta nosimata / düo, / ofelein / e me blaptein</p><p><strong>Türkçesi:</strong> alışkanlık edin / konusunda / hastalıklar / iki şeyi, / yardım etmek ya da değil zarar vermek</p><p>Peki nereden çıktı bu Primum non nocere derseniz, onu da siz araştırıverin. :)</p><p>Muhabbetle.</p><p><em>(Bu yazı oğlum Ali’yi parka götürmem gereken zamanın kendisinin hür iradesine dayalı vakfıyla oluşan zamanda yazılmıştır, hayır dua edecekseniz Ali’ye ediverin. Not: Ali yine de parka götürüldü, müsterih olun.)</em></p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=55a59c79aeae" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Cemil Meriç, Nobel Ödülü Üzerine]]></title>
            <link>https://abdullahucar.medium.com/cemil-meri%C3%A7-nobel-%C3%B6d%C3%BCl%C3%BC-%C3%BCzerine-ebd7d472254a?source=rss-3ffbec0bd125------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/ebd7d472254a</guid>
            <category><![CDATA[nobel-prize]]></category>
            <category><![CDATA[nobel-ödülü]]></category>
            <category><![CDATA[cemil-meriç]]></category>
            <category><![CDATA[ödül]]></category>
            <category><![CDATA[edebiyat]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Abdullah Uçar]]></dc:creator>
            <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 10:08:32 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2026-03-15T10:08:32.245Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p><em>(Bu metin, Cemil Meriç’in TRT Arşiv’de kayıtlı 1975&#39;te yaptığı bir tebliğin deşifresidir. Tebliğde Nobel ödülü üzerinden ödüllerin metafiziği tartışılmakta, bu metafizikte Nobel ödülünün fikir adamı için yeri netleşirilmektedir.)</em></p><iframe src="https://cdn.embedly.com/widgets/media.html?src=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fembed%2FHqi3pXIAgw0%3Ffeature%3Doembed&amp;display_name=YouTube&amp;url=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fwatch%3Fv%3DHqi3pXIAgw0&amp;image=https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2FHqi3pXIAgw0%2Fhqdefault.jpg&amp;type=text%2Fhtml&amp;schema=youtube" width="640" height="480" frameborder="0" scrolling="no"><a href="https://medium.com/media/2161bfd236b73c3b4bc3e01d6c5b792a/href">https://medium.com/media/2161bfd236b73c3b4bc3e01d6c5b792a/href</a></iframe><p><em>Tebliğ metni:<br> </em><br>İnsanlık büyük bir aile. Biz de bu ailede kendimize düşen şerefli yeri almak zorundayız. Yalnız, bu ailede de Kabiller ve Habiller var [1]. Asırlardan beri iki medeniyeti temsil etmişiz, iki ayrı dünyayı temsil etmişiz.</p><p>Avrupa’nın bizi anlaması, Avrupa’nın bizim gerçek değerlerimizi takdir etmesi düşünülebilir mi? Şimdilik Nobel’in bize armağanı, birbirimize tahrip için kullandığımız dinamit lokumlarından ibaret. [2] Acaba istikbalde mağrur Avrupa, bizde kendi ailesinin öz evladı telakki edecek mi?</p><p>Mükafatlar konusunda şüpheliyim. Hakikatte armağanlar, cılız kabiliyetleri, şüpheli kabiliyetleri, ölüme mahkum kabiliyetleri yaşatmaya memur birer yardımcıdırlar. Yani birer koltuk değnekleridirler. <strong>Şimdiye kadar hiçbir dehâ armağanlar sayesinde insanlığa kendini kabul ettirmemiştir.</strong> Dehâ her şeyden evvel uzun bir sabırdır, mücadeledir, kavgadır, fetihtir.</p><p>Kaldı ki, edebiyat mükafat-ı Nobel’i <em>(Nobel Edebiyat Ödülü)</em> kendi aile fertlerine ihsan ettiği bir mükafattan ibarettir. Gerçi arada bir uzak iklimlere kadar ihsanlarını râigân<strong> </strong>etmek <em>(bedelsiz vermek, Bkz. </em><a href="https://lugatim.com/s/R%C3%82YEG%C3%82N%E2%80%93R%C3%82YG%C3%82N"><em>KubbeAltı</em></a><em>)</em> cömertliğini gösterir; fakat kendi anlayacağı, kendi dünyasını güzelleştiren, kendi manevi ikliminde yetişen insanlar nail olurlar bu mükafatlara.</p><p>Bir kelimeyle, şairlerimiz Nobel’den mükafat alamazlar. Çünkü şiir tercüme edilmez, millîdir ve anlaşılmaz. Edebiyatın diğer kolları ise henüz ülkemizde yeni yeni varlıklarını sürdürmektedirler. Bu itibarla o sahalarda Avrupa’nın emellerini okşayan, Avrupa’ya kendini güzel gösteren ve günahlarını unutmasına yarayan büyük eserlerimiz yok.</p><p>Eğer şiir tercüme edilebilseydi, Nobel’i bir Fikret’in <em>(</em><a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/tevfik-fikret"><em>Tevfik Fikret</em></a><em>)</em> alabileceğini, bir Nâzım’ın <em>(</em><a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/nazim-hikmet"><em>Nazım Hikmet</em></a><em>)</em> alabileceğini düşünürüm. Eğer roman millî bir edebî mahsul olmasaydı, pekâlâ <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/kemal-tahir">Kemal Tahir</a> aklıma gelirdi. Fakat bugün, evvela, gerçek olarak Avrupa huzuruna çıkaracak edebiyat nevilerimiz yok; yaşayanlar içinde de Nobel’e namzet olabilecek kimse yok. Nobel belli bir kültürdür.</p><p>Sonra, Nobel mükâfatlarını, kader gibi, rastgele dağıtmaktadır. Mesela bir Sienkiewicz’in (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Henryk_Sienkiewicz"><em>Henryk Sienkiewicz</em></a><em> [1846–1916]</em>) <em>Quo Vadis</em>’i sadece Avrupa’ya kendisinin çok süslü, çok muhteşem bir tasvirini sunduğu için mükâfata layık görülmüştür. <em>Quo Vadis</em>, saraylardan kulübelere kadar uçuran rüzgâr; Avrupa’nın gururunu okşayan, Avrupa’ya kendi benliğini çok daha güzel, çok daha kusursuz, çok daha az çirkin olarak gösteren bir rüzgârdır.</p><p>Churchill edebiyat dünyasında herhangi <em>(sıradan)</em> bir isimdir; insanlık ölçüsünde bir yaratıcı değildir. Ama kapitalizm, sadece Churchill kendi zaferlerini kazandı, belli bir düzeni müdafaa etti diye mükâfata layık görmüştür. Misalleri sonuna kadar sayabiliriz.</p><p><strong>Hülasa edelim: Edebiyatçının, fikir adamının herhangi bir kurulu düzenden, herhangi bir müesseseden, herhangi bir otoriteden isteyeceği tek şey vardır: Hürriyet içinde kendini ifade etmesine ses çıkarılmaması. Hakikatte mükâfat bir kanat değildir fikir adamı içün, bir zincirdir. Biz bu zincirden tamamen müstağniyiz.</strong></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/696/0*yQnfNCMjQl0OZTOa.jpg" /></figure><p><strong>Referanslar</strong></p><ol><li>Ömer Faruk Harman, “HÂBİL ve KĀBİL”, <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/habil-ve-kabil">TDV İslâm Ansiklopedisi</a></li><li>Alfred Nobel, dinamit (TNT) mucidi, İsveçli silah tüccarı. Servetini büyük ölçüde silah ve patlayıcı üretiminden kazanmış, biriken servetiyle Nobel Vakfı’nı kurmuştur. ( Bkz. Britannica Editors. “Alfred Nobel”. <a href="https://www.britannica.com/biography/Alfred-Nobel.">Encyclopedia Britannica</a>, 27 Feb. 2026)</li></ol><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=ebd7d472254a" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Trump’ın “Operation Epic Fury” Konuşması]]></title>
            <link>https://abdullahucar.medium.com/trump%C4%B1n-operation-epic-fury-konu%C5%9Fmas%C4%B1-51db5bfc6ea6?source=rss-3ffbec0bd125------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/51db5bfc6ea6</guid>
            <category><![CDATA[iran]]></category>
            <category><![CDATA[donald-trump]]></category>
            <category><![CDATA[war]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Abdullah Uçar]]></dc:creator>
            <pubDate>Mon, 02 Mar 2026 07:49:55 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2026-03-02T07:49:55.379Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>(Dipnotlandırılmış Türkçe çeviri.)</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*5g4_3n2xqESRS72ceGTX-g.png" /><figcaption>ABD Başkanı Trump’ın İsrail ile birlikte İran’a saldırılarının 36. saatinde yaptığı konuşması. Bkz. <a href="https://1a-1791.com/video/fwe2/24/s8/2/y/T/g/4/yTg4z.caa.mp4?b=1&amp;u=ummtf">Link</a></figcaption></figure><p><em>Konuşma metni:</em></p><p>Son 36 saat içinde Amerika Birleşik Devletleri ve ortakları, dünyanın şimdiye kadar gördüğü en büyük, en karmaşık ve en yoğun askerî harekâtlardan birini başlattı: <strong>Operation Epic Fury (</strong>1). Daha önce kimse böyle bir şey görmedi. İran’daki yüzlerce hedefi vurduk; bunların arasında <strong>Devrim Muhafızları tesisleri (</strong>2) ve İran hava savunma sistemleri de vardı. Az önce açıklandı: Dokuz gemiyi ve bunlara ait tersane tesisini, kelimenin tam anlamıyla dakikalar içinde etkisiz hale getirdik.</p><p>İran’ın eski en yüksek lideri <strong>Ayetullah Ali Hamaney (</strong>3) öldü. Bu sefil ve zalim adamın ellerinde yüzlerce, hatta binlerce Amerikalının kanı vardı; birçok ülkede sayısız masum insanın katledilmesinden sorumluydu. Dün gece, ölüm haberi açıklandığında İran genelinde halkın sokaklarda tezahürat yaptığı ve kutlama yaptığı duyuldu (4).</p><p>Tüm askerî komuta kademesi de artık yok. İçlerinden birçoğu hayatlarını kurtarmak için teslim olmak istiyor. Dokunulmazlık talep ediyorlar. Binlercesi arıyor. Muharebe operasyonları şu anda tam güçle devam ediyor ve hedeflerimizin tamamı gerçekleşene kadar sürecek. Çok güçlü hedeflerimiz var. İki hafta önce farklı bir yol seçebilirlerdi, ama başaramadılar.</p><p>Bugün erken saatlerde <strong>ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM)(</strong>5), üç Amerikan askerinin çatışmada hayatını kaybettiğini duyurdu. Tek bir millet olarak, ülkemiz için en büyük fedakârlığı yapan gerçek Amerikan vatanseverlerinin yasını tutuyoruz. Hayatlarını verdikleri haklı görevi sürdürürken, yaralıların tamamen iyileşmesi için dua ediyor, hayatını kaybedenlerin ailelerine derin sevgimizi ve sonsuz minnettarlığımızı iletiyoruz. Ve ne yazık ki, muhtemelen daha fazlası olacak. Bu iş bitmeden önce olabilir. Ama bunun yaşanmaması için elimizden geleni yapacağız.</p><p><strong>Amerika, onların ölümünün intikamını alacak ve medeniyete karşı savaş açmış teröristlere en ağır darbeyi indirecek. Onlar esasen medeniyetin kendisine karşı savaş yürüttüler (6). Bizim kararlılığımız — ve aynı şekilde İsrail’in kararlılığı — hiç olmadığı kadar güçlüdür.</strong></p><p><strong>Amerika bugün yeniden, açık ara dünyanın en zengin ve en güçlü ülkesidir. Sahip olduğumuz yaşam kalitesi, özgürlük ve güvenlik; başkalarının yapamadığı şeyleri yapmamız sayesinde mümkün olmuştur. Bunun nedeni, düşmanlarımızla savaşmak için hayatlarını ortaya koymaya hazır savaşçılarımızdır. Ve onlar bu savaşı herkesten daha iyi verirler.</strong></p><p><strong>Uzun menzilli füzeler ve nükleer silahlarla donatılmış bir İran rejimi, her Amerikalı için ölümcül bir tehdit olurdu (7). Terör orduları yetiştiren bir ulusun bu silahlara sahip olmasına izin veremeyiz (8). Bu, onların dünyayı kötü niyetli iradelerine boyun eğmeye zorlamalarına imkân tanırdı. Buna izin vermeyeceğiz. Bunun bize ya da başkalarına olmasına izin vermeyeceğiz.</strong></p><p>Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın gördüğü en güçlü orduya sahiptir. İlk başkanlık dönemimde ordumuzu yeniden inşa ettim[9]. Sahip olduğumuz gibi bir askerî güç daha önce hiç olmadı. Açıkçası, yaklaşabilen bile yok. Ama şimdi bu gücü iyi bir amaç için kullanıyoruz. Bu dev operasyonu yalnızca kendi zamanımız ve mekânımız için güvenliği sağlamak adına değil; çocuklarımız ve onların çocukları için, atalarımızın yıllar önce bizim için yaptığı gibi yürütüyoruz. Bu, özgür bir halkın görevi ve yükümlülüğüdür.</p><p><strong>Bu adımlar doğrudur ve gereklidir (10). </strong>Amerikalıların bir daha asla nükleer silahlarla donatılmış radikal, kana susamış bir terör rejimiyle karşı karşıya kalmaması için gereklidir. Yaklaşık 50 yıldır bu aşırılık yanlıları “Amerika’ya ölüm” ya da “İsrail’e ölüm” sloganları atarak ABD’ye saldırıyorlar(11). Onlar dünyanın bir numaralı devlet destekli terör sponsorudur(12). Biz ise dünyanın en büyük ve en güçlü ulusuyuz; dolayısıyla onların yaptıklarına karşı bir şey yapabiliriz. Bu tahammül edilemez tehditler artık sürmeyecek.</p><p>Devrim Muhafızları’na, İran ordusuna ve polisine bir kez daha çağrıda bulunuyorum: Silahlarınızı bırakın ve tam dokunulmazlık alın; aksi takdirde kesin ölümle karşılaşacaksınız. Bu kesin olacaktır. Güzel olmayacak. Özgürlük özlemi duyan tüm İranlı vatanseverlere sesleniyorum: Bu anı yakalayın; cesur olun, kararlı olun, kahraman olun ve ülkenizi geri alın (13). Amerika sizinle. Size bir söz vermiştim ve o sözü tuttum. Bundan sonrası size kalmış, ama yardım etmek için orada olacağız.</p><p>Teşekkür ederim. Olağanüstü savaşçılarımızı Tanrı korusun. Amerika Birleşik Devletleri’ni Tanrı korusun (14).</p><h3>Dipnotlar</h3><p><strong>1 Operation Epic Fury:</strong> Metinde geçen askerî harekâtın adı.</p><p><strong>2 İran Devrim Muhafızları (IRGC):</strong> 1979 İran Devrimi sonrasında kurulan ve doğrudan İran’ın dini liderine bağlı olan paralel askerî yapı. ABD tarafından 2019 yılında “yabancı terör örgütü” olarak listelenmiştir.</p><p><strong>3 Ayetullah Ali Hamaney:</strong> 1989’dan itibaren İran’ın Dini Lideri (Supreme Leader). İran siyasal sisteminde en üst otoritedir; ordu, yargı ve güvenlik yapıları üzerinde nihai yetkiye sahiptir.</p><p><strong>4</strong> İran’daki teokratik rejime karşı olan muhalif gruplar Hamaney’in ölümünden sonra Tahran sokaklarında sevinç naraları attılar, Trump bu kişilerin sevincini İran’ı bombalamasının meşruiyet arayışı için kullanıyor. (<a href="https://www.middleeasteye.net/news/how-iran-erupted-screams-and-cheers-news-khameneis-killing-hit-streets">Bkz</a>)</p><p><strong>5</strong> <strong>CENTCOM (United States Central Command):</strong> ABD’nin Orta Doğu, Orta Asya ve çevresinden sorumlu birleşik muharip komutanlığıdır. İran ve Körfez bölgesi operasyonları genellikle CENTCOM sorumluluk alanındadır.</p><p><strong>6 Medeniyete Karşı Olmak: </strong>Burada Trump, İran’ı medeniyete karşı olan bir terörist olarak niteliyor. Burada medeniyet de kendisi olmuş oluyor. Yani geçmişte olduğu gibi ABD uluslararası hukuku açıkça ihlal edip hür bir ülkeye saldırdığı halde meşruiyetini AvroABD merkezli bir okumayla temellendirmeye çalışıyor. Burada medeniyet AvroABD, geri kalan dünya ise medenileştirilmesi gereken yabaniler ve barbarlar olarak konumlandırılmış oluyor.</p><p><strong>7</strong> Dünyada en fazla nükleer başlıklı füze bulunduran ikinci ülke ABD. (Bkz. <a href="https://www.statista.com/statistics/264435/number-of-nuclear-warheads-worldwide/?srsltid=AfmBOopTamsivxB62DkbO2RrqA49a8mkoph5ER4Xw4SJCloCiF_VCabc">Link</a>)</p><p><strong>8</strong> <strong>Terör kelimesi </strong>politik bir ifade olup kimin kimi terörist ilan ettiğine göre durum değişiyor. Nişanyan Sözlük’te terör kelimesi için <em>Siyasi anlamda ilk kez 1789 Fransız devriminde Montagnard′ların kurduğu korku rejimi için kullanılmıştır. Esasen bir yönetim politikası adıyken ilk kez Rus Bolşevik Partisi bağlamında muhalif siyasi eylemciler için kullanılmıştır </em>ifadesi yer alıyor. 20. ve 21.yy’da bir terör devletinden bahsedilecekse, terörün devlet olarak vücuda gelmiş hali İsrail devleti sayılmalıdır. (Bkz. <a href="https://www.iletisim.gov.tr/english/dis_basinda_turkiye/detay/erdogan-calls-israel-a-terrorist-state-that-feeds-on-the-blood-of-innocents-spain">Link</a>) Nitekim terör ifadesinin tüm teorik ve pratik boyutlarını 1948&#39;den beri Filistin’in yerleşik halkına karşı ve çevre toplumlara karşı bir devlet politikası olarak uygulamaktadır. (Bkz. <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Israel_and_state-sponsored_terrorism">Link</a>)</p><p><strong>9 “Ordunun yeniden inşası” ifadesi:</strong> Trump, 2017–2021 başkanlık döneminde savunma bütçesindeki artışları ve silah modernizasyon programlarını sıkça bu söylemle ifade etmiştir.</p><p><strong>10</strong> Burada gereklilik iddiası doğrulukla temellendiriliyor. Doğruluk ise ABD’nin güçlü olması üzerine kuruluyor. Yani Trump’ın meşruiyet argümanı şu şekilde kuruluyor: <em>En güçlüysen doğru sensin, doğruysan ötekini yok etmen de meşru. Biri terör devleti olacaksa o ben değil ötekidir.</em></p><p><strong>11 “Death to America” / “Death to Israel” sloganları:</strong> İran devrimi sonrası bazı resmî ve yarı-resmî gösterilerde kullanılan politik sloganlardır. Arkaplan: ABD ve İngiltere, İran petrollerini kamulaştıran İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı 1953&#39;te CIA ve MI6 destekli darbe ile devirdi. Ardından iktidara getirilen Şah Rıza Pehlevi, hızlıca petrol üretiminden arslan payını İngiliz şirketlere verdi. Böylece ABD ve İngiltere’nin sömürüsüne maruz kalan İran, 1979 devriminden sonra açıkça ABD karşıtı söylem geliştirdi ve bu yönde politika izledi (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Muhammed_Musadd%C4%B1k">Bkz</a>). Bu sert söylemle kimi İranlı gruplar ABD konsolosluğuna saldırınca ABD aradığı bahaneyi buldu ve bu politikaya karşı uluslararası kurumları da arkasında alarak İran’a <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Economic_sanctions">ambargo</a> uyguladı (<a href="https://en.wikipedia.org/wiki/International_sanctions_against_Iran">Bkz</a>). Bu ambargoyu ihlal eden tüm taraflara da ambargo tehdidinde bulunarak İran’ı ekonomik ve politik olarak çökertmeye çalıştı. Bu ambargolar sebebiyle İran halkı yıllardır tecrit edilmiş halde ve zorlu ekonomik koşullarda yaşamaktadır. Bu zorluklara rağmen rejim çökmeyince son olarak açıkça uluslararası hukuk ihlal edilmek suretiyle İsrail ve ABD tarafından İran’a askeri müdahale yapılmıştır (<a href="https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abd-ve-israil-iran-a-saldiri-baslatti/3842503">Bkz</a>).</p><p><strong>12 “Dünyanın bir numaralı terör sponsoru” ifadesi:</strong> ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yıllık “State Sponsors of Terrorism” listesinde İran uzun süredir yer almaktadır. Bu tanım ABD resmî söylemine aittir; uluslararası düzeyde karşılığı yoktur. Bkz Dipnot 8</p><p><strong>13</strong> İran’daki muhalif grupları da kendi safına katılmaya davet ediyor. Türkiye açısından benzetme yapılacak olursa, Ankara’yı ve İstanbul’u bombalıyor. Bombalama sürerken Türkiye’deki muhalif kesimlere <em>ayaklanma </em>çağrısında bulunuyor. Zira içeriden ayaklanma olmadığında dışarıdan müdahalenin meşruiyeti yarım kalmış oluyor.</p><p><strong>14</strong> Son olarak meşruiyetini dine ve tanrıya bağlıyor, tanrının ABD’nin tarafında olduğunu ima ediyor. Tarih boyu iktidarlar dini ve tanrılarını yanıbaşlarında konumlandırmış, tanrılardan alınan meşruiyetle zulümlerinin üzerini örtmüşlerdir.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=51db5bfc6ea6" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[2026 MSC’de Marco Rubio Konuşması (Türkçe)]]></title>
            <link>https://abdullahucar.medium.com/2026-mscde-marco-rubio-konu%C5%9Fmas%C4%B1-t%C3%BCrk%C3%A7e-3bdf8737e5cc?source=rss-3ffbec0bd125------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/3bdf8737e5cc</guid>
            <category><![CDATA[marco-rubio]]></category>
            <category><![CDATA[çeviri]]></category>
            <category><![CDATA[scm]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Abdullah Uçar]]></dc:creator>
            <pubDate>Fri, 20 Feb 2026 11:14:16 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2026-02-20T11:14:16.655Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/0*FijK5ctSZqNUwFny.jpg" /></figure><p><em>(Metin, 2026 Münih Güvenlik Konferansı’nda (</em><a href="https://securityconference.org/en/msc/"><em>Munich Security Conference</em></a><em>) ABD Dış İşleri Bakanı Marco Rubio tarafından irad edilen konuşmanın Türkçe’ye tercüme edilmiş metnidir. Metin aslı </em><a href="https://www.state.gov/releases/office-of-the-spokesperson/2026/02/secretary-of-state-marco-rubio-at-the-munich-security-conference"><em>ABD Dış İşleri Bakanlığı’nın resmi sitesi</em></a><em>nden alınmıştır. </em><a href="#fn1"><em>[1]</em></a><em>Metnin ilgili kısımlarındaki kavramların ve ifadelerin daha iyi anlaşılması için dipnotlarla açıklamalar eklenmiştir. Dipnotların oluşturulmasında ChatGPT’den yararlanılmış, eklemeler yapılmıştır.)</em></p><p><strong>DIŞİŞLERİ BAKANI RUBIO:</strong> Çok teşekkür ederim. Bugün burada, dünyayı kurtaran ve değiştiren tarihî bir ittifakın[1] üyeleri olarak bir araya geliyoruz. Bu konferans 1963’te başladığında, kendi içinde bölünmüş bir ülkedeydik — hatta aslında kendi içinde bölünmüş bir kıtadaydık.[2][3] Komünizm ile özgürlük arasındaki hat Almanya’nın tam kalbinden geçiyordu.[4] Berlin Duvarı’nın[5] ilk dikenli telleri daha iki yıl önce çekilmişti.</p><p>Ve o ilk konferanstan yalnızca aylar önce, bizden öncekiler ilk kez burada, Münih’te buluşmadan önce, Küba Füze Krizi[6] dünyayı nükleer yıkımın eşiğine getirmişti. İkinci Dünya Savaşı’nın anıları hem Amerikalıların hem Avrupalıların hafızasında hâlâ tazeyken, kendimizi yeni bir küresel felaketin namlusuna bakar halde bulduk — öyle bir felaket ki, insanlık tarihinde daha önce görülmemiş, daha “kıyametvari” ve daha “nihai” bir yıkım potansiyeli taşıyordu.[7]</p><p>O ilk buluşma sırasında Sovyet komünizmi ilerliyordu.[8] Binlerce yıllık Batı medeniyeti[9] adeta pamuk ipliğine bağlıydı. O günlerde zafer hiç de kesin değildi. Ama bizi ortak bir amaç harekete geçiriyordu. Sadece neye karşı savaştığımızla değil, ne için savaştığımızla da birleşmiştik. Ve birlikte, Avrupa ile Amerika galip geldi; bir kıta yeniden inşa edildi. Halklarımız refaha kavuştu. Zamanla Doğu ve Batı blokları yeniden birleşti.[10] Bir medeniyet yeniden bütünleşti.</p><p>Bu ülkeyi ikiye yaran o rezil duvar yıkıldı; onunla birlikte “kötü bir imparatorluk”[11] da çöktü ve Doğu ile Batı yeniden tek oldu. Ancak bu zaferin coşkusu bizi tehlikeli bir yanılsamaya sürükledi: Sözde “tarihin sonu”na[12] girdiğimiz; artık her ülkenin liberal demokrasi olacağı; yalnızca ticaret ve ekonomik ilişkilerle kurulan bağların ulus olmanın yerini alacağı; “kurallara dayalı küresel düzen”in[13] — fazla kullanılan bir ifade — ulusal çıkarın yerini alacağı; ve sınırların olmadığı, herkesin “dünya vatandaşı”na dönüştüğü bir dünyada yaşayacağımız yanılsaması.</p><p>Bu, hem insan doğasını hem de kayıtlı insanlık tarihinin 5.000 yılı aşkın derslerini görmezden gelen aptalca bir fikirdi. Ve bedelini ağır ödedik. Bu yanılsamayla, dogmatik bir “serbest ve sınırsız ticaret”[14] vizyonunu benimsedik. Oysa bazı ülkeler ekonomilerini koruyor, şirketlerini sübvanse ederek[15] sistematik biçimde bizimkileri zayıflatıyordu — fabrikalarımızı kapattırıyor, toplumlarımızın geniş kesimlerini sanayisizleştiriyor[16], milyonlarca işçi ve orta sınıf işini yurt dışına taşıyor, kritik tedarik zincirlerimizin[17] kontrolünü hem hasımlara hem de rakiplere teslim ediyordu.[18]</p><p>Giderek egemenliğimizi uluslararası kurumlara devrettik; buna karşılık birçok ülke, kendini savunma kapasitesini sürdürme pahasına devasa refah devletlerine yatırım yaptı.[19] Oysa başka ülkeler insanlık tarihinin en hızlı askerî yığınağını yapıyor ve kendi çıkarlarının peşinden gitmek için sert güç[20] kullanmaktan çekinmiyordu. “İklim tarikatını”[21] yatıştırmak için, insanlarımızı yoksullaştıran enerji politikalarını kendimize dayattık; rakiplerimiz ise petrol, kömür, doğal gaz ve diğer her şeyi — yalnızca ekonomilerini döndürmek için değil, bize karşı bir kaldıraç olarak kullanmak için — sonuna kadar istismar etti.</p><p>Ve sınırların olmadığı bir dünya arayışıyla, toplumlarımızın bütünlüğünü, kültürümüzün sürekliliğini ve halklarımızın geleceğini tehdit eden eşi görülmemiş bir kitlesel göç dalgasına[22] kapılarımızı açtık. Bu hataları birlikte yaptık; şimdi de birlikte, halkımıza karşı sorumluluğumuz gereği bu gerçeklerle yüzleşmeli ve ilerlemeli, yeniden inşa etmeliyiz.</p><p>Başkan Trump döneminde, Amerika Birleşik Devletleri yeniden yenilenme ve restorasyon görevini üstlenecek; uygarlığımızın geçmişi kadar gururlu, egemen ve canlı bir geleceğe dair bir vizyonla hareket edecektir.[23] Gerekirse bunu tek başımıza yapmaya hazır olsak da, tercihimiz ve umudumuz bunu Avrupa’daki siz dostlarımızla birlikte yapmaktır.</p><p>Amerika ile Avrupa için, biz birlikteyiz. Amerika 250 yıl önce kuruldu; ama kökleri çok daha önce bu kıtada atıldı. Doğduğum ülkenin yerleşip inşa edilmesini sağlayan insanlar kıyılarımıza, atalarının anılarını, geleneklerini ve Hristiyan inancını[24] kutsal bir miras olarak taşıyarak geldiler — eski dünya ile yeni dünya arasındaki kopmaz bir bağ.[25]</p><p>Biz tek bir uygarlığın parçasıyız: Batı uygarlığı. Yüzyıllarca ortak tarih, Hristiyan inancı, kültür, miras, dil, soy ve atalarımızın paylaştığımız uygarlık için birlikte yaptığı fedakârlıklarla birbirimize bağlandık.</p><p>İşte bu yüzden, biz Amerikalılar bazen öğüt verirken biraz daha doğrudan ve aceleci konuşuyor gibi görünebiliriz. İşte bu yüzden Başkan Trump Avrupa’daki dostlarımızdan ciddiyet ve karşılıklılık[26] talep ediyor. Çünkü — dostlarım — biz gerçekten önemsiyoruz. Sizin geleceğinizi de kendi geleceğimizi de derinden önemsiyoruz. Zaman zaman anlaşamasak bile, anlaşmazlıklarımız Avrupa’ya dair derin kaygımızdan doğar — yalnızca ekonomik, yalnızca askerî bir bağlılık değil bu. Ruhen bağlıyız, kültürel olarak bağlıyız. Avrupa’nın güçlü olmasını istiyoruz. Avrupa’nın ayakta kalması gerektiğine inanıyoruz; çünkü geçen yüzyılın iki büyük savaşı, nihayetinde kaderimizin sizin kaderinizle iç içe olduğunu bize sürekli hatırlatıyor. Çünkü biliyoruz — (alkış) — çünkü biliyoruz ki Avrupa’nın kaderi bizim için asla önemsiz olmayacaktır.</p><p>Bu konferansın büyük ölçüde ele aldığı ulusal güvenlik, yalnızca teknik sorular dizisi değildir — savunmaya ne kadar harcadığımız, nereye harcadığımız, nasıl konuşlandırdığımız… Bunlar önemli sorular. Öyledir. Ama asıl temel soru bunlar değil. En başta yanıtlamamız gereken temel soru şudur: Biz tam olarak neyi savunuyoruz? Çünkü ordular soyut kavramlar için savaşmaz. Ordular bir halk için savaşır; ordular bir ulus için savaşır. Ordular bir yaşam tarzı için savaşır. Ve biz de tam olarak şunu savunuyoruz: tarihinden gurur duymak için her sebebi olan, geleceğine güvenen ve kendi ekonomik ve siyasi kaderinin efendisi olmayı hedefleyen büyük bir medeniyet.</p><p>Özgürlüğün tohumlarını eken ve dünyayı değiştiren fikirler burada, Avrupa’da doğdu. Hukukun üstünlüğünü, üniversiteleri ve bilimsel devrimi dünyaya veren yer burasıydı.[27] Mozart ve Beethoven’ın, Dante ve Shakespeare’in, Michelangelo ve Da Vinci’nin, Beatles ve Rolling Stones’un dehasını bu kıta üretti. Ve Sistine Şapeli’nin[28] kubbeli tavanları ile Köln’deki büyük katedralin[29] yükselen kuleleri, yalnızca geçmişimizin büyüklüğüne ya da bu harikaları ilham eden Tanrı inancına değil; gelecekte bizi bekleyen mucizelere de işaret eder. Ama bunu ancak mirasımızdan özür dilemeden sahiplenir, bu ortak mirasla gurur duyarsak; birlikte ekonomik ve siyasi geleceğimizi tasavvur etme ve şekillendirme işine başlayabiliriz.</p><p>Sanayisizleşme kaçınılmaz değildi. Bilinçli bir politika tercihiydi; on yıllara yayılan bir ekonomik girişimdi ve uluslarımızı zenginliğinden, üretim kapasitesinden ve bağımsızlığından soydu. Tedarik zinciri egemenliğimizi kaybetmemiz de küresel ticaretin sağlıklı ve müreffeh bir sisteminin “doğal” sonucu değildi. Yanlıştı. İhtiyaçlarımız için başkalarına bağımlı bırakan ve krizlere karşı tehlikeli biçimde kırılganlaştıran, aptalca ama gönüllü bir ekonomik dönüşümdü.[30]</p><p>Kitlesel göç, önemsiz bir “uç” endişe değildi, değildir. Batı’nın dört bir yanında toplumları dönüştüren ve istikrarsızlaştıran bir krizdi ve olmaya devam ediyor. Birlikte ekonomilerimizi yeniden sanayileştirebilir ve halkımızı savunma kapasitemizi yeniden inşa edebiliriz. Ama bu yeni ittifakın işi yalnızca askerî iş birliğine ve geçmişin sanayilerini geri almaya odaklanmamalı. Aynı zamanda birlikte, karşılıklı çıkarlarımızı ve yeni ufukları ilerletmeye; icat kabiliyetimizin, yaratıcılığımızın ve dinamik ruhumuzun prangalarını çözmeye; yeni bir Batı yüzyılı[31] inşa etmeye odaklanmalı. Ticari uzay yolculuğu ve ileri yapay zekâ; endüstriyel otomasyon ve esnek üretim[32]; kritik mineraller için başka güçlerin şantajına açık olmayan bir Batı tedarik zinciri kurmak; Küresel Güney’in[33] ekonomilerinde pazar payı için birleşik bir rekabet çabası… Birlikte, yalnızca kendi sanayilerimiz ve tedarik zincirlerimiz üzerindeki kontrolü geri almakla kalmayız — 21. yüzyılı tanımlayacak alanlarda da refaha ulaşırız.[34]</p><p>Ama ulusal sınırlarımız üzerinde de kontrol sağlamalıyız. Ülkelerimize kimin ve kaç kişinin gireceğini kontrol etmek yabancı düşmanlığının[35] ifadesi değildir. Nefret değildir. Ulusal egemenliğin temel bir icrasıdır. Bunu yapmamak ise yalnızca halkımıza karşı en temel görevlerimizden birinin terk edilmesi değildir; toplumlarımızın dokusuna ve uygarlığımızın bizzat varlığına yönelik acil bir tehdittir.</p><p>Son olarak, sözde küresel düzeni halklarımızın ve uluslarımızın hayati çıkarlarının üstüne koymaya artık devam edemeyiz. Bizim yazarlığını yaptığımız uluslararası iş birliği sistemini terk etmemize gerek yok; birlikte inşa ettiğimiz eski düzenin küresel kurumlarını yıkmamıza da gerek yok.[36] Ama bunlar reforme edilmeli. Yeniden inşa edilmeli.[37]</p><p>Örneğin Birleşmiş Milletler hâlâ dünyada iyilik için bir araç olma potansiyeline sahiptir. Ama bugün, önümüzdeki en yakıcı meselelerde hiçbir yanıtı olmadığını ve neredeyse hiç rol oynamadığını görmezden gelemeyiz. Gazze’deki savaşı çözemedi.[38][39] Bunun yerine, “barbarların” elindeki “esirleri” özgürlüğüne kavuşturan ve kırılgan bir ateşkesi mümkün kılan Amerikan liderliği oldu.[40] Ukrayna’daki savaşı da çözemedi. İki tarafı masaya oturtmak ve hâlâ ele gelmeyen bir barış aramak için bile Amerikan liderliği ve bugün burada bulunan ülkelerin birçoğuyla ortaklık gerekti.</p><p>Tahran’daki radikal Şii din adamlarının nükleer programını[41] sınırlamakta güçsüz kaldı. Bunun için Amerikan B-2 bombardıman uçaklarından[42] hassas şekilde bırakılan 14 bomba gerekti. Venezuela’daki “narkoterörist” bir diktatörün güvenliğimize yönelik tehdidini ele almakta da yetersiz kaldı.[43] Bunun yerine, bu firariyi adalete teslim etmek için Amerikan Özel Kuvvetleri[44] devreye girdi.</p><p>Mükemmel bir dünyada, tüm bu sorunlar ve daha fazlası diplomatlar ve sert ifadeli karar tasarılarıyla çözülürdü. Ama mükemmel bir dünyada yaşamıyoruz ve vatandaşlarımızı açıkça tehdit eden, küresel istikrarımızı tehlikeye atan kişilerin; kendilerinin düzenli biçimde ihlal ettiği uluslararası hukukun soyut kavramlarının arkasına saklanmasına artık izin veremeyiz.</p><p>Başkan Trump ve Amerika Birleşik Devletleri’nin girdiği yol budur. Avrupa’daki sizlerden de bize katılmanızı istediğimiz yol budur. Bu, daha önce birlikte yürüdüğümüz ve yeniden birlikte yürümeyi umduğumuz bir yoldur. Beş yüzyıl boyunca, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna dek, Batı genişliyordu — misyonerleri, hacıları, askerleri, kâşifleri kıyılarından taşarak okyanusları aşıyor, yeni kıtalara yerleşiyor, tüm dünyaya uzanan büyük imparatorluklar kuruyordu.[45]</p><p>Ama 1945’te, Kolomb Çağı’ndan[46] bu yana ilk kez daralıyordu. Avrupa harabeydi. Yarısı Demir Perde’nin[47] arkasında yaşıyordu; geri kalanının da yakında aynı akıbete uğrayacağı sanılıyordu.[48] Büyük Batı imparatorlukları, tanrısız komünist devrimler ve anti-sömürgeci ayaklanmalarla hızlanan “terminal” bir gerileme sürecine girmişti; bu süreç, gelecek yıllarda dünyanın haritasının geniş alanlarına kırmızı orak-çekici[49] serecekti.</p><p>İşte o arka planda, tıpkı bugün olduğu gibi, birçok kişi Batı’nın hâkimiyet çağının sona erdiğine ve geleceğimizin geçmişimizin silik ve güçsüz bir yankısı olmaya mahkûm olduğuna inanmıştı. Ama birlikte, bizden önce gelenler gerilemenin bir tercih olduğunu gördü; ve reddettikleri tercih buydu. Bunu daha önce birlikte yaptık; Başkan Trump ve Amerika Birleşik Devletleri de şimdi, sizinle birlikte yeniden yapmak istiyor.</p><p>Bu yüzden müttefiklerimizin zayıf olmasını istemiyoruz; çünkü bu bizi zayıflatır. Öyle müttefikler istiyoruz ki kendilerini savunabilsinler; böylece hiçbir hasım ortak gücümüzü sınamaya yeltenmesin. Bu yüzden müttefiklerimizin suçluluk ve utançla prangalanmasını da istemiyoruz. Kültürüyle ve mirasıyla gurur duyan, aynı büyük ve soylu uygarlığın mirasçıları olduğumuzu anlayan ve bizimle birlikte onu savunmaya istekli ve muktedir müttefikler istiyoruz.</p><p>Bu yüzden, gerekli olanı yapıp düzeltmek yerine bozuk statükoyu rasyonalize etmelerini de istemiyoruz; çünkü Amerika’da biz, Batı’nın “yönetilen gerilemesi”nin[50] kibar ve düzenli bekçileri olmakla ilgilenmiyoruz. Ayrıştırmak değil; eski bir dostluğu canlandırmak ve insanlık tarihinin en büyük uygarlığını yenilemek istiyoruz. İstediğimiz, topluluklarımızı hasta eden şeyin yalnızca kötü politikalar değil, umutsuzluk ve rehavet hâli olduğunu kabul eden, yeniden canlanmış bir ittifaktır. Korkuyla — iklim değişikliği korkusuyla, savaş korkusuyla, teknoloji korkusuyla — felç olup eylemsizliğe sürüklenmeyen bir ittifak… Bunun yerine, geleceğe cesurca koşan bir ittifak istiyoruz. Ve sahip olduğumuz tek korku, uluslarımızı çocuklarımız için daha gururlu, daha güçlü ve daha zengin bırakmamanın utancı olsun.</p><p>Halkımızı savunmaya, çıkarlarımızı korumaya ve kendi kaderimizi şekillendirmemizi sağlayan hareket serbestisini muhafaza etmeye hazır bir ittifak — küresel bir refah devletini işletmek ve geçmiş kuşakların sözde günahları için kefaret ödemek üzere var olan bir ittifak değil.[51] Gücünün dışarıya devredilmesine, kısıtlanmasına veya kontrolü dışında sistemlere tabi kılınmasına izin vermeyen; ulusal hayatının kritik ihtiyaçları için başkalarına bağımlı olmayan; “bizim yaşam tarzımız sadece birçok yaşam tarzından biridir” kibar numarasını sürdürmeyen ve harekete geçmeden önce izin isteyen bir ittifak… Ve her şeyden önce, biz Batı’nın birlikte miras aldığı şeyin eşsiz, ayırt edici ve ikame edilemez olduğunu kabul eden bir ittifak — çünkü nihayetinde bu, transatlantik bağın temelidir.[52]</p><p>Bu şekilde birlikte hareket etmek, yalnızca aklıselim bir dış politikayı geri getirmekle kalmaz. Kendimize dair daha berrak bir algıyı da geri kazandırır. Bu, dünyada yeniden bir alan tesis eder ve böylece bugün hem Amerika’yı hem de Avrupa’yı tehdit ettiği ileri sürülen “medeniyet silen”[53] güçleri kınayıp caydırır.</p><p>Transatlantik çağın sonunu müjdeleyen manşetlerin[54] atıldığı bir zamanda, şunun herkesçe bilinir ve açık olması gerekir: Bu ne hedefimiz ne de arzumuzdur — çünkü biz Amerikalılar için yuvamız Batı Yarımküre’de olsa da, biz her zaman Avrupa’nın çocuğu olacağız. (Alkış.)</p><p>Hikâyemiz, büyük bilinmeze doğru yelken açan ve yeni bir dünya keşfederek Hristiyanlığı Amerika kıtalarına taşıyan İtalyan bir kâşifle başladı — ve bu, öncü ulusumuzun hayal gücünü tanımlayan bir efsaneye dönüştü.[55]</p><p>İlk kolonilerimiz İngiliz yerleşimciler tarafından kuruldu; sadece konuştuğumuz dili değil, bütün siyasi ve hukuki sistemimizi de onlara borçluyuz. Sınır bölgelerimiz, Ulster tepelerinden gelen o gururlu ve dayanıklı İskoç-İrlandalı[56] klanın eliyle şekillendi; bize Davy Crockett, Mark Twain, Teddy Roosevelt ve Neil Armstrong’u veren klan.[57]</p><p>Bizim büyük kalp coğrafyamız Orta Batı, boş düzlükleri küresel bir tarım devine dönüştüren Alman çiftçiler ve zanaatkârlar tarafından kuruldu — bu arada, Amerikan birasının kalitesini de ciddi biçimde yükselttiler. (Gülüşmeler.)[58]</p><p>İç bölgelere doğru genişlememiz, isimleri hâlâ Mississippi Vadisi’nin her yanında sokak levhalarını ve kasaba adlarını süsleyen Fransız kürk tüccarları ve kâşiflerin izlerini takip etti. Atlarımız, çiftliklerimiz, rodeolarımız — Amerikan Batısı’yla özdeşleşen kovboy arketipinin bütün romantizmi — bunlar İspanya’da doğdu. Ve en büyük ve en ikonlaşmış şehrimiz, New York adını almadan önce New Amsterdam olarak adlandırılıyordu.[59]</p><p>Ve biliyor musunuz: Ülkemin kurulduğu yıl, Lorenzo ve Catalina Geroldi, Piedmont-Sardinya Krallığı’nda[60] Casale Monferrato’da yaşıyordu. Jose ve Manuela Reina ise İspanya’nın Sevilla kentinde yaşıyordu.[61] İngiliz İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanmış 13 koloni[62] hakkında ne biliyorlardı, bilmiyorum. Ama şundan eminim: 250 yıl sonra onların doğrudan bir torununun bugün burada, bu kıtada, o “bebek” ulusun baş diplomatı olarak geri döneceğini asla hayal edemezlerdi.[63] Ve yine de buradayım; kendi hikâyem bana hem tarihlerimizin hem kaderlerimizin her zaman bağlantılı olacağını hatırlatıyor.</p><p>İki yıkıcı dünya savaşının ardından paramparça olmuş bir kıtayı birlikte yeniden inşa ettik. Demir Perde yüzünden yeniden bölündüğümüzde, özgür Batı, Doğu’da tiranlığa karşı mücadele eden cesur muhaliflerle[64] kol kola girdi ve Sovyet komünizmini yendi. Birbirimizle savaştık, sonra barıştık; sonra yine savaştık, yine barıştık. Ve Kapyong’dan Kandahar’a[65] uzanan muharebe alanlarında omuz omuza kan döktük, can verdik.</p><p>Ve bugün burada, şunu açıkça ifade etmek için bulunuyorum: Amerika, yeni bir refah yüzyılına giden yolu çiziyor; ve biz bunu bir kez daha sizinle, değerli müttefiklerimiz ve en eski dostlarımızla birlikte yapmak istiyoruz. (Alkış.)</p><p>Bunu, mirasıyla ve tarihiyle gurur duyan bir Avrupa’yla birlikte yapmak istiyoruz; özgürlük yaratma ruhuna sahip, bilinmeyen denizlere gemiler gönderen ve uygarlığımızı doğuran bir Avrupa’yla; kendini savunacak imkânlara ve hayatta kalma iradesine sahip bir Avrupa’yla. Geçen yüzyılda birlikte başardıklarımızla gurur duymalıyız; ama şimdi yeni bir yüzyılın fırsatlarıyla yüzleşmeli ve onları sahiplenmeliyiz — çünkü dün bitti, gelecek kaçınılmaz ve ortak kaderimiz bizi bekliyor. Teşekkür ederim. (Alkış.)</p><p><strong>SORU:</strong> Sayın Bakan, sanırım bu salondaki rahatlama iç çekişini duymamış olabilirsiniz; ben bunu, güvence ve ortaklık mesajı olarak yorumladım. ABD ile Avrupa arasındaki iç içe geçmiş ilişkilerden söz ettiniz — bu, onlarca yıl önce, tartışmanın “Amerika aslında Avrupa gücü mü? Amerika Avrupa’da bir güç mü?” olduğu zamanlarda seleflerinizin yaptığı açıklamaları hatırlatıyor. Ortaklığımıza dair bu güvence mesajınız için teşekkürler.</p><p>Bu, Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’nda[2] ilk kez bulunması değil — daha önce birkaç kez gelmişti — ama Dışişleri Bakanı olarak burada bulunup konuşmacı olması ilk kez. Yeniden teşekkür ederiz. Şimdi birkaç soru için yalnızca birkaç dakikamız var; izin verirseniz, izleyicilerden soru topladık.</p><p>Dün ve bugün buradaki kilit meselelerin başında — elbette hâlâ — Ukrayna savaşıyla nasıl başa çıkılacağı sorusu geliyor.[66] Son 24 saatteki tartışmalarımızda birçoğumuzun izlenimi şu oldu: Ruslar — halk arasında söyleyecek olursam — zaman kazanmaya oynuyor; anlamlı bir uzlaşmayla gerçekten ilgilenmiyorlar. Azami hedeflerinden[67] herhangi birinde taviz vermeye istekli olduklarına dair bir işaret yok. Nerede olduğumuza ve nereye gidebileceğimize dair değerlendirmenizi alabilir miyiz?</p><p><strong>DIŞİŞLERİ BAKANI RUBIO:</strong> Şu an bulunduğumuz noktada, bu savaşı bitirmek için yüzleşilmesi gereken meseleler açısından — iyi haber şudur: Bitirmek için ele alınması gereken konular daralmış durumda. Bu iyi haber. Kötü haber ise, bu daralmanın en zor cevaplanacak sorulara doğru olması ve o cephede yapılacak işin hâlâ bulunması. Rusların savaşı bitirme konusunda ciddi olup olmadığına dair değerlendirme isteğinizi anlıyorum — cevap şu: Bilmiyoruz. Rusların savaşı bitirmekte ciddi olup olmadığını bilmiyoruz; ciddi olduklarını söylüyorlar — ama hangi şartlarda bunu yapmaya istekli olduklarını ve Ukrayna’nın kabul edebileceği, Rusya’nın da kabul edeceği şartlar bulup bulamayacağımızı bilmiyoruz. Ama bunu test etmeye devam edeceğiz.</p><p>Bu arada diğer her şey sürüyor. ABD, Rus petrolüne[68] ek yaptırımlar uyguladı. Hindistan’la görüşmelerimizde, ek Rus petrolü satın almayı durdurma taahhütlerini aldık. Avrupa kendi adımlarını atıyor. Pearl Programı[69] devam ediyor; Amerikan silahları Ukrayna’nın savaş çabası için satılıyor. Yani tüm bunlar devam ediyor. Bu süreçte hiçbir şey durmadı. Bu bakımdan “zaman kazanma” gibi bir durum söz konusu değil.</p><p>Yanıtlayamadığımız şey — ama test etmeye devam edeceğiz — Ukrayna’nın katlanabileceği ve Rusya’nın kabul edeceği bir sonucun olup olmadığı. Ve şunu söyleyebilirim: Şu ana kadar bu sonuç ele gelmedi. İlerleme ise şu anlamda oldu: Sanırım yıllar sonra ilk kez, en azından teknik düzeyde, iki taraftan askerî yetkililer geçen hafta bir araya geldi; salı günü yine görüşmeler olacak, her ne kadar aynı ekip olmayabilse de.</p><p>Bakın, bu savaşı sona erdirmek için elimizden gelen her şeyi yapmayı sürdüreceğiz. Bu salonda kimsenin, koşullar adil ve sürdürülebilir olduğu sürece, müzakere edilmiş bir çözüme karşı olacağını sanmıyorum. Bizim hedefimiz de bu; ve diğer yandan yaptırımlar cephesinde ve benzeri alanlarda her şey sürerken, bunu başarmaya çalışmaya devam edeceğiz.</p><p><strong>SORU:</strong> Çok teşekkür ederim. Zamanımız olsa Ukrayna üzerine daha çok soru olurdu. Ama bitirirken tamamen farklı bir şey sorayım. Birkaç dakika sonra burada bir sonraki konuşmacı Çin’in dışişleri bakanı olacak.[70] Senato’da görev yaptığınız dönemde, sizi bir tür “Çin şahin”i[71] olarak görenler vardı.</p><p><strong>DIŞİŞLERİ BAKANI RUBIO:</strong> Öyle görüyorlardı.</p><p><strong>SORU:</strong> Öyle mi?</p><p><strong>DIŞİŞLERİ BAKANI RUBIO:</strong> Evet.</p><p><strong>SORU:</strong> Bildiğimiz üzere, yaklaşık iki ay sonra Başkan Trump ile Başkan Xi Jinping arasında bir zirve toplantısı olacak.[72] Beklentiniz nedir? İyimser misiniz? Çin’le bir “anlaşma” mümkün mü? Ne bekliyorsunuz?</p><p><strong>DIŞİŞLERİ BAKANI RUBIO:</strong> Şunu söyleyeyim: Dünyanın en büyük iki ekonomisi, gezegenin iki büyük gücü olarak, iletişim kurmak ve konuşmak gibi bir yükümlülüğümüz var; sizlerin de ikili düzeyde böyle bir yükümlülüğü var. Çin’le konuşmuyor olmak, jeopolitik bir meslek kusuru olurdu.[73] Şunu da söyleyeyim: Küresel çıkarları çok büyük olan iki büyük ülkeyiz ve ulusal çıkarlarımız çoğu zaman örtüşmeyecek. Onların çıkarlarıyla bizimkiler örtüşmeyecek; ve dünyaya karşı sorumluluğumuz, bunları mümkün olan en iyi şekilde yönetmeye çalışmak — elbette hem ekonomik hem daha kötüsü olabilecek çatışmadan kaçınarak. Bu nedenle bu konuda iletişim kanallarının açık olması önemli.</p><p>Çıkarlarımızın örtüştüğü alanlarda ise, dünyada olumlu etki yaratmak için birlikte çalışabileceğimizi düşünüyorum; ve onlarla bunu yapma fırsatları arıyoruz. Yani — ama Çin’le bir ilişki kurmak zorundayız. Bugün burada temsil edilen ülkelerin her biri Çin’le ilişki kurmak zorunda kalacak; elbette her zaman şu bilinçle: Üzerinde uzlaştığımız hiçbir şey ulusal çıkarımız pahasına olamaz. Açıkçası Çin’in de kendi ulusal çıkarı doğrultusunda hareket etmesini bekliyoruz; her ulus-devletin[74] kendi çıkarı doğrultusunda hareket etmesini beklediğimiz gibi. Diplomasi, ulusal çıkarların çatıştığı anlarda bunları yönetebilme sanatıdır; elbette bunu barışçıl biçimde yapmayı umarak.</p><p>Şunu da ekleyeyim: ABD ile Çin arasında ticaret alanında ne olursa olsun küresel etkisi var; bu nedenle özel bir sorumluluğumuz bulunuyor. İlişkimizde uzun vadeli bazı meydan okumalar var; bunlarla yüzleşmemiz gerekecek ve bunlar sürtüşme kaynağı olacaktır. Bu sadece ABD için değil; daha geniş anlamda Batı için de geçerli. Ama gereksiz sürtüşmeyi, mümkünse, önlemek için bunları olabildiğince iyi yönetmeye çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Ancak kimse bir yanılsama içinde olmasın: Ülkelerimiz arasında ve Batı ile Çin arasında, çeşitli nedenlerle, öngörülebilir gelecekte sürecek bazı temel zorluklar var. Ve bu, sizinle birlikte çalışmayı umduğumuz konulardan bir kısmıyla da ilişkili.</p><p><strong>SORU:</strong> Çok teşekkür ederim, Sayın Bakan. Süremiz bitti. Soru sormak isteyen herkesin sorusunu alamadığım için üzgünüm. Sayın Dışişleri Bakanı, bu güvence mesajınız için teşekkür ederiz. Sanırım salonda bu çok takdir edildi. Bir alkış rica edelim. (Alkış.)</p><h3>Dipnotlar</h3><p>[1] <strong>Tarihî ittifak:</strong> Konuşmada ABD–Avrupa ittifakı ve transatlantik (atlas okyanusunun her iki yakasını, yani ABD ve Batı Avrupa’yı ifade eden kavram) ortaklığa (çoğunlukla NATO bağlamına) gönderme.</p><p>[2] <strong>Munich Security Conference (MSC) / Münih Güvenlik Konferansı:</strong> 1963’ten beri Münih’te düzenlenen uluslararası güvenlik konferansı.</p><p>[3] <strong>“Kendi içinde bölünmüş kıta” ifadesi:</strong> Avrupa kast ediliyor. Soğuk Savaş’ta Avrupa’nın Doğu Bloku–Batı Bloku olarak bölünmesine işaret eder.</p><p>[4] <strong>Komünizm–özgürlük hattı:</strong> Soğuk Savaş’ta (ABD-SSCB arasında yarım asır süren, sıcak çatışmanın yaşanmadığı ancak sürekli olarak güvenlik rekabetinin yaşandığı dönem) ideolojik/siyasal ayrımı ifade eden söylem; Almanya bu bölünmenin merkezindeydi. Bu ifadede Rubio ABD’nin ve müttefiklerinin dünya görüşünü ‘özgürlük’ olarak kavramsallaştırıyor ve olumluyor.</p><p>[5] <strong>Berlin Duvarı (1961–1989):</strong> Doğu Berlin ile Batı Berlin’i ayıran duvar; Soğuk Savaş’ın sembollerinden.</p><p>[6] <strong>Küba Füze Krizi (Ekim 1962):</strong> ABD’nin Türkiye ve İtalya’ya, SSCB’nin ise Küba’ya nükleer başlıklı füze yerleştirmesi ile başlayan; Ekim 1962’de dönemin iki süper gücünü karşı karşıya getiren ve dünyayı nükleer savaş tehdidi altında bırakan bunalımdır.</p><p>[7] <strong>“Kıyametvari/nihai yıkım” vurgusu:</strong> Nükleer savaşın insanlığın büyük kısmını veya medeniyeti sona erdirebilecek ölçekte sonuçlar doğurabileceği iması.</p><p>[8] <strong>“Sovyet komünizmi ilerliyordu”:</strong> SSCB’nin nüfuz alanını genişletmesi ve ideolojik rekabetin sertleşmesi.</p><p>[9] <strong>Batı medeniyeti/uygarlığı:</strong> Avrupa merkezli tarihsel-kültürel-siyasal geleneğe yapılan normatif kimlik vurgusu.</p><p>[10] <strong>Doğu–Batı bloklarının yeniden birleşmesi:</strong> SSCB’nin dağılmasıyla 1989 sonrası iki kutuplu düzenin çözülmesi; Almanya’nın birleşmesi ve Avrupa’daki ayrımın azalması.</p><p>[11] <strong>“Kötü imparatorluk”:</strong> ABD başkanı Ronald Reagan’ın SSCB için kullandığı “evil empire (şeytan imparatorluğu)” ifadesi.</p><p>[12] <strong>“Tarihin sonu”:</strong> Francis Fukuyama’nın, Soğuk Savaş sonrası liberal demokrasinin “nihai” model haline geldiği tezine atıf.</p><p>[13] <strong>“Kurallara dayalı küresel düzen”:</strong> İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası kurumlar/normlar düzeni; konuşmada “aşırı kullanılan” bir terim diye eleştiriliyor. Ör. Birleşmiş Milletler, OECD, NATO vb.</p><p>[14] <strong>“Serbest ve sınırsız ticaret”:</strong> Piyasa engellerinin azaltıldığı küresel serbest ticaret yaklaşımı.</p><p>[15] <strong>Sübvansiyon:</strong> Devletin şirketlere/sektörlere mali destek vermesi; uluslararası rekabet tartışmalarında önemli bir gündem. Serbest piyasanın serbest olması gerekirken devletin gizli/açık desteği ile büyüyen piyasa aktörlerinin piyasayı domine etmesi. Burada konuşmacı olayı ABD lehine okuyor. ABD’nin bizzat kendi desteği ile büyümüş kurumları öne çıkarılmıyor. Özellikle ABD şirketlerine rakip olarak Çin’in piyasada önemli paya sahip şirketlerinden duyulan rahatsızlık kast ediliyor. ChatGPT piyasa sürüldükten sonra Çin tarafından ücretsiz olarak kamuya açılan DeepSeek, ChatGPT’nin ve ABD yapay zeka piyasasının değerinde 1 trilyon dolarlık kayba sebep olmuştu. (Bkz. <a href="https://www.theguardian.com/business/2025/jan/27/tech-shares-asia-europe-fall-china-ai-deepseek">Link</a>)</p><p>[16] <strong>Sanayisizleşme (deindustrialization):</strong> Sanayi üretimi ve istihdamının azalması; üretimin daha ucuz işgücünün olduğu ülkelere kayması. Sanayinin kaydırıldığı ülkeler sadece Batı Avrupa ve ABD’ye hizmet ediyorken sorun yoktu, şu an bu sanayinin kaydırıldığı ülkelerde tersine mühendislikle know-how bilgisinin o ülkelerde Batı’dan bağımsız sanayiler oluşturulmak için kullanılması şu an mevcut rahatsızlığın temeli. (Bkz: FBI Raporu: <a href="https://drive.google.com/open?id=125ZpiLLLiIhf3QDLbPpupAFpF3ujxiUF&amp;usp=drive_fs"><em>China: The Risk to Corporate America</em></a>)</p><p>[17] <strong>Tedarik zinciri:</strong> Üretim–lojistik–dağıtım hattı; konuşmada “kritik” tedarik hatlarının dışa bağımlı hale gelmesi eleştiriliyor. Özellikle askeri ve ağır sanayinin gerektirdiği, genellikle de ekonomik getirisi yüksek kritik hammaddeler kast ediliyor.</p><p>[18] <strong>“Hasımlar ve rakipler” kim olabilir?</strong> Rubio burada belirli bir ülke adı vermiyor; okuma, ABD siyasetindeki yaygın söylemle uyumlu biçimde Çin gibi “stratejik rakipleri” veya Rusya gibi “hasımları” ima ediyor olabilir.</p><p>[19] <strong>Refah devleti:</strong> Sosyal güvenlik/sağlık/eğitim harcamaları yüksek devlet modeli; Rubio bunu “savunma kapasitesi pahasına” kurulduğu iddiasıyla eleştiriyor.</p><p>[20] <strong>Sert güç (hard power):</strong> Askerî kapasite ve zorlayıcı dış politika araçları.</p><p>[21] <strong>“İklim tarikatı” ifadesi:</strong> Konuşmacının polemik amaçlı, küçümseyici bir niteleme olarak kullandığı ifade; iklim politikalarını savunan çevreleri hedef alıyor. İklim politikalarının hamisi ise Batı Avrupa. Haliyle Batı Avrupa ülkelerini bu söylemden vazgeçmeye davet ediyor.</p><p>[22] <strong>Kitlesel göç:</strong> Büyük ölçekli göç hareketleri; konuşmacı bunu toplumsal bütünlüğe tehdit çerçevesinde sunuyor. Esasen yarım yüzyıl boyunca bu seçici göçten hem Batı Avrupa hem ABD faydalandı. Ancak bugün doyum noktasına geldiğimiz için şimdi kartlar yeniden karılıyor, artık bu insan göçünün fayda değil yük oluşturduğu kanaati ifade edilmiş oluyor.</p><p>[23] <strong>“Başkan Trump döneminde…”:</strong> ABD iç siyasetindeki yönelim ve yeni yönetim vizyonu iddiası var.</p><p>[24] <strong>Hristiyan inancı vurgusu:</strong> Konuşmada Batı kimliğinin birleştirici unsuru olarak sunuluyor. İktidarlar her zaman dini korumuş ve kullanmışlardır. Zira insanın bedeninin esir alınması gerçek bir işgal için yeterli değildir. İnsanın esas ruhu esir alınmalıdır. Bu durumda da iktidara hizmet edecek yatıştırıcı ve birleştirici dini politik temel bir ihtiyaçtır.</p><p>[25] <strong>“Eski dünya–Yeni dünya”:</strong> “Eski Dünya” genelde Avrupa’yı; “Yeni Dünya” ise Amerika kıtasını ifade eden tarihsel terimler. (coğrafi keşif/kolonizasyon anlatılarında yaygın. Buradaki ‘keşif’ kavramı da normatiftir. Yani keşfeden ve keşfedilen denkleminde özne keşfeden, nesne ise keşfedilendir. Keşif anlatısında Batı Avrupa kendisini doğrudan özne olarak konumlandırdığından bu dönem ‘keşif’ dönemi, bu keşifleri yapanlar ise ‘kaşif’ olarak adlandırılıyor.</p><p>[26] <strong>Karşılıklılık (reciprocity):</strong> İttifak ilişkilerinde yük paylaşımı ve karşılıklı sorumluluk beklentisi.</p><p>[27] <strong>“Hukukun üstünlüğü–üniversite–bilimsel devrim”:</strong> Avrupa’nın kurumsal/entelektüel mirasına dair Avrupa merkezli (eurocentric) tarih anlatısı.</p><p>[28] <strong>Sistine Şapeli:</strong> Vatikan’daki şapel; Michelangelo freskleriyle ünlü. Atina Okulu tablosunun da bulunduğu yer.</p><p>[29] <strong>Köln Katedrali:</strong> Almanya’nın Köln kentindeki gotik katedral. ‘Gotik’, yani eski bir Germen kavmi olan Got’ların yaptığı gibi anlamında. Klasik (Yunan + Roma) mimariyle artık tarihi bağını koparmak ve yeni bir sayfa açmak amacıyla Rönesans’ın ilk dönemlerinde oluşturulan bir mimari türü. Gotik denme sebebi, küçümseme amaçlı, Türkçe’deki ‘bedevi’ ifadesine benzer bir ifade.</p><p>[30] <strong>“Gönüllü ama aptalca dönüşüm” : </strong>Konuşmacı, küreselleşme/serbest ticaret tercihleriyle üretimin ve kritik tedarik hatlarının dışarı kaydırılmasını, “zorunluluk değil, siyasi/ekonomik tercih” olarak niteliyor; bunun kriz anlarında kırılganlık yarattığını savunuyor.</p><p>[31] <strong>“Yeni bir Batı yüzyılı”:</strong> 21. yüzyılın teknoloji/ekonomi/siyasette Batı liderliğinde şekillenmesi özlemi.</p><p>[32] <strong>Esnek üretim (flex manufacturing):</strong> Talep ve ürün değişimlerine hızlı uyum sağlayan, modüler ve çevik üretim yaklaşımı.</p><p>[33] <strong>Küresel Güney:</strong> Genelde düşük/orta gelirli, zamanında sömürge olarak kullanılmış ülkeleri tanımlayan siyaset-ekonomi terimi.</p><p>[34] <strong>Bu bölümün ana iddiası:</strong> Yeni ittifakın hedefi yalnızca “eski sanayileri geri getirmek” değil; yapay zekâ, uzay, otomasyon, kritik mineraller gibi stratejik alanlarda ortak kapasite kurarak 21. yüzyıl rekabetinde avantaj elde etmek.</p><p>[35] <strong>Yabancı düşmanlığı (xenophobia):</strong> Yabancılara karşı korku/nefret temelli tutum.</p><p>[36] <strong>“Eski düzenin kurumlarını yıkmıyoruz” mesajı:</strong> Birleşmiş Milletler ve benzeri çok taraflı kurumların tamamen tasfiyesinden ziyade, “işlev ve yönetişimin yeniden düzenlenmesi” çağrısı olarak okunabilir. Burada bu kurumları karşısına almıyor, <em>‘endişelenmeyin, siz de makul çerçevede var olmaya devam edebilirsiniz’</em> şeklinde bir paye veriyor.</p><p>[37] <strong>“Reform ve yeniden inşa” iması: </strong>Konuşmacı, uluslararası kurumların “ulusal çıkarlar”la daha uyumlu hale getirilmesini savunuyor; yani bu kurumların dünya insanlarının ortak çıkarları ekseninde değil Batı/ABD öncelikleriyle yeniden konumlandırılmasını hatırlatıyor.</p><p>[38] <strong>Gazze savaşı:</strong> Gazze katliamını kast ediyor.</p><p>[39] Konuşmacı, BM’nin İsrail’e yeterince yardım etmeyerek Hamas’ın halledilememiş olmasını bir zayıflık ve etkisizlik olarak sunuyor. Sen halletmedin, biz destek olup hallettik demek istiyor. Yani burada ‘çözüm’ ifadesi doğrudan Hamas’ın tasfiyesini, İsrail güvenliğinin sağlanmasını ifade eden ABD eksenli bir okuma üzerine kurulu.</p><p>[40] <strong>“Barbarlar” ve “esirler”: </strong>Konuşma bağlamında “barbarlar” ifadesi Hamas’ı; “esirler” ise Hamas’ın elindeki İsrailli rehineleri ima ediyor. Gazze’de öldürülen onbinlerce insan ve yaşanan insanlık dramına hiçbir değinme yok. Neden olsun, onlar insan mı ki? (!)</p><p>[41] <strong>“Tahran’daki radikal Şii din adamları”:</strong> İran’daki dinî-siyasal elit için retorik bir niteleme; “nükleer program” İran’ın nükleer faaliyetleri tartışmasına gönderme.</p><p>[42] <strong>B2 bombardıman uçağı:</strong> ABD’ye ait “stealth” (radara yakalanması zor) stratejik bombardıman uçağı. 2025&#39;te İran’ın nükleer tesisleri bu uçaklarla uyarı amaçlı bombalandı. (Bkz. <a href="https://www.reuters.com/business/aerospace-defense/us-b-2-bombers-bunker-busters-alternatives-2025-06-18/">Link</a>)</p><p>[43] <strong>“Narkoterörist diktatör”, </strong>ABD tarafından bir operasyonla kaçırılan Venezüela devlet başkanı Maduro’yı kast ediyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez bir ülke bağımsız başka bir ülkenin devlet başkanını zor kullanarak kaçırdı. ABD ve Trump bu kaçırma olayı ile gurur duyuyor. (Bkz. <a href="https://www.bbc.com/news/articles/cp37yr2xq7no">Link</a>)</p><p>[44] <strong>ABD Özel Kuvvetleri:</strong> Özel operasyon birimleri için genel ifade. (Bkz. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Amerika_Birle%C5%9Fik_Devletleri_%C3%96zel_Operasyon_Birimleri">Link</a>)</p><p>[45] <strong>Batı’nın genişlemesi/İmparatorluklar:</strong> 15.–20. yüzyıl arası Avrupa sömürgeciliği ve denizaşırı imparatorluklar kast ediliyor, o günlere özlem dile getiriliyor.</p><p>[46] <strong>Kolomb Çağı:</strong> 1492 sonrası Amerika’nın yağmalanması ve sömürgecilik dönemi. Konuşmacı bu dönemi özlemle anıyor.</p><p>[47] <strong>Demir Perde:</strong> Doğu Bloku ile Batı’yı ayıran siyasal-askerî ayrımın sembol ifadesi.</p><p>[48] <strong>“Yarısı… geri kalanı yakında”: </strong>Buradaki ima, Sovyet nüfuzunun genişlemesi korkusudur; “Demir Perde’nin arkası” ifadesi Sovyet etki alanını kasteder.</p><p>[49] <strong>Orak ve çekiç:</strong> SSCB/komünizm sembolü.</p><p>[50] <strong>“Yönetilen gerileme”:</strong> Batı’nın güç kaybını “idare etmeye” odaklı, iddiasız, çelimsiz stratejiyi eleştiriyor.</p><p>[51] <strong>“Küresel refah devleti… kefaret”:</strong> Uluslararası düzeni, “sorumluluk/yardım/iklim” gibi gündemler üzerinden eleştiren ideolojik çerçeve. Yani <em>sömürülerle geçen geçmişin kefaretini ödemek zorunda değiliz, geçmiş geçmişte kaldı, kimseye hesap vermemiz gerekmiyor, kimseye borcumuz yok, bu temelde bir ittifak kuralım </em>anlamında borçsuz minnetsiz bir ittifak teklif ediliyor.</p><p>[52] <strong>Transatlantik bağ:</strong> ABD–Avrupa arasındaki tarihî, askerî ve siyasi bağ.</p><p>[53] <strong>“Medeniyet silen”:</strong> Bizi ve medeniyetimizi kasıtla yok eden güçler şeklinde retorik bir ifade. Türkçe’deki ‘dış mihraklar’ ifadesine benzer bir ifade.</p><p>[54] <strong>“Transatlantik çağın sonunu müjdeleyen manşetler”: </strong>ABD–Avrupa ilişkilerinin zayıfladığı, ittifakın çözüldüğü veya Avrupa’nın ABD’den stratejik olarak ayrıştığı yönündeki yorumlara/medya anlatılarına gönderme yapıyor.</p><p>[55] <strong>“İtalyan kâşif”:</strong> Genel olarak Kolomb anlatısı kast ediliyor.</p><p>[56] <strong>Scots-Irish / İskoç-İrlandalılar:</strong> Britanya adalarından Kuzey Amerika’ya göç eden topluluk. ABD tarih yazımında sıkça “sınır bölgelerine yerleşen, zorlu koşullarda dayanıklı, bağımsız, silahlı öz-savunmaya yatkın” öncü yerleşimci tipi. Metindeki “proud, hearty clan” (gururlu, sağlam/dirençli klan) vurgusu bir kahramanlık miti kuruyor. Ulster bölgesi, Kuzey İrlanda’nın sert, yiğit gençleri ile bilinen bölgesi, bu yiğitlik ve savaşçılık vurgulanıyor.</p><p>[57] <strong>Davy Crockett, Mark Twain, Teddy Roosevelt, Neil Armstrong:</strong> Sırasıyla, ABD’nin popüler sınır kahramanı-siyasetçisi (Türkiye’deki Ulubatlı Hasan anlatısına benzer şekilde, Avrupalıların Amerika’yı istilasındaki öncü, kahramanlaştırılmış isimlerden) ; ünlü Amerikalı edebiyatçı; ABD başkanı; Ay’a ayak basan ilk astronot.</p><p>[58] <strong>“Amerikan birası” esprisi:</strong> Alman göçmenlerin bira üretim kültürü/ustalığının ABD’deki bira geleneğine katkısına yapılan mizahi gönderme.</p><p>[59] <strong>New Amsterdam:</strong> New York’un Hollanda sömürge dönemindeki adı (17. yüzyıl).</p><p>[60] <strong>Piedmont-Sardinya Krallığı:</strong> İtalya birleşmesi öncesi devlet yapısı; Casale Monferrato bugünkü İtalya’dadır.</p><p>[61] <strong>Bu kişilerin anılması ne anlatıyor?</strong> Rubio, kendi soy anlatısını somutlaştırmak için (İtalya ve İspanya’dan aile isimleri vererek) ABD’nin “Avrupa kökenli göç” hikâyesini kişisel düzleme indiriyor.</p><p>[62] <strong>13 koloni:</strong> ABD’nin kuruluşuna giden süreçte Britanya’nın Kuzey Amerika’daki kolonileri.</p><p>[63] <strong>“Bebek ulusun baş diplomatı” :</strong> ABD’nin 1776’daki kuruluş yıllarında “genç/yenidoğan” bir devlet olduğunu; bugün ise o devletin dışişleri bakanı olarak Avrupa’ya geldiğini vurgulayan retorik.</p><p>[64] <strong>“Muhalifler” (dissidents):</strong> Doğu Bloku’nda komünist rejimlere karşı çıkan siyasal aktivistler/entelektüeller.</p><p>[65] <strong>Kapyong — Kandahar:</strong> Kore Savaşı’ndaki Kapyong Muharebesi (1951) ve Afganistan’daki Kandahar; ABD’nin müttefikleriyle birlikte savaşmasına örnek.</p><p>[66] <strong>Ukrayna savaşı:</strong> Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş (2014’ten itibaren gerilim; 2022’de geniş çaplı işgal).</p><p>[67] <strong>Azami hedefler (maximalist objectives):</strong> Müzakerede tavizsiz, en yüksek talepler.</p><p>[68] <strong>“Rus petrolüne yaptırımlar”:</strong> Rusya’ya yönelik enerji temelli yaptırım rejimlerine atıf.</p><p>[69] <strong>Pearl Programı:</strong> Metinde bir program adı olarak geçiyor; kamuya açık literatürde standart bir terim olmayabilir. Okur için “Ukrayna’ya yönelik silah satış/tedarik mekanizması” olarak anlaşılabilir.</p><p>[70] <strong>Çin dışişleri bakanı:</strong> Çin’in dış politikasından sorumlu üst düzey yetkili. (Wang Yi)</p><p>[71] <strong>“Çin şahin(i)” (China hawk):</strong> Çin’e karşı daha sert/şüpheci yaklaşımı savunan siyasetçi/ekol.</p><p>[72] <strong>Trump–Şi zirvesi:</strong> İki lider arasında planlandığı belirtilen zirve görüşmesine atıf.</p><p>[73] <strong>“Jeopolitik meslek kusuru”:</strong> “Konuşmamak profesyonelce ağır hata olurdu” anlamına gelen retorik ifade.</p><p>[74] <strong>Ulus-devlet:</strong> Egemen sınırları, merkezi yönetimi ve ulusal kimliği olan devlet formu.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=3bdf8737e5cc" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Alo Kumarhane]]></title>
            <link>https://abdullahucar.medium.com/alo-kumarhane-1e579e507555?source=rss-3ffbec0bd125------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/1e579e507555</guid>
            <category><![CDATA[onlinebets]]></category>
            <category><![CDATA[kumarhane]]></category>
            <category><![CDATA[bağımlılık]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Abdullah Uçar]]></dc:creator>
            <pubDate>Thu, 15 Jan 2026 12:52:02 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2026-01-15T15:23:55.889Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p><em>(Az evvel yaşandı)</em></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/960/0*MVTtzA8i5b8dgYcY" /><figcaption>Görsel: <a href="https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Gambling_-_dependence_on_gambling.jpg">Wikimedia Commons</a></figcaption></figure><p><strong><em>(İsimsiz telefonda genç bir kadın sesi) </em>Alo, merhabalar…</strong></p><ul><li>Merhabalar, buyrun, ne için aramıştınız?</li></ul><p><strong><em>(Aksanlı bir Türkçe ile) </em>Ben sizi XXXBet firmasından arıyorum, bilgilendirme yapmak istedim.</strong></p><ul><li>Ne hakkında?</li></ul><p><strong>Bizim Casinomuzda bazı fırsatlar var, bonus puanlar var, onlar hakkında bilgilendirme yapmak istedim.</strong></p><ul><li>Casino derken kumarhane mi demek istediniz?</li></ul><p><strong>Yok, öyle demeyelim, casino insanların eğlendiği biryer.</strong></p><ul><li>Casino’nun Türkçe’si kumarhane değil mi, neden Türkçe’sini söylemiyorsunuz, bu kelime neden rahatsızlık oluşturdu?</li></ul><p><strong>Yani sonuçta insanlar eğleniyorlar, ondan dolayı.</strong></p><ul><li>Peki, devam edelim, buyrun beni bilgilendirin.</li></ul><p><strong><em>(Bonuslar, puanlar, kazançlar anlatıldıktan sonra)</em> siz de casinomuza göz atabilir, eğlenebilirsiniz.</strong></p><ul><li>Yani sizin sitenize girip kumar oynamaya beni davet ediyorsunuz değil mi?</li></ul><p><strong>Kumar demeyelim, eğlence diyelim, sizin tercihiniz tabi.</strong></p><ul><li>Peki, insan öldürerek veya hırsızlık yaparak eğlenmek kötüdür değil mi?</li></ul><p><strong>Tabii ki, kötü.</strong></p><ul><li>Kumar, hayata hiçbir artı değer üretmeden tamamen şansa dayalı olarak insanların ömürlerini harcayarak kazandıkları parayla eğlenmeleri anlamına geliyor, sizce insanların hayatlarıyla, ömürlerinden tükenen zamanla, ömrümüzü sembolize eden parayla böyle eğlenmek doğru mu?</li></ul><p><strong>Değil tabi.</strong></p><ul><li>Şimdi müsaadenizle ben sizi bir insan kardeşiniz olarak o sektörden çıkmaya davet ediyorum. Bakın hayatınızın baharındasınız, siz de o sektörün mağdurusunuz, insanların canları ile eğlenilen bir sektörde neden para kazanıyorsunuz? Bu para tamamen gayrı meşru, tıpkı fuhuş sektörü gibi, sizi de ele geçirmiş oluyor sektör, ben sizi o bataklıktan kurtulmaya davet ediyorum. Hayatta her an ölebiliriz, anne babanız ölebilir, yani hayat bizim için sonlanabilir, koskoca hayatı insanları kumara davet ederek geçirmiş olmak büyük bir kayıp değil mi? Pek çok iş var, gelin sağlık alanında çalışın, namusunuzla şerefinizle mutlaka bir iş bulursunuz.</li></ul><p><strong><em>(bir süre düşündükten sonra daha teslim olmuş bir ses tonuyla) </em>Doğru söylüyorsunuz, siz hangi alandasınız?</strong></p><ul><li>Ben sağlık alanındayım, üstelik Türkiye Yeşilay Cemiyeti Bilim Kurulu Üyesiyim, ben sizin son şansınız olabilirim, bu konuşmamız tesadüf değil bence, siz benim çağrıma uyun.</li></ul><p><strong>Tam da adamına denk gelmişiz. (<em>Gülüyor</em>)</strong></p><ul><li>Aynen, iyi ki bana denk geldiniz, dediklerimi düşünün lütfen, hayatınızı insanları zehirleyen bir sektörde heba etmeyin. Zaten ekonominin daraldığı ortamlarda kısa sürede para kazanma hevesine kapılmış zaten zora düşmüş insanların kanlarının son damlasıyla beslenen bu adamlardan kaçın, çıkın o bulunduğunuz yerden. <em>(Sakince ve samimiyetle dinledi söylediklerimi)</em></li></ul><p><strong><em>(Düşünceli bir ses tonuyla) </em>Haklısınız, çok teşekkür ederim</strong></p><ul><li>Bilakis dinlediğiniz için ben teşekkür ederim.</li></ul><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=1e579e507555" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Hikmete Mektup]]></title>
            <link>https://abdullahucar.medium.com/hikmete-mektup-d66528ee7398?source=rss-3ffbec0bd125------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/d66528ee7398</guid>
            <dc:creator><![CDATA[Abdullah Uçar]]></dc:creator>
            <pubDate>Thu, 06 Nov 2025 18:46:36 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2025-11-06T18:46:36.594Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*PTb0Maiu46JRcBEIsH73KQ.jpeg" /></figure><p>Sevgili dostum Hikmet,</p><p>Kime yazsam bilemedim, derdimi sana açayım dedim. Yaş 40’a yaklaştı, artık anladım, dünyada bir yabancıyım. İzin verse kitap, saray bana mağara. Sıkıştım kaldım sanki zamanın bir ânında, mekânın bilinmeyen bir mağarasında, 21. yüzyılın agorasında. Kendime geldiğimden beridir bir sahnenin ortasındayım dostum. Heryerde sorgulanmamış bir telaş, kimisinde boşluk, kimisinde ürkütücü bir huzur, kimisinde şeytani hırs, kibir, cinnet. Kimileri ise sanki tanrıdan bir söz almış, hayret.</p><p>Ölüm diye bir şey var kardeşim buralarda. Zamanı geldiğinde sahneden çekiliyor, perdenin ardına gidiyorsun. Sana sormuyorlar üstelik, ne sahneye çıkarken, ne de perdenin ardına dönerken. Giden gelmiyor dostum, ötede ne var kimse bilmiyor. Doğanın nereden doğup ölenin nereye battığını bilmeye hayat sanki kasten izin vermiyor. <em>Takma kafaya</em> denilecek gibi değil dostum, yürürken, ayaktayken, yanım üzere yatarken hiç çıkmıyor aklımdan bu keşmekeş. Hayat tüm gerçekliğiyle takıyor bunu kafama, <em>düşün</em> diyor haykıra haykıra, <em>unutma, ara, sakın uyuma</em> diyor. Bir doktora görünmeli miyim dersin, oyun mu oynuyor bana hücrelerim, sence de sorun ben miyim?</p><p>Niçin akıllıyız ki Hikmetim? Niçin farkındayız doğan güneşin? Neden tüm bu olup bu biten? Ne olur, söndür şu beni yakan ateşi, söyle biliyorsan hikmetini. Niçin dönüyor devran, her gece niçin tepemde kehkeşan. Desen ki hiçsin, ona da razıyım, hiç olduğumu bilirim en azından.</p><p>Ya iç dünyam? Dışarıda nasıl varsa feza, ruhum da öyle hazeka. İn in bitmiyor çocukluğum azizim, çöz çöz tükenmiyor düğümler. Derin uzay nasıl varsa ruhumda her bir kapı açılıyor bin kapıya. Bedenim desen, ne atlar şaha kalkıyor, dört nala koşuyor, ellerimden bağlayıp beni ölümüne sürüklüyor aygırlar. Nefsime had bildireyim diyorum, ama nefsim 2 milyon yaşında, bense 30’ların sonunda. Küçücüğüm azizim, evren benden büyük, ruhum desen muamma, hormonlarım milyon yaşında. Büyüğüm aynı zamanda. Atom altı parçaların küçüklüğüne aklım yetmiyor, bu merdiven indikçe iniyor maddenin dipsiz kuyusuna. Koca evrenin kendisini bulmayalım sonra kuyunun sonunda?</p><p>Dışarı baksam ayrı, içeri baksam ayrı bilinmezlik, niçin bunları düşünüyorum bir tren garında? Kabardı diye deniz, Poseion’a var mı diyeceğiz yoksa? Şimşeklerinden korkup Zeus’a mı yöneleceğiz? Yaşamı uzatmayı kafaya takmış postmodern bilim, hadi uzattın diyelim, hayatı anlamadan niçin 100’lü yaşlara hevesleneyim?</p><p>Zihninde bu sorularla kim sever ki beni, kim telaşına ara verip hemdert olur, kim en içimi okur, kim elini omuzuma koyup yaşamak sancıma dokunur? Tabip, elle yaramı, biliyorsan bu sancıyı. Sahi, bilsen bir sen bilirsin insanı, ellerinde ölenler sana giderken bir sır fısıldadı mı?</p><p>Cevabın yokluğu, yokluğun kanıtı sayılır mı? Kim keşfettiyse öteyi, önce varsaydı dostum, orada bir şey var dedi, öyle başladı ilmin serüveni. Ya yoktur deyip küsseydi, bunca şeyi insan keşfedebilir miydi?</p><p>Çıkıp arayalım gerçeği madem. Akıl, ne kadar düşünebilir dersin? Tavşanlar şiir yazabilir mi? Taş, sevgiyi bilebilir mi? Aşkın olan düşünülebilir mi aziz dostum, aklımız herşeyi kavramaya yeter mi? Hisler aklın ötesine geçebiliyor ama onlar da biryere kadar. Sezgi desen daha muallak. Sanat desen en içeriye dokunuyor, o hepten başka bir galaksi. Bir de şu din dedikleri… Tuhaf Hikmetim, tuhaf. Avladığı geyikten ihlasla ve hüzünle özür diliyor Kızılderili. Her aklı başında insan ölümden ötesine hazırlanıyor kendi anladığı kadarıyla. Yetmiyor dünya kimseye, tarih boyu insanın ruhu hep dönmüş bir kıbleye.</p><p>Din, hayatın en tuhaf olgusu bana göre. İnsan ruhunun derinliklerinde doğup evrenin ötesine uzanıyor. Zaman ve mekan aşkın, her arkelojik katmanda karşımıza çıkıyor, peşimizi bırakmıyor. İnanmak, nasıl bir şeyse hepimizin ruhunda güçlü bir şekilde duruyor. Hiçbirşeye inanmayanlar dahi kendilerine inanıyor, ilkesi kendinden menkul yaşıyor. Masaya bir teklif koy desen koya koya yokluk koyuyor,<em> yok öyle bir şey </em>deyip geçiyor. <em>Yoksay </em>diyor yani öteleri, <em>farzetme, overthink olma, just do it, ye, iç, Everest’e git</em>, peki sonra? <em>Gir İnstagrama, post it.</em> Breh breh, ne derinlik ama, inanılmaz geliyor akla.</p><p>Filozofları herkes konuşuyor. Filozoflar düşünerek yollar açabiliyor, ancak bir fikrin olgunlaşması yüzyıllar alıyor. Zaten filozofu da toplum sevmiyor. Dünyaya yabancılığımla akrabayım sanki onlara. Ah Herakleitos, bir imkanı olsa, bir konuşabilsek Efes’teki inzivasında. Ya kimsenin pek konuşmadığı şu peygamberler? Neden kimse peygamberleri konuşmuyor? Felsefe, sanat, edebiyat kahvelerinde neden adları geçmiyor? Sümerlerde yaşamış İbrahim, tek başına çıkıp insanlığı bir yola çağırmış. Kuş uçmaz, kervan geçmez bir çölün ortasına kuruvermiş çağrısının merkezini, Kâbe’yi, <em>budur </em>demiş <em>gerçek tanrının evi</em>. <em>Dünya size kalsın, bu çöl bize yeter</em> demiş İbrahim sanki. Tanrı dediğin saraylarda olur, cennette yaşar, hayatın kaynağı olan ırmaklara hükmeder, öyle öğrendik tarih boyu. Haliyle ne saraylarındaki yarıtanrılar, ne de soyu tanrıya dayananlar sevmemiş bu işi. İbrahim ateşe atılmış, diri diri yakılmış. Musa, görkemli bir adam. Kurtarmış Firavun’dan Benî İsrail’i. Sokrates, Gautama Siddhartha, Kong-fu-çi aynı çağlarda belirmişler tarihte. Sokrates’in sonu olmuş, elini kana bulamış Atina’nın demokrasisi. Eli kulağında peygamber bekleyen Yahudi, gelir gelmez öldürmüş İsa peygamberi. Son kitabın dediğine göre köprüden önceki son çağrı, mağarasına firar etmiş bir münzeviye, sevgili Muhammed’e inzal olmuş Hikmetim. Bir ses, ötelerden bir fısıltı… <em>‘’Oku!’’.</em></p><p>‘’Oku’’ mu? Okumak… Sahi, gözlerimiz ışığı okuyor, kulaklarımız havadaki incecik titreşimi, burnumuz koku moleküllerini, tenimiz maddeyi, dilimiz lezzeti. Ya neyi okusun aklımız ve ruhumuz? Devam etmiş ses: <em>Oku ama sana öğrettikleri gibi değil, bu sefer seni var edip sonra terbiye edenin, Rabbinin tarafından oku bir de dünyayı. Seni bir toz zerresi olduğun andan beri gözeten bir Rab. Oku, zira O cömerttir, insanlığa ne biliyorsa öğreten O’dur.</em></p><p>Bu <strong>O</strong>, Ksenofanes’in <strong>O</strong>’su olmasın? Sokrates’in uğruna ömrünü adadığı hakikat olmasın? Zerdüşt’ün Ahura Mazda’sı, Türklerin Teng-ri’si, Budha’nın nirvanası, metafiziğin arkhesi, felsefenin sofos’u, sanatın güzeli, Platon’un ideası <strong>O</strong> olmasın? <em>Kim O</em> diye sorduğunda Musa, <em>‘’Benim, ben, Rabbin’’</em> diyen ses olmasın? Bu ses hakikat değilse tarihe saçılmış bir şizofreni mi Hikmetim, birbirinden bu kadar uzak zamanlara ve mekanlara saçılmış insanlar, nasıl aynı cümleleri kuruyor, nasıl aynı O’ya bizi çağırıyorlar dersin?</p><p>Filozoflar aklımıza dokunuyorlar, peygamberler ise ruhumuza. Filozoflarımız hala var, ancak içine sıkışıp kaldığımız şu hayatta ruhumuza dokunanların sonuncusu 1400 yıl evvel göçüp gitti. O halde mirasına can havli ise sarılmak gerekmez mi? Her kitaptaki hikmetin izini sürmek, hikmetin her zerresini yitik malımız bilmek, bizi hazdan huşua, hızdan sükûna çağıran her sese yönelmek, mağaranın karanlığında ışığın geldiği tarafa yönelmek zorunlu seçeneğimiz değil mi?</p><p>Duy sesimi ey O, oradaki, ne olur duy bu zerreyi, beni. Aradığımı bil Seni, her neredeysen, en içime ektiğin sevginin ve muhabbetin, inancın, bilgiye rağbetin, sanatın hatrına, hangi yolsa sana çıkan, râm et tüm hücrelerimi, aç kalbime işaretlerini. Vakti geldiğinde dindir vuslatınla derdimi. Seni arıyor, sana firar ediyor, sana adıyorum ruhumu. Ey tüm olup bitenin müsebbibi, kulun olayım, bul yada buldur, bırakma bana beni. <br> <br><em>Adı dahi tarihten ödünç alınmış ben, Abdullah. <br>Sokrates’ten sonra 2424, İsa’dan sonra 2025, hicretten sonra 1447. <br>Aileme dönüş yolu, Ankara.</em></p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=d66528ee7398" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Olimpus Düştü, Türkiye Ayakta]]></title>
            <link>https://abdullahucar.medium.com/olimpus-d%C3%BC%C5%9Ft%C3%BC-t%C3%BCrkiye-ayakta-dbe1648eec71?source=rss-3ffbec0bd125------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/dbe1648eec71</guid>
            <category><![CDATA[military-coup]]></category>
            <category><![CDATA[15-temmuz]]></category>
            <category><![CDATA[darbe]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Abdullah Uçar]]></dc:creator>
            <pubDate>Tue, 15 Jul 2025 12:53:26 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2025-07-15T13:18:18.076Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p><em>( Eğlence olsun diye çekilmiş </em><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Olympus_Has_Fallen"><strong><em>Olimpus Düştü</em></strong></a><em> adlı filmi izlediğimde bunun gerçek olabileceğini hiç düşünmemiştim. 15 Temmuz 2016 gecesi tam olarak bu filmin içindeydim. Olympus 15 Temmuz’da düştü. ABD destekli örgüt hezimete uğradı, Türk halkı ve demokrasisi kazandı. Darbe geleneğine millet tarafından darbe vuruldu.</em></p><p><strong><em>Aşağıdaki metin, 15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’de gerçekleşen darbe girişiminde kendi yaşadıklarımı not etmek için darbe gecesinden sonraki haftalarda kaleme aldığım notlardan oluşmaktadır. </em></strong><em>Aziz şehitlerimizin ruhu şâd, mekanları cennet olsun.</em></p><p><em>15 Temmuz’da halkın zaferinin Türkiye’deki darbe geleneğinin sonu olması dileklerimle.)</em></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/0*rsaqqcsqj4WWz3j_.jpg" /></figure><p>Ben Türkiye’nin en büyük şehri İstanbul’da bir aile hekimiyim, İstanbul Tıp Fakültesi’nde Halk Sağlığı bölümünde doktora öğrencisiyim. Bu metni, 15 Temmuz 2016 darbe gecesi yaşadıklarımı tarihe not düşmek ve insanlara gördüklerimi doğrudan kaynağından aktarabilmek için yazıyorum. Sokakta olup bitenlerin içinden bir ses bu yazdıklarım.</p><p>O gece İstanbul’un Avrupa yakasında bir dostumun evinde sohbet ediyorduk. Eşim ve iki çocuğum da tatil için köydeydiler. Telefon geldi, eşim tedirgin bir sesle televizyonu açmamı, önemli şeyler olduğunu söyledi. Televizyonun kumandasına bastığım anda sanki bir savaş ve aksiyon filminin içine düştüm. Televizyonda tüm kanallar son dakika haberi olarak İstanbul boğaz köprüsünün her iki tarafının askerler tarafından kapatıldığını söylüyordu. Son dakika haberleri üst üste geliyordu. Kafamız çok karışmıştı, ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Hepimizin zihninde ortak bir soru vardı: bu bir şaka mıydı yoksa gerçekten ciddi birşeyler mi oluyordu. Ciddi bir olay olmamasını umarak televizyonu takip ederken başbakan Binali Yıldırım canlı yayına telefonla katıldı.</p><iframe src="https://cdn.embedly.com/widgets/media.html?src=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fembed%2FFBRmv9zX8Bk%3Ffeature%3Doembed&amp;display_name=YouTube&amp;url=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fwatch%3Fv%3DFBRmv9zX8Bk&amp;image=https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2FFBRmv9zX8Bk%2Fhqdefault.jpg&amp;type=text%2Fhtml&amp;schema=youtube" width="854" height="480" frameborder="0" scrolling="no"><a href="https://medium.com/media/4ed5c0f4e90d7edd8b0fb702d8b5f3a9/href">https://medium.com/media/4ed5c0f4e90d7edd8b0fb702d8b5f3a9/href</a></iframe><p>Bu durumun ordu içerisindeki bir grup askerin ve komutanların kalkışması ihtimalinin yüksek olduğunu söyledi. Bu haberle birlikte artık durumun ciddi olduğunu anladık. Bu sırada önemli son dakika haberleri geliyordu: Ankara’da çatışma, İstanbul’da tanklar yürüyor, askerler her yerde, hava alanları askerler tarafından işgal edildi… Artık kesin olan bir şey vardı, bu bir darbe girişimiydi. <br> <br>Ben darbenin ne olduğunu ilk olarak babamdan öğrenmiştim. Babam 1980 darbesini ve 28 Şubat darbesini yaşamıştı. Daha sonra Türkiye tarihini okuduğumda ülkemizin bir çok darbe girişimi yaşadığını öğrenmiştim. Bir askeri darbenin bir ülkeye ne kadar zarar verebildiğini ve faturasını ödemek için yıllar gerektiğini biliyordum. Whatsapp gruplarındaki arkadaşlarımızdan kimileri sokağa çıkmak istiyorlardı. Ancak bu sırada resmi haber ajansı <a href="https://youtu.be/FZFW0pwQQ2M">TRT’de spiker darbe bildirisini okudu</a> ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi.</p><iframe src="https://cdn.embedly.com/widgets/media.html?src=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fembed%2FFZFW0pwQQ2M%3Ffeature%3Doembed&amp;display_name=YouTube&amp;url=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fwatch%3Fv%3DFZFW0pwQQ2M&amp;image=https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2FFZFW0pwQQ2M%2Fhqdefault.jpg&amp;type=text%2Fhtml&amp;schema=youtube" width="854" height="480" frameborder="0" scrolling="no"><a href="https://medium.com/media/20c45cd5249ab22b2e65394f5db787c4/href">https://medium.com/media/20c45cd5249ab22b2e65394f5db787c4/href</a></iframe><p>Tüylerimiz diken diken oldu. Ülkemiz kendi askeri tarafından işgal ediliyordu. Geçen her saniye ülkemiz için çok büyük bir kayıp anlamına geliyordu. Geçen her dakika bizim için zamanda geriye yolculuktu. Bunu iliklerime kadar hissettim. Arkadaşlarımıza sakin olmalarını, sokağa çıkmamalarını, soğukkanlı bir şekilde neler olup bittiğini net olarak anlamamız gerektiğini ifade ettim. Devlet kurumlarından ve sivil toplum kuruluşlarından kitlesel bir direniş çağrısı olursa o zaman direnmek için sokağa çıkmalıydık. Aksi halde hayatımız serseri bir kurşun ile sonlanabilirdi. Tam o sırada herkes sustu ve televizyona doğru baktık, çünkü CNN Turk canlı yayınına cep telefonundan facebook messenger ile bağlanan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan konuşuyordu.</p><iframe src="https://cdn.embedly.com/widgets/media.html?src=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fembed%2F7LEfGo0uN-o%3Ffeature%3Doembed&amp;display_name=YouTube&amp;url=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fwatch%3Fv%3D7LEfGo0uN-o&amp;image=https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2F7LEfGo0uN-o%2Fhqdefault.jpg&amp;type=text%2Fhtml&amp;schema=youtube" width="854" height="480" frameborder="0" scrolling="no"><a href="https://medium.com/media/b052241db0d3ccf49ae7f9c20c877a4e/href">https://medium.com/media/b052241db0d3ccf49ae7f9c20c877a4e/href</a></iframe><p>Konuşmanın özeti şu idi: <em>“tüm halkımızı demokrasiyi savunmak için meydanlara ve havaalanlarına davet ediyorum”.</em> Bu çağrı, demokratik olarak halkın seçtiği bir cumhurbaşkanının çağrısı idi. Eğer milletimiz hayatları boyunca demokrasi için bir çağrıya kulak vereceklerse, o an bu an idi. Bu net bir seçimdi. Ya demokratik bir ülke olmaya devam edecektik, ya da askeri bir yönetime boyun eğecek ve yıllarımızı-ekonomimizi-kazanılmış değerlerimizi kaybedecektik. Sokak çok karışıktı, herhangi bir asker sizi vurabilirdi. Sokağa çıkmak ölüm demekti. Ancak bu çağrıdan sonra herkes bir seçim yaptı, ve demokrasiyi seçenler sokaklara çıkmaya karar verdi, ben de dostlarımla istişare ettim, şimdi sokağa çıkıp demokrasinin bedelini ödeme, gerekiyorsa da ölmek zamanıydı.</p><p>Sokağa çıktım ve arabama bindim. Darbecilerin işgal ettikleri önemli yerlerden biri olan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün önüne gitmeye karar verdim. Yollar insanlarla doluydu, arabalar ve insanlar sel gibi meydanlara akıyordu. Sokaktaki herkes çok öfkeliydi. Müthiş bir kalabalıkla birlikte Vatan Caddesi’nin başlangıcına kadar aracımla gittim ve park ettim, çünkü tüm cadde araçlarla ve insanlarla doluydu, daha fazla otomobille ilerleyemedim. Yürümeye başladım. Emniyet müdürlüğüne 500 metre mesafe vardı, yürüdükçe cadde üzerinde 2–3 tank gördüm, insanlar tankları askerlerin elinden almışlardı ve sevinç çığlıkları atıyorlardı. Çok sevindim ve darbe girişiminin savuşturulduğunu sandım. Bu sırada bir polis elindeki megafon ile “Belediye başkanlığına doğru gidin, Saraçhane’ye gidin” diye anons geçiyordu kalabalığa. Ben de cadde üzerinden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na yürüdüm. Yaklaşık 4 kilometreyi hızlı adımlarla geride bıraktık. Belediye binasının oraya yaklaştığımda büyük patlama sesleri işittim. İnsanların az önce gördüğüm tankları ele geçirdikleri gibi burada da tankları ele geçirdiklerini ve havai fişeklerle zaferlerini kutladıklarını düşündüm. Ancak insanlara baktığımda herkes araçların ve yolun kenarına çökmüş siper almıştı. Karanlık sokakta biraz ilerledim, ben de bir taksinin kenarına çöktüm, ateş ediliyordu. Kurşun yağmurunda iken gözlerimin önünden köyde benden haber bekleyen eşim ve iki küçük kızım geçti.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*Q0BdZNpvgmS2y_y05-8jjg.png" /><figcaption>Saraçhane çatışması, video için <a href="https://youtu.be/-V7TaqILOTg?t=693">tıklayın</a>.</figcaption></figure><p>Karanlığın içinde 7–8 kişi bir kişiyi tutmuş acele adımlarla koşarak geliyordu. Yaklaştım, ve şok oldum, çünkü taşıdıkları kişi 40 yaşlarında biriydi ve tam olarak kalbinden vurulmuştu, yaka paça hastaneye taşıyorlardı. Yarasından kan akmıyordu çünkü onu taşırken zaten tüm kan boşalmıştı ve hipovolemik şoktaydı. Nabız yoktu, pupil refleksi de yoktu. Sonra başka bir grup daha geçti yanımızdan, o da vurulmuştu, ağır yaralıydı ve kan kaybediyordu. Ne yapacağımı şaşırdım bir an, şok olmuştum, askerin gerçekten kendi vatandaşına silah sıkabileceğini hiç düşünmemiştim.</p><p>Sonra doktor olduğum hatırladım ve hemen yanımızda bulunan hastanenin acil servisine gidip orada yaralılara yardım edebileceğimi düşündüm. Saraçhane Medikal Park Hastanesi Acil servisine geldiğimde diğer doktor arkadaşlarımı da orada gördüm, onlar da şok olmuşlardı. Acil servis, tıpkı savaş haberlerindeki gibiydi. Yerler tamamen kan revan, her yerde yaralılar ve cesetler vardı. Acil servisin önünde ise müthiş bir kalabalık vardı. Doktorlar olarak yaklaşık 1 saat panik içinde kaldık, çünkü çok fazla yaralı geliyordu. Bazı doktor arkadaşlarım paniğe kapıldığı için olsa gerek, bir yaralıya 40 dakikadır CPR yapıyordu. Onları uyardım, 40 dakika olduğunu, artık devam etmemelerini söyledim. Bir bayan tıbbi sekreter şok içerisinde ağlıyordu, tıbbi malzemeler yerlere dağılmıştı. Bir ortopedist o karmaşada bir hastanın yarasını dikmeye çalışıyordu, kendisine dikiş ile vakit kaybetmemesini, triaj yapmamız gerektiğini, sadece kanamalı hastaların kanamalarını durdurup çevre hastanelere sevk etmemiz gerektiğini söyledim. 1 saatin sonunda organize olduk, acil servisteki insanları dışarı çıkardık, kırmızı ve sarı alanlar belirledik, her alana doktor paylaşımı yaptık. Durum o kadar kötüydü ki triaj kriterimiz şu şekildeydi: “şuuru açık olanlarla ilgilenin, şuuru kapalı olanları bir kenara ayırın” Bu sırada yağmur gibi yaralı gelmeye devam ediyordu. İçeriye yaralılar haricinde kimseyi almıyorduk, bu sırada içeride ölen kişilerin yakınları da geliyordu kapıya, onları da engellemeye çalışıyorduk. İçeride acil müdahalesini yaptığımız kişileri sevk etmek için ambulans çağırıyorduk ama tüm ambulanslar devre dışı idi, çünkü hastanemiz çatışmanın ortasında kalmıştı. Hastane önünde yardım için bekleyen insanlar organize oldular ve sivil araçları ambulans olarak kullandık. Acil müdahalesini yaptığımız kişileri diğer hastanelere sevk ediyorduk. Çatışma sesleri bir ara şiddetlendi ve hastaneye yaklaştı. Artık yolun sonu olduğunu düşünerek arkadaşlarımızla helalleştik. Bu durum 4 saat sürdü. 4 saatin sonunda çatışma sesleri azaldı, daha az yaralı gelmeye başladı, tam o sırada inanılmaz bir patlama sesi duyduk.</p><iframe src="https://cdn.embedly.com/widgets/media.html?src=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fembed%2FUhZxsvuyGkk%3Ffeature%3Doembed&amp;display_name=YouTube&amp;url=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fwatch%3Fv%3DUhZxsvuyGkk&amp;image=https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2FUhZxsvuyGkk%2Fhqdefault.jpg&amp;type=text%2Fhtml&amp;schema=youtube" width="854" height="480" frameborder="0" scrolling="no"><a href="https://medium.com/media/f0caa28aa9f96ef2662281dda261cadd/href">https://medium.com/media/f0caa28aa9f96ef2662281dda261cadd/href</a></iframe><p>Ayağımızın altındaki yer sarsıldı. Üzerimizden F-16’lar geçiyor ve bomba atıyorlardı. Daha sonra bu seslerin bomba değil süpersonik patlama sesleri olduğunu öğrendim. 1 saat boyunca F-16 supersonik patlama sesleri altında geçirdik. Ben hayatımda ilk kez böyle bir patlama sesi duydum. Sanki kıyamet kopuyordu. Ama arkadaşlarımızla soğukkanlı davrandık. Artık yaralılar gelmiyordu, sadece cesetler vardı acil serviste, ve oradan ayrılma kararı aldık. Tekrar İstanbul Emniyet Binası’nın önüne geldik. Tüm insanlar orada toplanmıştı. Sabaha doğru çelik yelek giymiş ve elinde silah olan polis memurları da geldi. Bu polisler gece boyu askerlerle çatışan polislerdi. Hepsinin yüzünde o şok ifadesini görebiliyorduk. Gece uyanmış, çelik yeleklerini giymiş, silahlarını almış ve çatışmaya girmişlerdi. Herkes onları alkışladı ve tezahürat yaptı.</p><p>Biz oradan İstanbul Boğaz Köprüsü’ne gitmeye karar verdik, arabayı bıraktığım yere yürüdük, köprüye gittiğimizde sabah 06.00 civarı idi, güneş yeni doğmuştu. Köprüde hala çatışmalar sürüyordu. Arabamızda kalıp bir kenardan izledik, o sırada internette canlı olarak Erdoğan’ın konuşmasını dinledik. Erdoğan’ın uçağı Atatürk hava alanına inebilmişti ve Erdoğan halkın arasında konuşma yapıyordu.</p><iframe src="https://cdn.embedly.com/widgets/media.html?src=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fembed%2FXkKNK_cQ5ag%3Fstart%3D20%26feature%3Doembed%26start%3D20&amp;display_name=YouTube&amp;url=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fwatch%3Fv%3DXkKNK_cQ5ag&amp;image=https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2FXkKNK_cQ5ag%2Fhqdefault.jpg&amp;type=text%2Fhtml&amp;schema=youtube" width="854" height="480" frameborder="0" scrolling="no"><a href="https://medium.com/media/e9d80498d18cbd2b42a950a3648f4b6f/href">https://medium.com/media/e9d80498d18cbd2b42a950a3648f4b6f/href</a></iframe><p>Biz yönümüzü Atatürk hava limanına çevirdik ve yola çıktık, hava alanına giderken yolda tankların yaptığı harabiyetleri gördük. Yol kenarındaki bariyerler tanklar tarafından ezilmişti. Hava alanına saat 07.00 civarında ulaştık. Tam da o sırada içimizi ferahlatan haber geldi, köprüdeki askerler canlı yayında teslim oluyorlardı. Darbe başarısız olmuştu, ve biz kazanmıştık.</p><iframe src="https://cdn.embedly.com/widgets/media.html?src=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fembed%2FgeMZRf8dvuI%3Ffeature%3Doembed&amp;display_name=YouTube&amp;url=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fwatch%3Fv%3DgeMZRf8dvuI&amp;image=https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2FgeMZRf8dvuI%2Fhqdefault.jpg&amp;type=text%2Fhtml&amp;schema=youtube" width="854" height="480" frameborder="0" scrolling="no"><a href="https://medium.com/media/53f225f6e56ae0beda40582d00c12987/href">https://medium.com/media/53f225f6e56ae0beda40582d00c12987/href</a></iframe><p>O gece hayatımızın en uzun gecesiydi, ölüm ile burun buruna geldik. İnsanların hayatları serseri kurşunlar önündeki hedef tahtası gibiydi. Huzurluydum, zira demokrasi için mücadele ettim, ve demokrasiyi elimizden zorla almaya çalışan darbecilere karşı bir zafer kazanmıştık. Artık doktorama kaldığı yerden devam edebilirdim, çünkü hayatını kaybeden 250 insanın arasında değildim. Bir ailem vardı, iki de çocuğum. Ben ölsem onlar ne olacaktı?</p><p>O gece yaklaşık 15 kilometre yürüdüm. Huzurlu ama bitkindim. O gün akşama doğru eve döndüm, kapıyı çaldım. Gömleğim ve pantolonum kan içindeydi, insan kanı. Eşim Hilal ve bebeklerimiz eve dönmüşlerdi ve tedirginlikle beni bekliyorlardı. Çünkü telefonumun şarjı bitmişti ve saatlerce eşimle iletişim kuramamıştık. Hilal kapıyı açtı, sanki uzun yıllar ayrı kalmış gibiydik. İkimiz de ağlayarak birbirimize sarıldık. Tekrar kavuşabilmek bu kadar güzel olabilirdi. Çocuklarıma sarıldım, onları öptüm ve onlara büyüdüklerinde tüm bunları anlatacağıma dair kendime söz verdim.</p><p>Sonrasındaki günlerde yaşadığım bu ağır travmanın etkilerini hissetmeye başladım. Zihnimi haberler dışında hiçbir şeye odaklayamaz oldum. Birkaç hafta boyunca zihnimi toparlayamadım. Kendimle konuşup bir oto-psikoterapi yaptım, kendi kendime telkinler verdim. Sanırım bu büyük bir travmanın post-travmatik psikolojik etkileri idi. Ama şimdi daha iyiyim. Giderek daha da normale yaklaşıyorum. <br> <br>İlerde tarih kitaplarında yer alacak bir olayın tam ortasında idim, ve demokrasi için savaştığımı hissettim. Bu yaşadıklarım ve gördüklerim sadece hikayelerde, Hollywood filmelerinde, ve hatta abartılı bollywood filmlerinde olabilirdi. Ama gözlerimle gördüm, şahit oldum. İnsanlar tankların üzerine yürüdüler, kurşunların üzerine yürüdüler. Bu inanılmazdı, tek kelime ile inanılmaz! Gözlerimle görmesem de inanmak çok zor olurdu. Kendimi bu ana tanık olduğum için çok şanslı hissediyorum. Ve bir destan yazan insanların toplumunda olduğum için de kendimle iftihar ediyorum. <br> <br>Hislerim ve gördüklerim bu şekilde, bu mesajın tüm iyi niyetli demokrasi taraftarlarına ulaşmasını umarım.</p><p>Dr. Abdullah Uçar, Aile Hekimi. <br>İstanbul Tıp Fakültesi, Halk Sağlığı Doktora Öğrencisi.</p><p>Temmuz 2016, İstanbul Türkiye</p><iframe src="https://cdn.embedly.com/widgets/media.html?src=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fembed%2F-V7TaqILOTg%3Ffeature%3Doembed&amp;display_name=YouTube&amp;url=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fwatch%3Fv%3D-V7TaqILOTg&amp;image=https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2F-V7TaqILOTg%2Fhqdefault.jpg&amp;type=text%2Fhtml&amp;schema=youtube" width="854" height="480" frameborder="0" scrolling="no"><a href="https://medium.com/media/d9d910a76fd90553bc7e98e31cc6aaf4/href">https://medium.com/media/d9d910a76fd90553bc7e98e31cc6aaf4/href</a></iframe><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=dbe1648eec71" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[SAÜ Tıp Fakültesi’nde Bir İlk: Mezuniyet Duası]]></title>
            <link>https://abdullahucar.medium.com/sa%C3%BC-t%C4%B1p-fak%C3%BCltesinde-bir-i%CC%87lk-mezuniyet-duas%C4%B1-6ee2c82986f8?source=rss-3ffbec0bd125------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/6ee2c82986f8</guid>
            <category><![CDATA[tıp-fakültesi]]></category>
            <category><![CDATA[mezuniyet]]></category>
            <category><![CDATA[tıp]]></category>
            <category><![CDATA[mezuniyet-duası]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Abdullah Uçar]]></dc:creator>
            <pubDate>Tue, 08 Jul 2025 10:47:47 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2025-07-08T10:47:47.605Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*VR2wcD55oLWxCXlbWBkgUw.png" /></figure><p>Merhabalar sevgili okur,</p><p>Malum, üniversitelerimizde mezuniyet törenleri yapıyor, çiçeği burnunda gençlerimizi meslek hayatlarına uğurluyoruz. Kıymetli konuşmalar yapıyor, hocaların son nasihatlerini dinliyoruz. Konuşmalar ne kadar güzel olursa olsun hiçbir konuşma kalpten edilen bir dua kadar anlamlı olamıyor. Zira hayatımıza anlam katan şey maneviyat, ve onun dile gelişi olan duâ. Başlangıçların duâ ile olması bir gelenek bizde malum. Mesela, büyük savaşların içinden çıkmış milletimizin meclisi dualarla açılmıştı Ankara’da Hacı Bayram Veli Camii’nde. Gelin ve damadın nikahı hala duâ ile taçlanır geleneğimizde. Yeni doğan bebeğin duası yapılır. Askere uğurlarken de Hacca yolcu ederken de duâ vardır hep dilimizde. Bizim ateistimizin dahi dilinden Allah düşmez, <em>inşaallah maşaallah</em> demekten alıkoyamaz kendini, dilinden bir çırpıda çıkar söylerken <em>‘’Allah aşkına bırakın bu din işlerini’’. :)</em></p><p>Bu geleneği sürdürmek ve geliştirmek adına Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi 2025 mezunları ilk kez güzel bir gelenek başlattı. Mesleğe başlarken bir duâ ile başlamak için <em>Mezuniyet Duası </em>programını organize ettiler.</p><p>Sakarya İl Müftülüğü’nün desteği, hocaların, velilerin ve mezun öğrencilerin de katılımı ile nezih bir duâ programı gerçekleşti. Öğrenciler kısa konuşmalarını yaptı, hocalarımız öğrencilerimize duâlar etti, müftülük de onlara içinde Kur’an ve meâlini içeren bir hediye paketi hazırladı. Aileler evlatlarına duâlar ederek mesleğe uğurladı.</p><p>Fakültemizde idari görevde iken 2023 yılı resmi mezuniyet töreninde <em>Hekimliğe Hoşgeldin</em> konuşmasını yapmak bana düşmüştü. <em>(</em><a href="https://medium.com/@abdullahucar/sevgili-meslekta%C5%9F%C4%B1m-hekimli%C4%9Fe-ho%C5%9Fgeldin-161d21df08a5"><em>Konuşma metni</em></a><em> ve </em><a href="https://youtu.be/slD1qcUfncs"><em>videosu</em></a><em> için tıklayabilirsiniz). Mezuniyet Duası </em>programında da naçizane yine kısa bir konuşma yaptım, yaptığım konuşmanın metnini de buradan paylaşmak istedim.</p><p>Tüm mezunlarımızı cân-ı gönülden tebrik ediyor, onlarla iftihar ediyor, güzel baht diliyorum.</p><p><strong>Konuşma metni:<br> </strong><br><em>Euzubillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim ile başlamak gerek mesleklere. Katılmak gerek Pîr Ahî Evran-ı Velî’nin sünnetine. Anacaksan adını Allah’ın, işin başında anmalı, yoksa gerekmez iş işten geçtiğinde. Son nefeste, aşk ile, buyrun demek yerine kelime-i şehadet gerek yolun başında, ilk nefeste. Rahmet olsun cümle âhiyân-ı Rûma, baciyân-ı Rûm’a. Bedenlerimiz çağa tutsak, ama ruhumuz sizinle. <br> <br>Aziz meslektaşım,</em></p><p><em>Hoş geldin er meydanına. Peşrev çektiğin rakibin, herşeyden önce kendi nefsin, bilesin. Hangi ilkeyle, hangi duayla, hangi niyetle çıktıysan yola, şimdi hepsiyle bir bir sınanıp terleyeceksin. Yolun sonunda önce kendini, sonra Rabbini bileceksin.</em></p><p><em>Yeryüzünde tevazu ile yürümek şimdi gerek. Kul hakkı yememek şimdi gerek. Doğruluk nutukları değil, artık sana doğru adımlar gerek. Eğriliğe sitem değil artık meziyet, eğriliğin hakkından gelmek maharet.</em></p><p><em>Madem kubbe altında buluyorsun huzuru, her hastana dokundur bu sürûru.</em></p><p><em>Madem Er rahman’ın adına yapacaksın işini, unutma ki merhamet bu mesleğin vâcibi.</em></p><p><em>Madem azığın dua olsun istedin, duâyı önce Allah değil, sen kabul edeceksin.</em></p><p><em>İstikamet hikmetse şayet, her zorluk azıktır, hoşgör zorlayanı, sabret.</em></p><p><em>Sen derviş olamazsın dediğinde kendine, yakma gemileri, insan etmez ama Allah kabul eder tevbeleri.</em></p><p><em>Hoşgörme apaçık zalimi, bildir haddini. Lakin, hikmet ehlisin, bil kendini, mazur gör kendini bilmeyeni. Madem şeytandan Allah’a sığınarak başlayacaksın, o halde yoldan saptıranları tanıman lazım. 3 kuruşa satmanı isterlerse ahalinin hakkını, satma, o zaman kılı kırk yarmak zamanı.</em></p><p><em>Karıştırma şifacıyla Şafi’yi, biri Allah’tır zira, kuldur diğeri.</em></p><p><em>Cânım meslektaşım,</em></p><p><em>Bundan sonra naz bize, sabır sana, <br>Derman bize dert sana,<br>Gül bize diken sana,<br>Ses bize sükût sana. <br> <br>Çok yükledik yükünü, malum herkese <br>Ne yapalım azizim, istikamet Hikmete</em></p><p><em>Hikmet ne mi dersin? Değer mi bu sabra? <br>Haklısın, ancak Allah aşkına çıkılır bu yola.</em></p><p><em>İşte, işte ecrin, rıza-i ilâhi, orada, pîr-u pâk, <br>‘’Keşke bilselerdi’’ diyeceksin alnın ak.</em></p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=6ee2c82986f8" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuklar için Tuvalet Kullanma Kılavuzu]]></title>
            <link>https://abdullahucar.medium.com/%C3%A7ocuklar-i%C3%A7in-tuvalet-kullanma-k%C4%B1lavuzu-fdfe2864e50c?source=rss-3ffbec0bd125------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/fdfe2864e50c</guid>
            <category><![CDATA[tuvalet]]></category>
            <category><![CDATA[temizlik]]></category>
            <category><![CDATA[alafranga]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Abdullah Uçar]]></dc:creator>
            <pubDate>Sun, 09 Mar 2025 13:26:35 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2025-03-09T13:35:27.444Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Merhabalar, çok çocuklu aile olunca her çocuğa tek tek laf anlatmak yerine bu iş akışını çizdik ailece, ufaklıklar unuttukça açıp baksınlar diye. Sonra dedik paylaşalım, herkes faydalansın :) İstifadenize.</p><p><em>Bu iş akışı, Fransız usulü (</em><a href="https://www.nisanyansozluk.com/kelime/alafranga"><em>alafranga</em></a><em>) tuvalet türü için oluşturulmuştur. Dilediğiniz mecrada paylaşabilirsiniz.</em></p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*UWOp0qa5kbN7Y29GSjhv9w.jpeg" /></figure><p><strong>Minik dostlara ek notlar:</strong><br>1. Tuvalet kapısını tıklayınca içerden ‘’doluuu, müsait değil…’’ gibi bir ses gelecek, o sesi duyunca daha fazla muhabbet etme olur mu?</p><p>2. Tuvalette baş edemeyeceğin durum olduğunda sakın kendin çözüm üretme, babanı veya anneni çağır, yardım iste. :)</p><p>3. Klozet kapağını çekmeden sifona basarsan, gözle görülmeyecek düzeyde küçük kirli parçalar ortalığa sıçrar. Aman dikkat et.</p><p>4. Tuvaletini yaptığın her yeri mutlaka temiz bırakman senin için küçük insanlık için büyük bir katkı. :)</p><p>5. Bunları yaptıysan helal sana, zira unutma, temizlik İslam’ın yarısı.</p><p>Muhabbetler. :)</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=fdfe2864e50c" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Noel, Yılbaşı, Odin ve Çam Ağacı]]></title>
            <link>https://abdullahucar.medium.com/noel-y%C4%B1lba%C5%9F%C4%B1-odin-ve-%C3%A7am-a%C4%9Fac%C4%B1-f8cf46e9698f?source=rss-3ffbec0bd125------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/f8cf46e9698f</guid>
            <category><![CDATA[çam-ağacı]]></category>
            <category><![CDATA[noel]]></category>
            <category><![CDATA[yılbaşı]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Abdullah Uçar]]></dc:creator>
            <pubDate>Wed, 01 Jan 2025 13:10:06 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2025-12-31T17:03:49.399Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Merhabalar sevgili okur. Gün geçmiyor ki bir absürtlük daha olmasın ve kendi inzivâmda sakin bir gün geçirebileyim. Söylesem tesiri yok, üstüne üstlük rahatsız ediyorum, sussam gönlüm razı değil. Ben de ikisinin arası, şuraya sessizce notlar yazıyorum.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/800/0*QIyhbvzMv2I4kRr1.jpg" /><figcaption>Papa 13. Gregorius — Roma Katolik Kilisesi Piskoposu (<a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Pope_Gregory_XIII">Kaynak</a>)</figcaption></figure><p>Bugün Gregoryen takvime göre 1 Ocak 2025, yani yılbaşı. Saatler 00.00’ı gösterdiğinde dünyanın dört bir yanında tüm dertlerimizi unuttururcasına yıl başı eğlenceleri, gözleri kamaştıran ışık gösterileri düzenleniyor. İnsanlar yılbaşını kutluyor, kimi insanlar Noel Baba şapkaları ve kıyafetleri ile çılgınca dans ediyor. (<a href="https://www.bbc.com/news/articles/cg4lq14rdd9o">Kaynak</a>)</p><p>Bundan 5 gün önce de Noel idi. Yani, İslam peygamberlerinden Hz. İsa’nın doğum günü Hristiyan dünyasında kutlandı. (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Noel">Kaynak</a>)</p><p>İşin tuhaf yanı, Noel ve yılbaşı gündeme gelince ilginç kişiler ve durumlar da ortaya çıkıyor. <em>‘’Modern mitoloji’’</em> diyebileceğimiz bu durumların başında ‘’Noel Baba’’ geliyor. Kendisinin kutuplarda yaşadığı, kızağını geyiklerin çektiği, çocuklara hediyeler getirdiği, tuhaf kırmızı bir elbise giydiği sanılıyor. Diğer bir tuhaflık yılbaşında dilek dileme ritüeli. İnsanlar dilek diliyor, uzayın boşluğuna gönderiyor, başkaları da duysun diye sosyal medyadan paylaşıyor. Havai fişekler eşliğinde çılgın partiler veriliyor, eğlencenin dibi bulunuyor.</p><p>Yani kıymetli okur, işler birbirine girmiş durumda, buyrun pirincin taşını ayıklayalım, ayıklayamadığımız yerde masaya sorularımızı bırakalım.</p><h4><strong>Yılbaşı hangi yılın başı?</strong></h4><p>Dünyada farklı toplumların farklı takvimleri var. Hz. İsa’nın doğumunu referans alan <strong>Mîlâdî </strong>(Ar. mîlad, <em>doğum) </em>Takvim, Hz. Peygamber ve arkadaşlarının Mekke’den Medine’ye göç etmesini referans alan <strong>Hicrî </strong>takvim, dünyanın yaratıldığı günü esas alan <strong>İbrâhî </strong>takvim, <strong>Hindu</strong>ların, <strong>Budha</strong>cıların, <strong>Çin</strong>lilerin pek çok milletin hala kullanılan takvimleri var. Günümüzde kullanılmayan ama tarihte var olmuş daha nice takvim de var. (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Takvimler_listesi">Kaynak</a>)</p><p>Sezar öncesi Roma’da kullanılan Romulus takviminde yılbaşı 1 Mart günü. Ocak ve Şubat yok, zira kış mevsimi, tarım faaliyeti yok, saymak gerekmiyor. Tarım baharla başlıyor, haliyle bahar öncesinde yeni doğan kuzular güzelce otlasın, kurtlar kuzuları kapmasın, mahsulleri büyük küçük kurtlar yemesin diye kurt başlı tanrı ‘’Lupercus’’a adanmış festivaller, arınma ayinleri (Lat. februum, <em>arınma</em>) yapılıyor, dualar ediliyor. İngilizce’deki ‘’February’’ (<em>Şubat</em>) buradan geliyor. Yılbaşı günü olan 1 Mart’tan itibaren sayınca yedinci ay (Lat. <a href="https://www.merriam-webster.com/dictionary/September">septem</a>-bre), sekizinci ay (Lat. <a href="https://www.merriam-webster.com/dictionary/October">okto</a> — bre), dokuzuncu ay (Lat. <a href="https://www.merriam-webster.com/dictionary/November">novem</a>-bre), onuncu ay (Lat. <a href="https://www.merriam-webster.com/dictionary/December">decem</a>-bre) ortaya çıkıyor. Roma takvimi bir güneş yılını tam hesaplayamayınca MÖ 45 yılında ‘’Sezar’’ olarak ünlenmiş ‘’Jul Sezar’’ bir Roma takvimi yerine kendi adıyla anılan ‘’Jülyen’’ takvimi getiriyor. Aylar yıllar daha doğru hesaplanıyor. (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/J%C3%BClyen_takvimi#:~:text=J%C3%BClyen%20takvimi%2C%20J%C3%BCl%20Sezar%20taraf%C4%B1ndan,y%C4%B1l%C4%B1nda%20yerini%20Gregoryen%20takvimi%20alm%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1r.">Kaynak</a>)</p><p>MS 16. yy’a gelince 1582&#39;de Jülyen takvimde ortaya çıkan hesap hatalarını düzeltmek için Papa 13. Gregorius takvimi yeniden hesaplatıyor ve bugün ‘’miladi takvim’’ olarak bildiğimiz ‘’Gregoryen takvim’’ ortaya çıkıyor. Referans olarak da Hz. İsa’nın doğum yılı 0 (sıfır) yılı kabul ediliyor. Bu hesaplamanın daha sonra yanlış olduğu, Hz. İsa’nın Miladi takvimin 0 yılından 4–6 yıl önce doğduğu tespit ediliyor. (<a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Date_of_the_birth_of_Jesus">Kaynak</a>) Gregoryen takvimin 1 Ocak’ı ile Julyen takvimin 1 Ocak’ı da aynı gün değil, arada kayan günler var. (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Miladi_takvim">Kaynak</a>)</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/673/1*nRN1dZrahWao_vesGmWrJQ.jpeg" /><figcaption>Miladi takvimde Hz. İsa’nın doğumundan önce ve sonra anlamına gelen İngilizce ve Türkçe farklı yazım türleri. Tablo Telifi: Abdullah Uçar</figcaption></figure><h4>Bizde Durum</h4><p>Osmanlı’da Tanzimat öncesinde Hicri takvim kullanılıyor. Tanzimat sonrasında ise Gregoryen takvim değil, Jülyen takvim adapte edilerek kullanılıyor. Bu takvime ‘’<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Rumi_takvim">Rûmî Takvim</a>’’ deniyor. Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte Gregoryen takvime geçiş yapıyoruz. (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Rumi_takvim">Kaynak</a>)</p><p>Anadolu’da dedelerimiz ninelerimiz hala Rûmî takvime itimat eder, Zemheri ayını, Karakış’ı, Abrul’u, Kiraz ayını sayar. Müslümanlar hala Hicrî takvim kullanır, 1 Muharrem’de aşure tatlısı yapar, 12 Rabiulevvel’de Hz. Muhammed’in doğumunu mevlidler okuyarak kutlar, çeşitli Hicrî takvim günlerinde kandiller kutlanır. (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Hicr%C3%AE_takvim">Kaynak</a>)</p><h4><strong>Yılbaşını neden kutluyoruz?</strong></h4><p>Görüldüğü üzere pek çok takvim ve yılbaşı var. Ama ilginç bir şekilde popüler kültür dünya genelinde 1 Ocak gecesinde yılbaşını kutluyor. Siz hangisini niçin kutluyorsunuz? İbraniler gibi tanrının yeryüzünü var ettiği günü mü kutluyorsunuz, hesap hatasıyla Hz. İsa’nın doğum tarihine atfedilmiş günü mü kutluyorsunuz, Hz. Muhammed ve arkadaşlarıyla empati kurup, onların acılarını yâd edip hicret yılını mı kutluyorsunuz, yoksa Roma gelenekleri bağlamında başlangıçlar tanrısı Janus’un ayını (İng. January, <em>Ocak) </em>mı kutluyorsunuz, yoksa bahar gelmeden önce Lupercus’a arınma ayini mi yapıyorsunuz? Kutlamalara baktığımızda ortak noktasının bir maneviyata dayanmak olduğunu söylemek mümkün. Peki günümüzde 1 Ocak gecesinde niçin Burj El Halife’de, Eiffel Kulesi’nde, Boğaz köprülerinde ve nice coğrafyada havai fişekler patlatıp neye istinaden seviniyor, ne tür bir maneviyatı yaşıyor veya kutluyorsunuz? Yoksa tüm mitolojik, dini, kültürel bağlamlardan kopuk eğleniyor musunuz?</p><h4>Yılbaşında Dilek Dileme</h4><p>Yılbaşında yapılan ilginç bir eğlence: yeni yıldan dilek dileme. Uzayın boşluğuna doğru gönderilen dilekler. <em>Yeni yıl barış getirsin, sevgiyle dolsun, savaşlar bitsin, afetler olmasın, cennet gibi olsun… (</em><a href="https://www.ntv.com.tr/galeri/turkiye/yeni-yil-mesajlari-2025-yilbasi-mesajlari-sevgiliye-arkadasa-yeni-yil-dilekleri,qgZymLmH4EmslqlCIj9XWw/HaIoWnfC-kCOANtsTbfXDw"><em>Kaynak</em></a><em>) </em>Kendilerini incitmek istemem ama bu dileklerin sahipleri kime sesleniyor? Bunları kimden diliyor? Uzayın boşluğunda onları gören duyan biri olduğuna inanıyorlar mı inanmıyorlar mı? İnanıyorlarsa buna ‘’dua’’ deniyor, inanmıyorlarsa bu davranış nasıl bir anlama sahip? Yoksa bana ‘’sen de çok soru soruyorsun’’ diye kızıyorlar mı? :) Bence bana kızmayalım, yaptığımız davranışı sorgulayalım, varoluşsal temellerine odaklanalım, anlam arayalım.</p><h4>Noel</h4><p>Noel, sevgili peygamberlerimizden Hz. İsa’nın doğum günü. Yani Noel, Türkiye’deki Müslüman kültürde Mevlid Kandili’ne tekâbül ediyor. Tabi Mevlid ile insan bir peygamberin doğumu söz konusu, Noel’de tanrının oğlu dünyaya gelmiş oluyor. <em>(Hz. İsa’ya insan ve peygamber dediğim için ihlaslı Hristiyanlar beni mazur görsün lütfen, onları incitmek istemezdim ancak İslam’a göre Hz. İsa tanrının oğlu değil, bir peygamber, yani insan, ben de öyle inandığımdan böyle yazıyorum.) </em>Hz. İsa’nın doğum günü 1 Ocak değil, 25 Aralık. Tabi bu tarih Katolik kilisesinin belirlediği Gregoryen (Miladi) takvime göre belirlenmiş tarih. Doğu kiliseleri ise Katolik kilisesine bağlı değiller ve Gregoryen takvim yerine Julyen takvimi kullanıyorlar. Sanıyorum ki Doğu kiliseleri Katolik Kilisesi’ne muhalif olduklarından Katolik Gregorius’un belirlediği bu takvimi kabullenmiyor, ondan önceki Julyen takvimi kullanmaya devam ediyor. Günümüzde de Ukrayna Noel’i 7 Ocak’ta kutlarken Rus — Ukrayna savaşından sonra 25 Aralık’ta kutlamaya karar verdi. (<a href="https://www.bbc.com/turkce/articles/cjkgje6zr1lo">Kaynak</a>). Bu iki takvim arasında 13 gün fark var. Haliyle Doğu kiliselerinin Julyen takvimdeki 25 Aralık’ı Gregoryen (miladi) takvime göre 7 Ocak gününe denk geliyor. İşte bu sebeple Batı kiliseleri (Katolik, Protestan, Anglikan…) 25 Aralık’ta, doğu kiliseleri (Süryani, Gürcü, Kıpti…) ise 7 Ocak’ta Noel’i kutluyor. (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Noel#:~:text=Noel%2C%20her%20y%C4%B1l%20d%C3%BCnyadaki%20Hristiyanlar%C4%B1n,Ocak&#39;%C4%B1%20Noel%20olarak%20kutlarlar.">Kaynak</a>)</p><p>Noel kutlamaları 1 haftaya yayıldığı için Batı kiliselerinde bu tarih 1 Ocak yılbaşını da içeriyor. Süslemeler, ayinler yılbaşına kadar uzayınca bu noktada Noel kutlamaları ile yılbaşı kutlamaları birbirine karışmış oluyor.</p><p>Bizim zaviyemizden bakınca; Mevlid Kandili’nde nasıl peygamberimizin aziz hatırasını yâd eden mevlidler okunuyorsa Hz. İsa için de okunmalı değil mi? Zira Kur’an’da Müslümanların tüm peygamberleri benimsemeleri ve ayrım yapmaması öğütlenir. (<a href="https://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=2&amp;ayet=285">Kaynak</a>) Gelin görün ki Müslümanlar Hz. İsa’nın doğumunu, yani Noel’i kutlamıyor, ama Mevlid’i kutluyor. Keşke Hz. İsa için de yazılmış mevlidler olsa, 25 Aralık’ta camilerimizde, hele de Ayasofya’da en azından bir Fatiha üç İhlas okunsa.</p><p>Ayrıca Noel, Hristiyan aleminin Mevlid Kandili olduğundan Müslümanlar kendileri kutlamıyorsa dahi ihlaslı Hristiyan komşularının Noel’ini kutlamalı, kapı komşumuz olan Rumlara, Süryanilere ve diğer Hristiyan cemaatlerine komşuluk nezaketi bağlamında tebriklerini iletmeli değiller mi? Hem Hristiyanlar, hem Müslümanlar Noel’in manevi atmosferine uygun olarak eğlenceden uzak, ihlas ve gönülden bir saygı ile Noeli kutlamalı, Hz. İsa’nın aziz hatırasını huşu ile yâd etmeli değiller mi?</p><h4>Noel Baba, Uçan Geyikler ve Arabası</h4><p>Aziz Nikolas. MS 4. yüzyılda yaşamış, Anadolu’da Likya’nın Myra şehrinde (Antalya’nın Demre İlçesi) doğmuş bir rahip (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Noel_Baba">Kaynak</a>). Muhtemelen iyi bir insan, ihlaslı bir Hristiyan. Zira toplumun gönlünde yer edinmiş, ‘’aziz’’ unvanı verilmiş. Nereden bilsin 21. yüzyılın yılbaşı eğlencelerindeki şaklabanlıkların bir parçası olacağını. Giyimi kuşamı ile dalga geçileceğini, hele de kendisine Coca Cola içirileceğini. (<a href="https://www.coca-colacompany.com/about-us/history/haddon-sundblom-and-the-coca-cola-santas">Kaynak</a>)</p><p>Aziz Nikolas’ın hikayesi, İskandinav mitolojisindeki tanrısal karakter Odin’in ve 8 bacaklı uçan atı Sleipnir’in hikayesi ile buluşunca uçan geyiklerin çektiği araba çıkıyor ortaya. bu mitolojiye göre uçan at Sleipnir yesin diye çocuklar çizmelerinin içine yiyecekler doldurup bacanın önüne koyuyorlar, at bunları yiyor, Odin de karşılığında çocuklara hediyeler getirip çizmelerinin içine koyuyor. (<a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Christmas_stocking">Kaynak</a>) Aziz Nikolas’ın hikayesi bu mitolojiyle karışınca bizim Anadolulu Noel Baba’nın evi hikayeyi bütünlemesi açısından İskandinav ülkelerine, yani kuzey kutbuna yakın ülkelere taşınmış oluyor. Üstüne bir de 1863&#39;de bir karikatürist ilk kez Noel Baba karikatürü çizince popüler Noel Baba’nın ilk yüzü piyasaya çıkmış oluyor, sonrasında başına gelmeyen kalmıyor. (<a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Santa_Claus">Kaynak</a>)</p><p>Popüler kültür, veziri alır rezil edip bırakır. Bu sebeple Noel Baba figürü de bir popüler kültür kurbanı diyebiliriz. Eğer iyilikleri çoksa Aziz Nikolas’ın ruhu şâd olsun, Allah insanın şerefini popüler kültür şaklabanlıklarından soytarılıklarından korusun.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/640/0*ucJHRgiUfXypsl0x.jpg" /><figcaption>Noel Baba (Aziz Nikolas) Coca Cola içerken. Reklam başlığı <strong>‘’</strong><a href="https://archive.md/uMb0U"><strong>My Hat’s off to the pause that refreshes</strong></a><strong>’’</strong></figcaption></figure><p><strong>Süslü Çam Ağacı?</strong></p><p>İskandinav ve Germen mitolojilerinde mitolojilerde ağaç kutsal bir varlık. Zira yaşamı sembolize ediyor. Hele de kışın yaprağını dökmeyip yeşil kalan ağaçlar hayatın devamlılığına işaret ediyor. Bu sebeple mevsim geçişlerinde, kutsal günlerde ağaç süslemek bu mitolojilerin bir ritüleli. (<a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1373491">Kaynak</a>) Hristıyanlık Avrupa’ya yayıldığında bu mitolojilerle harmanlanıyor. Böylece günümüzün süslü Noel ağacı çıkıyor ortaya. Yani özünde Noel ağacının Noelle de, Hristıyanlıkla da bir ilgilisi yok, kuzey Germen toplumlarının mitolojisinden kaynaklanıyor.</p><h4>Hasıl-ı Kelam</h4><p>Buraya kadar okuduysanız size helal olsun. Siz zaten bilgiye rağbeti olan ve sorgulayan birisiniz, takdir ve tebrik ediyorum, güzel bir baht diliyorum. Buradaki bilgileri, kültürel etkileşimi, mitolojik arka planı günümüz popüler kültürüyle efsunlanmış, gözleri bağlanmış insanlarla buluşturalım diye yazıyorum. Popüler kültür tüm kültürel, mitolojik ve manevi değerleri alıp çorba yapıp, kendi uydurmalarına ve son yüzyılın sınırsız tüketim kültürüne bulayıp insanlara bu bulamacı yediriyor. Böylece kitleleri kimliksizleştiriyor, kültürsüzleştiriyor, maneviyatsızlaştırıyor. Nerede saman görse oraya yönelen bir saf bir kısrak haline getiriyor. Bu akımlardan önce kendimizi, sonra sevdiklerimizi, sonra da toplumda doğru yolu arayanları korumak ahlaki bir ödev olarak beliriyor.</p><p>Ne mutlu aklı başında yaşayanlara, yaşamını hayat, hayatını ömür kılanlara. Cümlesine samimi selamlar, muhabbetler.</p><p>Abdullah Uçar</p><p>1 Ocak 2025</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=f8cf46e9698f" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
    </channel>
</rss>