Deniz'in Kulağı, sadece Deniz'in zaten/şu ara/yepyeni kulak faaliyetlerini anlatır. Aynı kulak türüne malik diğer insanları da bilgilendirmeye gayret eder. Anlatırken hiçbir şeyi kafadan sallamaz ama yorumunu katar. Kendisi komiklik yapmayı sever. Bazen baysa da elinde değildir, mazur görülmelidir. Sadece kullandığı kaynakları değil, bu gruba nereden ulaştığını da bağlantılarla vermeye özen gösterir. Bilgileri henüz Türkçe'ye çevrilmemiş grupların bilgilerini bizzat anadiline çevirir. Bu kulağın sahibi Deniz, de'leri da'ları ki'leri ayrı yazar, yazım kurallarının efendisidir. Siteye girip, bir süre kaldığı halde yorumlarını esirgeyenlerin adreslerini alır, gider döver. Yeni grup/şarkıcı keşiflerini paylaşanları hiç affetmez, alnının ortasından öper.
.
.
Başlığın meali Control adlı filmi izledim ve bakın neler oldu?
Madem iğrenç bir kelime oyunu yaptım, neden daha fazla iğrençleşmeyeyim ki?
Joy Division’u pek bilmezdim. Hatta doğrusunu söylemek gerekirse Love Will Tear Us Apart adlı şarkısından başka şarkısını da bilmezdim. Yahu madem bu kadar söyledim, Love Will Tear Us Apart’ın Joy Division’ın şarkısı olduğunu bile bilmiyormuşum. Bildiğim birkaç diğer şarkısı gibi, rezil gibi.
Şimdi yandığım ise, döne döne Doors dinlediğim zamanlarda ben bu Joy Division’ı neden keşfetmemişim. Ian Curtis’in adını sanını bildiğim halde bu da kimmiş ne söylermiş diye neden hiç bakmamışım? Şimdi Winamp’ta dörttür dönen Unknown Pleasures albümünü kimbilir lise ve üniversitede zamanında ne büyük hazla dinlerdim. Yok, şimdi de aldığım zevk hiç fena değil, geç olsun güç olmasın. Üstelik hemen bu yazıdan sonra bu albümü, Closer albümüyle birlikte müzik çalarıma atıp süpersonik kulaklığımla dinlediğimde neler olacağını tahmin edemiyorum.
Unknown Pleasures albüm kapağı. Müthiş değil mi?
Bu gaza nereden geldim? Aslında olaylar birbirini izledi, şöyle:
1- Dün gece elektrikler gitti. Uzun zamandır okuduğum Carl Sagan’ın “Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı” adlı kitabını okuyayım dedim. Fakat bir süredir “yahu geç artık şu UFOları, başka hurafe yok mu dünyada ey Carl?” şeklinde şikayet halindeydim. Ateş böceği büyüklüğündeki okuma lambasıyla gözüm çıkacak gibi olduğu anda öeh dedim, kitaptan ikrah ettim ve Ankara’dan getirdiğim toplamda 4 kitaptan diğerine geçeyim bari dedim.
2- Geçtiğimiz yılın Şubat ayında Gitti Gidiyor’dan epeyce bir para verip aldığım Ruj Lekesi adlı müzik kitabını okumaya karar verdim. Bu kitabı yaklaşık 2 yıl her yerde aradım, baskısı tükenmiş bir daha basılmamış. Çok acayip de okumak istiyorum, dolayısıyla bulduğum anda bastım parayı aldım. (Bastım dediğim de ya 35 ya 40 lira, ama yine de bastım.) Fakat şimdiye kadar okumaya kıyamamıştım. Yemeğin sonuna saklanan tatlı gibi saklıyordum kendisini, sırası gelmiş demek ki.
3- “Ruj Lekesi” çok garip, çok güzel, çok kafa açıcı bir kitap. “Alışılmadık Sesler” kitabından aldığım zevkin çok fazlasını bundan alacağım gibi geliyor. Fakat o da ne, “Alışılmadık Sesler”i okurken bir dinleyeyim de ne olduğunu bileyim bari dediğim grup isimleri bu kitapta da geçiyor. O zaman Brian Ono’lardan, David Bowie’lerden Joy Division’a sıra gelmemişti. Sex Pistols’ı ise es geçiyorum maalesef, çogafedersiniz ama benim için kafa zikici kategorisine giriyor, kaldıramıyorum punk müziği. Nasıl oluşmuş, neye isyan etmişler, tairihi, toplumsal konumunu filan okuyorum sadece. Elimden gelen bu.
4- Kitabın yazarı Greil Marcus, Joy Division filan dedikçe hah dedim, geçenlerde edindiğim Control filmini şimdi izleyeyim. Zira bu film, Joy Division’ın efsane vokali Ian Curtis‘in hayatını anlatıyor.
İşte böyle dört uzun adımda kendimi yana yana Joy Division dinlerken buldum. Buradan tüm liseli ve üniversiteli Doors ve benzeri deli, dolu ve derin müziksever kardeşlerime sesleniyorum. Siz asıl şu gencecik Ian’ın ettiklerine bir bakın. Hazır işe mişe gitmezken, bunalımlı takılmak kuulluk sebebiyken iyice derinine girin şarkı sözlerinin derim. (Nasıl da aşağıladım yav, hepsi kıskançlığımdan valla.)
Filme -aynı zamanda Ian Curtis’in hayatına- gelince, farklı duygular içerisinde olduğumu itiraf etmeliyim. Şimdiye kadar kanımıza işlendiği şekliyle bir rock yıldızı, evli ve çocuklu da olsa onunla yatar, bununla kalkar, bu duruma küsen kırılan olursa da, en sallayanı “bu benim işim” filan der ama genelde cevap bile vermez. Bizim cefakar Ian ise tam tersi bir imaj çiziyor. Henüz 18 yaşında evlenip bir de çocuk sahibi olan erkeklerden bekleneceği üzere başka bir kadına kaptırıyor kendini. Son derece kırılgan ve hatta garip bir duygusal yapısı olduğu için de bu ikilemin içinden bir türlü çıkamıyor. İnanınız ki kendimi “ya daha 80lere bile gelmediniz, o zamanın kadınları böyle aldatmadır, metrestir alışıktır yeaa, boşver Ian’ın, yorma o süper kafanı” diye düşünürken yakaladım! O işleyişini, yeteneğini sevdiğiminin güzel kafası, heyvah heyvah toplamda iki kadın oldu diye öyle bir çiziliyor ki, insan böyle şeyler de düşünüyor işte.
Filmi izlemem diyebilirsiniz fakat lütfen Joy Division dinlemem demeyiniz. En azından benim için bir She’s Lost Control’ü işitiniz. Ona çok sardım.
Bir takım notlar:
1- Ian Curtis’in filmde gördüğünüz kızı Natalie Curtis, koskocaman kadın ve iyi bir fotoğrafçı olmuş. Fotoğraflarını kendi sitesinden izleyebilirsiniz: www.16apr79.com
2- Alışılmadık Sesler kitabı, yakın zamana kadar Dost Kitabevlerinde ucuz seride çok uygun fiyata alınmayı bekliyordu. O kadar sağlam bir kitabın beş paraya elden çıkarılmaya çalışılması çok fena. Hala var mıdır bilmem, kaçırmayın derim.
3- “Joy Division” ismi, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman askerlerinin gittiği genelevden geliyormuş. Çok iyi, çok çok iyi.
4- Son olarak, filmde birebir canlandırılmış bir sahne; Joy Division ilk kez televizyonda:
f
Bu metnin orijinali bizzat tarafımdan Glasso Lasso bloğunda Temmuz 2011’de yazılmıştır:
Başlamadan önce hemen bir şarkıları paylaşmak istiyorum, aşağıda sözleriyle birlikte. Sonra biraz bakalım kimmiş bu adamlar.
Tadına kandık, hepsini aldık
Doldur boşalt, kalbini sök at
Saldır saldır, ne desen azdır
Söylenir durursun
Ama kafan kumun altında
Utanmaz kudurursun
Gözünü dikmişsin ekrana
Sistemle barışık, kendine aşık
Doldur boşalt, kalbini sök at
Saldır saldır, ne desen azdır
Söylenir durursun
Ama kafan kumun altında
Utanmaz kudurursun
Gözünü dikmişsin ekrana
Kandır kendini, kendini kandır
Eskiz hakkında internetten derli toplu bir bilgi bulmak zor. Bunun nedenlerinden biri aynı adla kurulmuş eski ve yeni, farklı şehirlerden farklı tarzlarda gruplar olması. Bir ikinci neden ise, bir söyleşide üzerinde durdukları gibi, Eskiz daha çok bir canlı performans grubu. 2007’de (sanırım) kuruldukları zamandan beri bir sürü konser vermişler. Bence asıl neden ise yeraltından yürümeyi seven bir grup olması.
Eskiz; vokalde Deniz Ağan, basta Can Tunaboylu ve davulda Sedat Girgin’den oluşan üç kişilik bir proje. Adlarını ilk olarak 2010 yılında seçimlerine hep güvendiğim 15. Roxy Müzik Günleri‘ndeki kazandıkları birincilikle duyurdular. Ödül olarak Sürüngen ve Yoksa Bir Rakı Masası mı Görüyorum şarkılarının yer aldığı bir maxi-single yayınladılar. Bu albümün hemen yanda gördüğünü kapak tasarımı, grubun davulcusu, yetenek insanı Sedat Girgin‘e ait. Kendisi aynı zamanda profesyonel bir tasarımcı ve yakın zamanda tek kişilik bir sergisi olmuş. İşlerine şuradan bir göz atmanızı tavsiye ederim, ben bayıldım. (Vespa tasarımı eminim tanıdık gelecek.)
Tarzlarına doğrudan old school rock’n roll diyebiliriz sanırım. Bu grupta ilk dikkatimi çeken, ülkemizde yeni yeni çok iyi örnekleri çıkmaya başlayan bu tarzda ilk kez Türkçe şarkı sözlerinin sırıtmıyor olması. Elbette vokal epey gürültülü (distorted) ama Türkçe sözlerin bu halde bile sırıtması mümkündü. Yine de yaptıkları müzik bazen tam oturmamış hissi veriyor, ama kesinlikle takip edilmesi gerektiğini düşünüyorum. The Ringo Jets‘le aynı toprakların mahsülü oldukları ise ilk dinleyişte anlaşılıyor. Zaten meşhur The Spring of War’un klibinde Deniz Ağan’ı NaberTürk muhabiri olarak görüyoruz. (Ek: ..ki zaten Deniz Ağan aynı zamanda Ringo Jets üyesi imiş. Açıkçası internette dolaşırken karşıma çıkmadığına şaşırdım. Şimdi tüm girift bağlantılar aydınlandı, ama daha da çıkarsa şaşırmam hehe. Tenks tu bülent.)
Mütemadiyen demo yayınlayan grup bir ara bunları ve kenarda kalmış kayıtlarını topladıkları bir albüm oluşturup konserlerde dağıtmışlar. Ancak gerçek anlamda kayıtları ve dağıtımı yapılacak olan ilk albümlerini 2014 içinde bekliyoruz.
Eskiz’in Youtube ve Soundcloud hesaplarına (siteler kapanmadan) bir göz atmanızı öneririm. Twitter‘dan ise konserlerini ve diğer haberleri takip edebilirsiniz. Burada BantMag’da yayınlanmış kısa söyleşileri, şurada ise bazı videoları mevcut. Vokal Deniz Ağan’ın bir diğer projesi ise Esas Çocuk. Eskiz’in organik bağları olan birçok farklı grup ve proje var anladığım kadarıyla, her birini farklı yerlerde görebiliriz.
Son olarak, Adrasan’da sadece güneş enerjisi kullanarak kaydettikleri bir doğaçlamanın videosu ile bitireyim.
Sevgiler, selamlar, esenlikler, çocukların ölmediği daha iyi bir dünya diliyorum.
Yazmayalı neredeyse dört yıl olmuş. Bu süre boyunca bana mail gönderen ve uğramaya devam eden herkese teşekkürler. En beğenmediğim huyum insanları hakettiklerinden çok sevmemin yanı sıra mükemmeliyetçilik olduğu için buraya bir türlü yeni yazı giremedim. Bunun bir senesi WordPress sansürü desen gerisi bu “çok süper yazı yazayım bari artık” sevdasının ardından gelen üşengeçliktir. Artık herkes beni unuttu nasıl olsa, şimdi istediğim gibi yazabilirim ehehe.
Music 4 Non-Musicians ile başlamak istiyorum. Zira böyle kendiliğinden oluşan ve asi ruhlu toplulukların hastasıyım, ne yapsalar desteklerim. Fakat bunlar bir de bildiğin iyi müzik yapmıyorlar mı? Yapıyorlar.
Tür olarak elektronik ve hip hop olarak etiketliyorum. Hemen eöh, ben sevmem demeyin. Hele bir dinleyin, korkmayın. Misal, hemen aşağıda l’mpty’den Dar Geçit bakalım tanıdık gelecek mi?
“Bambaşka şehirlerden çıkan ve bambaşka hayatlar yaşayan yedi genç, Eskişehir’de buluşuyor ve çarpışıyor. Bu çarpışmadan grenli-ödemli sesler, geçmişten melodiler ve uğuldayıp duran kelimeler saçılıyor.”
Mevz-u bahis oluşum bir müzik grubu değil, öncelikle onun üzerinde durayım. M4NM bir topluluk. Üyeleri de kendi ağızlarında tanıyalım hele bir:
Ağaçkakan: Ben Burkay. Eskişehir’e 1.5 sene önce taşındım, 6 ay önce Şükrü ile tanıştık. Ondan sonra Cenk’le bir araya geldik, ardından Mustafa ve Ali ile tanıştık, Çağrı’yla zaten eskiden arkadaştık. Benim pek bahsedeceğim bir şey yok çünkü topluluğun oluşumuna dâhil değildim önceden, sonra dahil oldum. Onun için ben topu sol tarafa doğru atayım…
Sirayet: Ben Şükrü, Eskişehir’e taşınalı 4 ay kadar oldu. Dediği gibi 6 ay önce tanıştık. Bu oluşumdan önce The Robots vardı, biz ona bir yıl kadar önce başladık, daha sonra Burkay ile tanışıldı. Böylece bizim müzikal görüşümüzde de ciddi değişimler oldu ve The Robots değişim geçirerek “Music for Non-Musicians”a dönüştü. Biz de onu dillendirmeye başladık.
Armonycoma: The Robots’tan bahsedecek olursak, The Robots kaba tarifiyle deneysel hip-hop camiasında Sirayet’in bizi topladığı yerdi. Cenk, Şükrü, ben ve Ali bir araya geldik. İsimlerimizde de değişimler oldu. Daha önce bir şeyler yapıyorduk ama kendi içimizde kalıyordu. The Robots adına yaptığımız bir “Kısa Devre Bootleg” vardı daha önce yaptığımız beat’leri topladığımız ortak bir albüm olarak. Sonrasında Burkay’ın da topluluğa dâhil olmasıyla, bir şeyler yapmamız gerektiğini hissettik…
Cengâver: Ben Cengâver, a’nın üstünde TDK’ya inat şapka var. Kendi çapımda müzik yapmaya başladım. Bu arada Sirayet olarak bildiğim Şükrü’nün birkaç underground albümde yaptıklarını dinledim. Türkiye’de birkaç kalıp var, bunun peşinden gidiliyor. Beat olsun, altyapı olsun, bana farklı geldi yaptıkları, bu adamı bulmalıyım dedim. O da beni geri çevirmedi. O sırada İstanbul’da yaşıyordu, ben de gidip İstanbul’da buldum onu. Konuştuk, benim için can ciğer bir adam çıktı. Müzikten önce arkadaş olduk onunla. Sonra bana telefon etti, aklında bir proje olduğunu söyledi. Eskişehir’de Armonycoma diye bir çocuk var, onu bul diyerek görevlendirdi beni. Ben de Mustafa’ya mesaj attım, buluşalım dedim. O şekilde buluştuk. Birbirimizi insan olarak tanımadan önce müziklerden tanıyorduk. Yaptığı parçalardan nasıl biri olduğunu çıkarmaya çalıştım. Buldum, bahsettim, o da can ciğer çıktı. Ben biraz kader diyorum buna. Sirayet’le burada toplanıp sürekli konuşmaya başladık ne yapacağımıza dair.
Açıkçası topluluğun son durumu hakkında pek bilgim yok. Zira bloglarına uzun zamandır pek dokunmamışlar. Gerçi Myspace sayfalarındaki harekete bakarak bu mecraya yönelmişler olarak yorumlayabiliriz. Kendilerine tek eleştirim bu olacaktır, Myspace zamanında süper bir ortam olsa da artık pek revaçta değil -ki bence müzşk dinlemek için her zaman çok karmaşık ve yavaş bir sitedir. Yeni yeni siteler var, onlara bir bakmak lazım.
Music 4 Non-Musicians, albümlerini internet üzerinden ücretisiz paylaşıyor ve kendilerini bir kez daha takdir etmemizi sağlıyor. Kayıtlar oldukça iyi ve kaliteli fakat asıl iş kapaklarda. Her birini alıp odama asmak isterim, öyle güzel. Myspace‘lerine hele bir uğrayın.
Gonja Sufi adlı bir müzisyen var. Onu da ayrıca tanıtmak isterim. Bazı şarkıalrda kendilerinin tarzını bu adama benzetmedim değil -ki bu müzisyeni bana taıttığı için Zulal Kalkandelen‘e tekrar teşekkür ederim.
Gönül isterdi ki M4NM hakkında daha engin, daha zengin bir yazı yazayım, kusura bakmazsanız şimdilik bu kadar olsun. Pasım gitsin. Yine de ben eminim ki bu müthiş yetenekli üniversite öğrencilerinin ne yaptığını bu yazıdan bile anlayp kendilerinin peşine düşecek olan vardır.
Hayvanlar Alemi, 2000 yılından beri Ankara‘nın köşelerinde bucaklarında çalmalarına rağmen, malesef ilk kez İstanbullu Bant Dergi aracılığıyla tanıdığım bir grup. Çoğunlukla enstrümantal psychedelic/ deneysel/ folk müzik icra eden Hayvanlar Alemi‘nin şarkıları konuşmadan hikayeler anlatıyor, belli bir forma girmeden doğrudan kafa sesleri sunuyor, yankıyan ortamlarda pek de aydınlık olmayan duygular yaratıyor.
Son (-dan bir önceki) haliyle Hazar Mutgan, Işık Sarıhan, Özüm İtez ve Gökçe Başar‘dan oluşan grup, doğaçlama usulüyle 1999 yılında Ankara‘da müzik yapmaya başladılar. Gelenler gidenler oldu, kadro değişti ama grubun ‘deneysel’liği değişmedi. 2000 yılından itibaren yaptıkları müzikleri ev ortamında, kasetlere kaydetmeye başladılar. 2003 yılında Işık Sarıhan ve Özüm İtez sık sık YükselCaddesi‘nde çaldılar. (Ben muhtemelen o zaman da dinledim kendilerini.) Sonrasında bir süre Tenedos Cafe‘de çaldılar ve buradaki programlarından biri, üzerinde biraz oynanmış haliyle ilk demoları Bir‘i oluşturdu.
Başkentin çeşitli mekanlarında çaldıktan sonra, 2005 yılında Ankara’nın saykodelik/ deneysel müzik alanı Nefes Bar‘da sürekli ama düzensiz bir programa başladılar. Bu programlarda Hayvanlar Alemi‘nin müziği, saf doğaçlamadan ‘sınırlandırılmış doğaçlamalara ve bestelere’ evrildi. Burada seyirci ve mekanla etkileşim, hikaye anlatımları ve dekorasyon gibi öğeler belirdi. Ve aynı yılın haziran ayında, Bekçi isimli ikinci demolarını kaydettiler. Üçüncü ve albümden önceki son demoları ise, ilk iki demo kayıtların düzenlenmesi ve birleştirilmesiyle oluştu (toplama).
2006 yılının Aralık ayında çıkan Gaga isimli ilk albümün de ilginç bir kaderi var. Albümün kayıtları, dört kişilk kadro ile yapılır. İstanbul’daki ilk konserlerini, yine bu dört kişiyle Papilion‘da verirler. Ancak Hazar Mutgan ve Gökçe Başar’ın yüksek öğrenim için yurtdışına gitmeleri dolayısıyla Gaga‘nın çıkışıyla grubun dağılması bir olur. Muhtemelen bir daha -veya uzun bir süre- dört kişilik kadroyla dinleyemeyeceğimiz grubun sadık ikilisi Işık Sarıhan, Özüm İtez yeni albüm çalışmalarına başlamışlar bile.
MK2 Yapımcılık etiketiyle piyasaya çıkan Gaga için yapım şirketinin yorumu ise şöyle: Grubun iki elmanı Ankara’dan ayrılmadan önce kaydedilen Gaga, Hayvanlar Alemi’nin dört kişilik orijinal kadrosunun yıllardır geliştirdiği saykodelik tınıyı, ucu açık yapılan ve grubun genel eğilimlerini bir albümde toplamaktadır. Albümüm çoğu, grubun kendiliğindenlik anlayışı bozulmadan, doğaçlama ya da yarı doğaçlama olarak, canlı çalınarak kaydedilmiş, birçok şarkı ve fikir stüdyoda geçirilen kısa sürede geliştirilmiştir. Bunun yanında, konuk vokalist Mehmet Öd’ün seslendirdiği Sırtlan Havası’nın da içinde bulunduğu birkaç parçayla, grubun alışık olmadığı bir alan olan vokal kullanımına da yer verilmiştir. Nepal’den ve Endonezya’dan birer şarkı ile belirginleşn ‘dünya müziği’ etkilenimleri, hayvanlar Alemi’nin yakın gelecekte ilerlemeye devam edeceği yöne de işaret etmektedir.
Grubun buraya koyabileceğim herhangi bir video kaydını bulamadım. Onun yerine sizin için tam buraya tekrar Myspace tıkını koyuyorum. Ben albümlerini, tek atışta Dost‘tan buldum, ama internetten almak isteyenler için de bu tıkı yerleştiriyorum. Benim gibi güzel kapak tasarımlarına meraklı, bir CD’yi tüm hacmi ve özgünlüğüyle elinde tutup sonra da arşivine koymak isteyen bir yapınız varsa bu albümü alın derim. O yuvarlak, aynalı aletin içerisindekiler içinse diyeceğimi dedim. Deneysel ve saykodelik müzikten hoşlananlar, belki bazen biraz fazla derine kaçmış bu müziği beğeneceklerdir.
Beirut, 30 Haziran 2007 Cumartesi günü Radar Live festivaline, İstanbul’a geliyor. Balkanlardan ve hatta buralardan esen rüzgarla havalanmış bu hem yaslı hem eğlenceli müziğe kendinizi kaptırmanızın pek zor olmayacağını düşünüyorum. Zira bizim kulakların dengesine uygun bir zehir saçıyor aleme.
Burada da dendiği gibi, New Mexicolu, 20 yaşında bir çocuğun yaptığı müzik nasıl olur da Rus bir dedenin müziği gibi olur? Bakalım nasıl olur.
Beirut, 2006 Mayıs ayında, Ba Da Ging! etiketiyle piyasaya çıkardığı Gulag Orkestar albümü ile indie müzik piyasasında oldukça ses getirdi. Onlarca kişilik bir orkestra da diyebileceğimiz grubun esas oğlanı ise Zach Condon. Yani yine bir tek-adam grubuyla karşı karşıyayız. Solda bir fotoğrafını gördüğünüz bulut saçlı ve deli bakışlı bu kişi, 20 yaşında (muhtemelen ’87li -hiçbir yerde doğum tarihini yazmamışlar) ve Balkanlarla tek alakası aynı gezegen üzerinde yaşıyor olması.
Zach Condon, New Mexico‘nun başkenti Santa Fe‘den bir ‘müzik adamı’. Müzik yeteneğinin aileden geldiğini düşünen biri olarak, Zach’in dedesinin bir caz müzisyeni olduğunu öğrendiğimde hiç şaşırmadım.
Şimdiki yaşından da anlaşılacağı üzere, Zach Condon‘ın müzikle alakası çok küçük yaşlardan başladı. Evde erkek kardeşiyle birlikte kulak yetiştiren Zach, 15 yaşına geldiğinde Real People isminde bir grupla bir albüm çıkardı piyasaya. (Ama bu konuda pek fazla bir bilgi yok, zaten işin içinde Beirut‘un şimdiki ünü olmasa pek araştıralacak bir albüm olduğunu zannetmiyorum. Yine de belli olmaz tabi.) 16 yaşında ise farklı bir tarzda başka bir albüm daha üretti. 17 yaşında hayatının dönüm noktalarından birini yaşadı: Liseden atıldı! (Bir söyleşide lise denen şeyin amacının ne olduğunu zaten anlamadığını; başka birinde ise okuldan atılmak için elinden geleni yaptığını söylemiş. Eh, atıldıktan sonra hep öyle denir zaten: Hoca bana takmıştı olm! :))
Gulag Orkestar albümünün en tanındık şarkılarından biri olan Postcards from Italy dinleyelim dilerseniz bu arada:
[odeo=http://odeo.com/audio/3543233/view]
Evde durup durup Emir Kusturica filmleri izleyip Goran Bregoviç‘le gaza gelen adamım Zach, lise isimli ipini de koparınca bu filmlerde yaşayan insanlarla, bu müziğin üretildiği kültürlerle bizzat tanışmak için Avrupa’ya gitmeye karar verdi. (Aslında 17 yaşındaki Zach, bu seçimi, az önce benim anlattığım kadar bilinçli bir şekilde değil, müzikal meyilleri nedeniyle yaptı da denebilir.)
Avrupa’da, Amserdam’daki kuzeninin salaş öğrenci evinde kaldı. Bu evin üst katında, yaptığı gürültüden dolayı komşulara illallah dedirten Sırbistanlı bir gurbetçi yaşıyordu. Komşuların gürültü diye şikayet ettiği ise aslında, sesini sonuna kadar açıp bağıra bağıra söylediği, memleketinin şarkılarıydı. Onlarca enstürmanın ve vokalin aynı anda hem eğlenceli hem de buram buram vatan hasreti, sevgili özlemi kokan şarkılar meydana getirdiği bu şarkılar, arayış içerisinde olan Zach Condon‘ı çok etkiledi. Kuzeninin evinde bulaşık makinesi olmadığı için (ben de bunu anlamadım, hadi çamaşır olsa neyse) bulaşıklarını, pek hoşlaşmadıkları bu Sırp arkadaşın evine çıkardıkları bir gün Zach ona, dinlediği şarkıları çok beğendiğini ve merak ettiğini söyledi. O gün, onun evinde sabahın aydınlık saatlerine kadar müzik setinin önünde oturup onlarca Balkan şarkısı dinlediler. (Bulaşıklar kaldı.) Büyülenmiş kulaklarıyla Zach, ertesi gün bir çanta dolusu CD’yle eve geldi ve günlerinin büyük bölümünü bu müziği dinlemeye ve özümsemeye ayırdı.
Bir ara daha verip, albüme adını veren Gulag Orkestar isimli şarkıyı dinleyelim- 8 Mayıs 2007 Bowery Ballroom, New York City. (Bu şarkıyı özellikle dinlemek gerek. Yalnız Beirut‘un bütün kayıtları, hayranları tarafından çekilmiş amatör kayıtlar. Aşağıdakini beğenmezseniz aynı konserde çekilmiş bu videoyu izleyin- WordPress bu siteye izin vermediği için koyamadım.)
Zach Condon Avrupa’daki vaktinin çoğunu Fransa’da, en çok da Paris’te geçirdi. Zannedildiğinin aksine Balkan ülkelerinin hiçbirinde bulunmadı. Paris’te, kendisi gibi, farklı kültürleri merak eden öğrencilerle, bohem sanatçılarla ve Doğu Avrupalı göçmenlerle takıldı. Ve sonunda tekrar New Mexico’ya döndü. Elinde ukulele (4 telli küçük, tiz gitarımsı- aslen Hawaili), pirinçten yapılma aletler ailesi üyeleri (brass instruments– dudakların titreşimiyle çalışan, trombon gibi üflemeli aletler) ve akordeon gibi köken olarak Amerikan topraklarına yabancı araçlarla odasına girdi. Albümdeki bütün şarkıları büyük bir hızla üretmeye başladı. Bir ara Gulag Orkestar şarkısı üzerinde çalışırken odanın önünden geçen erkek kardeşi “bu ne yahu, dul kalmış gibi çalıyorsun” deyince Zach “tamam, o zaman olmuş” dedi. Çıktı. Kayıtların da o odada yapıldığına dair görüşler var ama tam emin değilim. Yalnız albümde birçok enstrümanı Zach’ın çaldığı doğrudur.
Beirut‘u toparlayan, düzenleyen ama en çok da tanınmasını sağlayan adam ise Amerikan indie müziğinin ünlü gruplarından Natural Milk Hotel ve yine Avrupa ve Balkan müzikleri icra eden A Hawk and a Hacksaw gruplarının davulcusu, sağda fotoğrafını gördüğünüz, Jeremy Barnes oldu. Meraklılarına, bu iki gruba ve bu adama da yakından bakmalarını tavsiye ederim. (Sonradan Not: A Hawk and a Hacksaw hakkında pek hoş, Türkçe yazı için buradan buyrun.)
Beirut, 2006 yılı bitmeden, yine Ba Da Ging! etiketiyle 5 şarkılık Lon Gisland EP’sini piyasaya çıkardı. Bu EP’de sadece Sceneic World şarkısının yeni versiyonu bulunuyor, diğerleri yeni parçalar -mesela hemen aşağıda klibini izleyebileceğiniz Elephant Gun. Bu arada, Gulag Orkestar albümü, genişletilmiş haliyle daha sonra bir de İngiliz plak şirketi 4AD tarafından basıldı. 2007 Şubat ayında ise Pompeii adını verdikleri 3 şarkılık bir EP daha piyasaya çıktı.
Geçen, canımın biraz sıkkın olduğu bir gün yolda giderken, müzik çalarımın kulaklıklarını kulağıma taktım ve Beirut dinlemeye başladım. Zach‘in biraz eskimiş gibi sesi ve tüm o enstrümanların konuşmaları beni, küçükken anneannemin dokunulmaz vitrininde duran Polonyalı köylü çocuk biblolarının dünyasına götürdü. Buradaki sağlam makalede Beirut’a biraz içi boş, biraz özenti, biraz yabancı-fetişisti gözüyle bakılmış. (Okumanızı tavsiye ederim, Balkan müziğinin aslen Türk Yeniçeri müziğinden geldiği gibi farklı görüşleri var.) Balkan topraklarıyla, Emir Kustirica- Goran Brogoviç iklisinden ve çok bilmiş Parisli öğrencilerin anlattıklarından başka bir bağlantısı olmayan 19 yaşında bir çocuğun ürettiklerine pek güvenilmeyebilinir tabi. Eğer ürettiği şey müzik olmasaydı! Burada tüm bilinenleri unutup ‘kulağının götürdüğü yere git’mek en iyisi olacak sanırım.
Son olarak, Lon Gisland EP’sinden Elephant Gun isimli müthiş şarkıyı dinleyelim. Bu klip Beirut‘un ilk ve şimdilik tek klibi ve çok güzel! O yüzden sona sakladım. ;) Klibin yönetmeni Alma Har’el. (Solda, Zach’in yanında.) Kendisiyle bu klip üzerine yapılan söyleşiyi buradan okuyabilirsiniz.
En son not; Youtube veya Dailymotion‘daki Beirut videoları pek iyi değil. Zaten toplamda pek fazla sayıda görüntü yok. Benim gezinirken karşılaştığım en kaliteli video ve fotoğraf çekimleri bu adreste. Ebesinin körü fiyatlarında satılan kayıt cihazlarına sahip olan kişilere sesleniyorum: Grup İstanbul’a geldiğinde üşenmeyin, her anını kaydedin. Beirut‘un görüntüleri Balkanımsı bir şehirden yayılsın bari. :)
On yılda bir çıkan albümleriyle, 19 Nisan’da, Nefes Bar‘da bir konserleri olacak. (Düzenleyen Dede Organizasyon [Ankara Psychedelic]). Yeni albümlerinin piyasaya çıkmasından beri zaten kendileri hakkında bir şeyler yazmak istiyordum. Hızlanmış oldu, iyi oldu.
Nekropsi, 1989 yılında İstanbul’da kuruldu. İlk kurulduğunda adı Necropsy idi. 1992’de kaydettikleri demo-albüm Speed Lessons Part I de bu ismi kullandılar. “Kadıköylü gençlerin yetenek gösterisi” olarak tanımlanan demo, o yılların asi gençlik müzik türü olan speed metal /trash tarzındaydı. Speed Lessons Part I, hem posta yoluyla, hem de yerel müzik marketlerde toplam 700 kopya sattı.
İnternetten her türlü bilgiye pat diye ulaşılamadığı, benim altımda kısa bir don olduğu ve de grup o zamanlar oldukça yerel olduğu için bu demoyu hiç dinlemedim. Hadi bugüne geldik, yazmadan önce dinleyeyim dedim. Yine bulamadım. Bu nedenle bu demo hakkında yorum yapamayacağım. Yalnız içindeki şarkıların isimlerini, bu kaynaktan öğrendiğim kadarıyla, paylaşabilirim tabi: The Pure, Honest Mind,Make me Melieve (?) ve Why Dodrums.
Grubun ilk kadrosu şöyleydi: Vokalde Cem Ömeroğlu, davulda Cevdet Erek, gitarda Erem Tanyeri ve basta Umut Gürbüz. Zamanla gitara Tolga Yenilmez, basa Cenk Turanlı geçti. Böylece Nekropsi, bütün elemanlarımızın isimleri ‘C’ harfiyle başlasın hayaline sadece bir adam uzakta bir duruma geldi. Üçüncü albümde Tolga’yı görmezseniz şaşırmayın, ehe.
Nekropsi, tıbbi/adli vb. bir terim olan necropsy‘den geliyor. En kısa ve bodoslama anlatımıyla nekropsi, bildiğimiz otopsi demek. Yalnız nekropsi, hayvanlar üzerinde uygulanıyor. Sözcüğün eski Yunanca tam karşılığı ise “ceset /ölü beden görmek”. 90’ların metal müziğinin ölüm, ceset, kan sevdalısı çocuklarının koyacakları türden bir isim. Ama şu anda grup, benim kafamdaki Nekropsi sözcüğüne çok güzel anlamlar yüklemiş durumda.
Speed Lessons Part I‘ın üzerinden dört yıl geçti. 1996’dayız. Ada Müzik‘in desteğiyle grubun ilk resmi albümü “Mi Kubbesi” piyasaya çıktı. Bu ismin hikayesi ise şöyle: Albümün tamamlanmasına yakın Cevdet Erek, kapak için küçük bir öykü yazıyor. Öyküde, bir grup insan bir sabah uyanıyor ve kendilerini dev bir kubbenin altında buluyor. Bir yerlerden de, çok yüksek seste bir ‘mi’ sesi geliyor. Herkes bu sesin kaynağını bulmak ve onu susturmak için elinden geleni yapıyor. Yalnız fark ediyorlar ki, bu ses arada sırada kesildiğinde, kubbe de ortadan kayboluyor ve bunlar boşlukta öylece kalakalıyorlar. Buradan, bu sürekli bir biçimde devam eden ‘mi’ sesinin bir şekilde, hem kubbenin hem de kendilerinin varlığıyla sıkı bir ilişkisi olduğunu keşfediyorlar. Ve sonunda ‘mi’nin kaynağını buluyorlar: Kendileri! (Kaynak, Cevdet Erek’in buradaki röportajı. Umarım doğru anlatabilmişimdir.)
Mi Kubbesi‘yle Nekropsi– Speed Lessons’ın tarzından uzakta- etnik, psychedelic, progressive olarak adlandırabileceğimiz bir aleme kaydı. Yalnız, sert altyapıları grubun, aynı tarzı icra eden gruplardan (ki o ara sayıları fazla değildir eminim) farklılaşmasını sağladı. Öyle ki, çoğu enstrümental olan şarkıları dinlerken, bir dönemin asi gençlerini oldukça etkileyen metal müziğin, ülkem haritasının renklerinden biri olarak eklendiğini hissediyorsunuz. Belki de önceden çok sert olduklarını bilince böyle bir şey hissetmeniz gerektiğini hissediyorsunuzdur, bilemeyeceğim artık. Velhasıl Nekropsi, kelimenin tam anlamıyla ‘acayip’ bir grup. Batının deneysel -progressive etkileri onlarda; doğudan Fars – Arap, Türk ezgileri onlarda; güzel güzel devam ederken hop oraya hop buraya zıplayan şarkılar onlarda… Padişahın, sabaha kadar soyup soyup tenine ulaşamadığı masal prensesi gibi.
Nekropsi, 1998’de, Robert Plant ve Jimmy Page‘in bulunduğu mini Led Zeppelin İstanbul konserinde, alt grup olarak sahneye çıktı. Arada eminim başka konserleri de olmuştur ama benim bildiğim 2005’te ODTÜ MT Müzik Günleri’nde sahneye çıktığı.
Aradan yıllar geçiyor fekat Nekropsi yeni bir albümle ilgili tek bir sinyal vermiyordu. Bir ara grubun dağıldığı söylentileri dolaştı ortalıkta. Halbuki Nekropsi bir organizmaydı, dağılamazdı. Olsa olsa uzuvlarından bazıları askere filan giderdi, ama mutlaka geri dönerdi.
Yeni albüme geçmeden Mi Kubbesi’nden bir şarkı dinleyelim: Çarşı
Bu albümü henüz edinemedim. Hakkında okuduğum yazılardan, eski Nekropsi hayranlarının bu albümle pek hoşlaşmadığı yönünde bir izlenim edindim. En iyisi bilen birini dinlemek:
“Albümün gün ışığına çıkan ilk şarkısı, Papa’nın Türkiye ziyaretinin kesinleşmesinden önce yazılmış olan ‘Die Neue Papa’ idi. Dans ritimleri ve melodisiyle, bir kere dinlenmesi bile akılda kalmaya yeten şarkı, yıllar sonra bu albümün hafızalardaki sembolü olacak. Belçikalı grup Front 242 ya da Alman üçlü Deutsch Amerikanische Freundschaft gibi endüstriyel-dans gruplarını da andırıyor ‘Die Neue Papa.’ Lakin albümün ilk şarkısı, “Gelmekte olan devrim halka yavaşa yavaş sevdiriliyordu” diye başlayan ve Latin alfabesine geçişi kendine has bir tarzda anlatan ‘Harf Devrimi’. Beste özellikle gitar ve davullarıyla dikkat çekici. Şu an okuduğunuz gazetede çıkan üç haber başlığından oluşturulan kolajla dile gelen ‘Erciyes Şokta’, Nekropsi’nin ‘progressive’ damarını hissettiren harika bir şarkı. Grubun dinleyicileri ‘Foklar’ şarkısıyla ise 10 yıl öncesine gidecek ve ‘Mi Kubbesi’nin ikinci şarkısı ‘Fok’u hatırlayacaklar: “Halklar toparlanın/Derhal yakınlaşın…” ‘Baba’ isimli şarkıda aslında albümün bütününe hakim olan sadelik var ama dinlendikçe bu sadeliğin hiç de sığ olmadığı ortaya çıkıyor. Albümün gizli mücevheri ise bence ‘Ebo’. Brenna McCrimmon, Sumru Ağıryürüyen ve Güzin Yenilmez gibi konukların birkaç dizelik vokalleri dışında son derece atmosferik, hüzünlü, şahane bir enstrümantal ‘Ebo’. Kapanışta ise sadece ‘Bağlama’ ve zil var, vokal yok. Önemli bir bilgi daha: Kurban grubundan tanıdığımız Kerem Tüzün bu albümde Nekropsi’nin kadrosunda yer alıyor.”
Sayı 2: On Yılda Bir Çıkar‘dan iki şarkıyı (Harf Devrimi ve Erciyes Şokta), grubun Myspace sayfasından dinleyebilirsiniz.
Birkaç yıl önce bir arkadaşımın albümünü getirip ısrarla dinletmesi sonucu- biraz geç de olsa- farkına vardığım Nekropsi, ‘yeni kapılar açan’ her grup gibi şimdiden efsane olmuş durumda. Yeni albümü veya gelecektekileri bilmiyorum ama, Nekropsi‘nin müziğe yaklaşımı böyle yenilikçi olduğu sürece öyle de kalmaya devam edecek gibi görünüyor.
Sonradan notlar (26 Nisan 07):
İkinci albüm sonunda elimde. Dost’a sorduğumda kalmadığını söylemişlerdi. İki gün sonra ise doğumgünü hediyem olarak elimdeydi! (Teşekkürler Erkut.) Albümün ismi bahsettiğim gibi “Sayı 2: On yılda Bir Çıkar” değil. Sadece Nekropsi. O başlığı sanırım tanıtım faaliyetlerinde kullanıyorlar. Ayrıca Hilmi Tezgör‘ün bahsettiği gibi, bu albümün baslarını Cenk Turanlı yerine Kurban‘dan tanıdığımız Kerem Tüzün çalmış. (Kerem Tüzün’ün bas gitarda gerçekten sağlam bir ‘tarz’ı var. Dinlerken onun çaldığını hissediyorsunuz.)
Albüme gelince… Genel kanım gayet olumlu. Mi Kubbesi‘ni çok seven biri olarak bu albümü de beğendim. Yalnız, aradan geçen on yılda birçok şeyin değişmiş olduğunu da söylemek gerek. İki albümü karşılaştırmak gerekirse, en başta göze çarpan vokallerin varlığı. Ancak vokalin hemen her şarkıda geride tutulmuş olması ve sözlerin müziğin tamamlayıcısı olarak kullanılması dolayısıyla bu durum, yeni albümü yorumlarken benim için çok belirleyici değil.
İkincisi, yeni albümde, Mi Kubbesi‘ne göre ‘folk’tan uzaklaşmış, Doğu ezgilerini daha az kullanan bir Nekropsi var karşımızda. Albümün biraz puan kaybettiren özelliği belki de bu olmuştur. Ayrıca, CD’yi takıp da dinlemeye başladığınızda kulakta ilk hissedilen hava 9o’ların deneysel müzik havası oluyor. Son olarak, birçok şarkının altında duyulan davul-gitar ritmi birbirine çok benzer olduğu için dakikalar süren bir tek şarkı dinlediğinizi düşünüyorsunuz. Hani King Crimson vb. grupların, uzun uzun sürüp de genelinde birkaç ayrıntı ortak paydayla birleştirilmiş şarkıları vardır ya, onlar gibi. Kötü mü? Bence hiç de değil. Hepsi de aynı delilikte. Kolay dinlenir olsun diye bütün bir şarkıyı bölmüş de olabilirler hakikaten.
Albüm kapağı Mi Kubbesi‘ne göre oldukça iyi bence. Zira Mi Kubbesi‘nin kapağı bana hep sanki korsan CD almışım da renkli fotokopi çektirmişim gibi gelirdi. Üçe katlanmış kartondan oluşan kapak ve metinlerin tasarımı Cevdet Erek‘e ait. Kapak fotoğrafı ise 1987 yılından bir Rumeli Hisarı manzarası, Aysel Erek‘ten. CD üzeri ise bilerek Mi Kubbesi‘ne benzetilmiş gibi. Siyah zemin üzerinde daire oluşturacak şekilde şarkı isimleri yazılmış. On yılda bir albüm çıkarınca millet unutmuştur diye düşünmüşlerdir, ehe.
Benim genel görüşüm albümün ‘hiç de fena olmadığı’ yönünde. 1993-2006 yılları arasında yazılmış şarkılardan oluşan ikinci albümüyle Nekropsi‘nin, hayranlarını hayal kırıklığına uğrattığını düşünmüyorum. Bir de o konserler var ki, of of! 19 Nisan Nefes konseri yorumlarımı yandaki başka bölümünden veya buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. (Yakında)
Bir yerde Mars Volta için ‘en çok bilinen bilinmeyen grup’ diye bir yorum okumuş ve çok doğru bulmuştum. Hakkındaki bilgim fena seviyede olmayan Mars Volta‘yı yazma planları yaparken, kulağıma At the Drive-In (ATD-I) kaçtı. En çok bilinen bilinmeyen grup Mars Volta‘nın beşiğini oluşturan bu efsane grubu yazarken oldukça zorlanacağım sanırım. Kısa ömrü biyografisini kolaylaştırır demeyin, konsantre meyve suyu gibiler. Su katılmamış bir müzik ruhuyla karşı karşıyayız, hazır olun!
At the Drive-In‘in kuruluş öyküsü Texas – El Paso’da geçiyor. Cedric Bixler-Zavala (vokal), okuldayken katıldığı iki gruptan da kovulunca, arkadaşı Jim Ward (gitar) ile birlikte yeni bir grup kurmaya karar verdi. Bu arada Omar Rodriguez (gitar) ve Paul Hinojos (bas) da bir grup kurmuş, death metal tarzında takılıyorlardı. 1993’te bu iki grup, yanlarına bir de davulcu alarak At the Drive-In‘i oluşturdu. Bir ara bir eleman değişikliğiyle son halleri, davulda Lübnan kökenli Tony Hajjar‘lı idi. (Aşağıdaki fotoğrafta, Mars Volta’dan bildiğimiz, Afro saçlarıyla ünlü ikili Omar-solda ve Cedric görülüyor. Sanki ders arasında sigara içmeye koridora çıkmışlar gibi, ehe.)
At the Drive-In müziği, bir sıcak iklim- hayat güzel müziği değil. Yalnız,tüm parçalarında göze çarpan bir güneylilik var. ATD-I’yi farklı yapan da zaten, kuzeyin bireysel-gri dünyasında, güneyin güneşli ritimlerini kullanmış olması. Cedric’in şarkı sözlerine ‘anlatan’ olarak değil de ‘müziğe uyum sağlayan’ bir ses unsuru olarak yaklaşması sayesinde de müziğin bütünlüğü hiçbir parçada bozulmuyor. İki gitarın birbirinden bu kadar alakasız takılıp da, bir bütünün parçaları olarak kulağa varması da pek sık rastlanan bir şey değildir eminim. Bunun için, her bir elemanın çok sağlam bir müzikal ve kültürel altyapıya sahip olması gerekir. Hepsi koç bunların, koç!
Okuduğum birçok ATD-I makalesinde, grup elemanlarının Teksas’tan, özellikle El Paso’dan olması müzik eleştirmenlerini oldukça şaşırtmış gibiydi. Elemanların farklı kültürlerden gelmiş olmasını müziğin orijinalliğine; El Paso gibi bir yerden böyle bir grubun çıkmasını ise dehalarına bağlıyorlar daha çok. Halbuki ben, ana akımın geçtiği yere coğrafya ve kültür olarak uzak olan şehirlerden çok daha özgün müzikler ortaya çıkabileceğini düşünüyorum. Hatta, burada yayınladığım Nine Inch Nails yazısı için araştırma yaparken, Trent Reznor‘ın uçsuz bucaksız mısır tarlalarından başka bir şeyin olmadığı minik bir şehirde doğup büyümesi beni hiç şaşırtmamıştı. Yani, küçük şehirlerden çıkan müzisyenler için kafamdaki cümlenin bağlacı ‘için’ olmasa bile, ‘rağmen’ değil. Bu konuyu daha sonra, başka yazılara bırakıyor ve At the Drive-In’e devam ediyorum.
Kuruluşlarından bir yıl sonra, 1994’te At the Drive-In, ilk stüdyo kaydı olan, üç şarkılık Hell Paso‘yu çıkarttı. İlk konserini sadece dokuz -şanslı- kişiye veren ATD-I, toplam 2000 millik Teksas turnesini de bu kayıttan sonra gerçekleştirdi.
Aslında ATD-I, 2001 yılındaki dağılmalarına kadar toplam beş tane albüm piyasaya sürdü ama bunların dışında ona yakın single, EP filan da üretti. (Bu terimlerle birlikte vinyl denen şeyi de biraz öğrendim.) İşte Hell Paso da bu albüm sayılmayan kayıtlardan biri. Alfaro Vive, Carajo! ise, ki adı galiba 80lerde bazı radikal değişiklikler için ayaklanan Güney Amerikalı bir topluluktan geliyor, 1995 yılında dört şarkıdan oluşan ve yine albüm sayılmayanlar familyasından bir vinyl idi. (Bu iki kayıt piyasada bulunmuyor tahmin edersiniz. Yalnız, Alfaro Vive, Carajo! gitarist Jim Ward tarafından CD formatından tekrar piyasaya sürülmüş, meraklılarına duyurulur.) Bu iki kayıt arasında, normal bir grubun yapabileceğinden çok daha fazla serpilip büyüyen grubumuz, artan hayran kitlesinin farkında olarak 81 model bir Ford Ecoline aldı ve 42 günde 10.000 mil gezecekleri bir ABD turnesine çıktı.
1996’da, yapımı için sadece 600$ harcadıkları ilk ATD-I albümü Acrobatic Tenenement piyasadaydı. Her olayı turne yapmak için bahane eden At the Drive-In, Şubat-Haziran 1997 boyunca, 100 gün ve 24.000 mil sürecek bir ABD konser-turuna daha çıktı. Belli ki, bu turneler onların ilham perisiydi. Zira, aynı yılın Eylül ayında altı şarkılık CD-EP El Gran Orgo piyasaya çıktı. Bu albümden Fahrenheit ve Picket Fence Cartel, 2005 yılındaki toplama albüm This Station is Non-Operational‘da yer aldı. Bu albümün ilk şarkısı olan Fahrenheit, ilk gitar vuruşundan itibaren beni oturduğum yerden kaldırmış, nakarat bölümünün melodisi kalbime kalbime vurmuştur, şiddetle tavsiye ederim.
El Gran Orgo‘dan itibaren daha melodik bir altyapıya kavuşan ATD-I, 1998’de In/Casino/Out ve 1999’da Vaya albümleriyle de, yenilikçi karakterini terketmeden, bu yoğun duygusal (emo) tarzını ilerletti. Bu albümlerden Metronome Arthritis ve Napolean Solo, az önce bahsettiğim toplama albümde de yer alan, ağır tempolu, ağır etkili parçalardan. In/Casino/Out albümü, plak şirketleriyle olan anlaşmazlıklar yüzünden, At the Drive-In’e ‘abi, bu iş olmayacak sanırsam, albüm çıkarmayalım artık, gezelim yine’ dedirtiyordu ki, aslen pop/punk tarzında gruplarla ilgilenen Fearless Record gruba hayranlığından her iki albümü de kendi bünyesinden çıkardı.
At the Drive-In‘in en çok bilinen albümü en son albümü Relationship of Command oldu. Grand Royal etiketiyle piyasaya çıkan bu albümde, özellikle One Armed Scissor, grubu haklı ününe kavuşturan (ki zannederim bu kadarını istemiyorlardı) şarkı oldu. Klibini izleyelim hemen:
At the Drive-In 2001 yılında, en popüler oldukları zamanda, dağıldı. Bu konuda çeşitli açıklamalar ve tabi ki. Ama benim, okuduklarımdan çıkardığım genel sonuç, yaptıkları müziğin duygusal yoğunluğunun uzun süreli birlikteliği kaldıramamasıdır.
At the Drive-In’in bittiğini zannedenler, yanıldıklarını hemen anladılar. Zira, kendisinin iki tane olgun çocuğu oldu: Mars Volta (dinle) ve Sparta (dinle). Mars Volta, Omar ve Cedric’le birlikte daha çok progressive- deneysel bir yol izlerken, Jim Ward önderliğinde kurulan Sparta (solda) ise alternatif rock- punk rock tarzından karar kıldı.
At the Drive-In’in neredeyse kuruluşuyla birlikte hayata geçen bir de yan projeleri vardı: De Facto. Bu grup, ATD-I’den Omar Rodrigez ve Cedric Bixler-Zavala‘nın yanısıra, klavyede Isaah Ikey Owens ve ses mühendisliğinde Jeremy Michael Ward‘dan (ATD-I’nin gitaristi olan Jim Ward’ın kuzeni oluyor, kardeşi değil) oluşan bir dub / reggie grubuydu. Grubun sona ermesinde Jeremy’nin aşırı dozdan ölümünün büyük etkisi oldu. Bu olaydan sonra, sürekli kafalar dumanlı gezen Omar ve Cedric de uyuşturucuyu tamamen bıraktılar.
At the Drive-In’i myspace sayfasından da dinleyebilirsiniz tabi ama, ben 2005’te piyasaya çıkan This Station isNon-Operational albümünü edinmenizi tavsiye ederim. Yalnız, yanında verilen DVD konusunda pek fazla beklentili olmayın. İki adet oynak resim (buddy icon), bir sürü duvar kağıdı ve grup diskografisi dışında bir şey yok malesef. Sağlam bir At the Drive-In hayranı tarafından yapılmış ve grubun 2001’de dağılmalarından sonra güncellenmemesine rağmen halen yerinde duran ve çok işe yarayan Rolodex Propaganda‘ya da kesin uğrayın.
Son olarak, bu albümü bana dünyanın öbür ucundan göndererek At the Drive-In‘le tanışmama vesile olan abla ve enişte; Beyza Pınar ve Joseph’a sesleniyorum: Dahaoaoa… Dahaoaoa… (Joseph için: Moreeee…. Moreeee… ;))
Ve ATD-I’nin hangi şarkısı olduğunu bilmediğim bir klibini izleyelim de bitsin bu iş :P
Kulağınız açık olsun canım okuyucularım, esen ilen kalın!
DerdiYoklar İkilisi, Ali Ekber Aydoğan (vokal-saz, gitar) ve İhsan Göğercin (davul-vokal) isminde iki müzisyen tarafından kurulmuş. İlk albümleri olan Şu Dünyanın Halkı 1979 yılında piyasaya çıkmış olmasına karşın DerdiYoklar, düğünlerde derneklerde de çalan bir grup olduğu için, kuruluşlarının daha eski bir tarihte olduğunu düşünüyorum.
’80’ler Türkiye’sinin panoroması’ cümlesiyle başlayan bir giriş yapmamamın sebebi, hem daha sonra doğup hem de bugünün gözlükleriyle o zamana ait “elit entellektüel” yorumlarla ukalalık yapanlardan olmadığımdandır. Şalvara bak, ortama bak, puhaha derken ‘bu ne cüret!’ derler adama, ‘şu cüret’ diyemezsin sonra. Yakın geçmişte sıkışıp kalmış bir dönemi alıp başımın üzerine koymak da değil yapmaya çalıştığım. Sadece, müziği, mekandan ve zamandan (ve görüntüden) bağımsız olarak düşünmek, algılamak ve yorumlamak gerek diyorum. Bu açıdan bakınce bence DerdiYoklar gerçekten muhteşem bir grup.
İkili 80’lerin tüm özelliklerini taşıyor. Videoların düğünlerde çekilmiş olması, bu özelliklerin altını kalın kalın çizmiş, daha da güzel olmuş. Burada, 1984 yılında bir düğünde çekilmiş müthiş performanslarını izleyelim:
İhsan Göğercin‘in davula hakimiyeti inanılmaz. Bunu, solonun sonuna doğru kattığı Türk motiflerinde daha da çok vurguluyor. Ali Ekber Aydoğan‘a diyecek laf yok zaten. Ama, benim en çok dikkatimi çeken sahne şovları oldu. Benim fikrimce Türk müziğinde yıllardır halledilememiş bir sorundur bu: Şarkıcı sahneye çıkınca çok kasılır; dışarıdan aldığı bazı takviyelerle kasılmayanlar da, yüksekler modunda doğru düzgün bir kompozisyon ortaya koyamaz. Dün akşam arkadaşlar ‘mutlaka izle’ dediklerinde, ağzımın bu kadar açık kalacağı aklımın ucuna bile gelmezdi. Önceden çalışıldığı belli olan bir gösterinin bu kadar doğal bir şekilde icra edilebileceğini düşünmezdim. Çaldıkları mekanın bir düğün salonu, dinleyicilerinse oraya düğün münasebetiyle gelmiş misafirler olduğu düşünülürse, normal olarak ilgisiz izleyiciler yüzünden motivasyonlarını hiç kaybetmemeleri de ayrıca takdire şayan. (Davul solo arası) :
Tahmin edersiniz ki, ikili hakkında, bahsettiklerimin ötesinde bir bilgi bulamadım, en ayrıntılısı bu sitede. En son DerdiYoklar İkilisi albümü 2005’e kadar geliyor. Ancak, anladığım kadarıyla, İhsan Göğercin belli bir tarihte gruptan ayrılmış. Bundan sonra Ali Ekber Aydoğan, daha çok saz ile türküler çalıp söylemiş.
Albüm isimleri de, ikilinin özgün tarzını ifade ediyor: DisKo Folk, Yaşasın Hayvanlar (1981), Öküz Çağı (1988), Hop Hop Dazlaklar (1989). Ben bu ikiliye psychedelic folk etiketini de yapıştırıyorum, dayanamıyorum.
Ben, Derdiyoklar‘ın tek olm
adığına eminim. O zamanın teknolojik imkanları düşünüldüğünde video kamera alma lüksüne sahip biri tarafından kaydedilme sahip olmayan bir sürü grup olmuştur. (Bu kaydı yapan kişi, düğünü değil de grubu çektiği için, onun düğün kameramanı olmadığını düşündüm.) Kulağı açık olanlara sesleniyorum: Abinizin sünnet düğünü olsun, teyzenizin nişanı olsun, eski video kasetleri izlerken böyle şeyler bulursanız, lütfen üşenmeyin, herkesle paylaşın. Türk Müzik arşivine katkıda bulunmak gerek. Yalnız ben, bizdeki düğün kasetlerindeki müzikleri düşününce, üstteki çağrı bir komiğime gitti.
Şimdi de gelinin arkadaşlarını sahneye davet ediyoruz, çıs tak çıs tak. :)
Dipteki Not:Derdiyoklar bitişik olarak yazılıyor. İhsan Göğercin ise İhsan Güvercin olarak da geçiyor. Aramak isteyenler için.
Sonradan Not:Ali Ekber Aydoğan‘ın, içerisine DerdiYoklar İkilisi‘ni de alan, müzik hayatı hakkındaki açıklamasını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.
Nine Inch Nails anlatılmaz yaşanır diyerek, yazıma burada son veriyorum. Ya da neyse, ben anlatayım yine de. Sonra artık yaşar mısınız, coşar mısınız bilmem.
[Burada, Halil Turhanlı’nın, Ütopyanın Sesleri kitabından, endüstriyel müziğin ne olduğuyla ilgili küçük bir bilgi alalım. Böylece, NIN’in karanlık havasını ve hangi etkiler altında ortaya çıktığını daha iyi anlaşılabilir:
“Damien Thompson, her yüzyıl sonunda kolektif bir panik yaşandığını, bunun sonunda insanoğlunun ruhunda inanç ve korkunun eş zamanda ve aynı ölçüde yoğunlaştığı saptamasında bulunuyor. (…) Bu yoğunluk, apokaliptik alt kültürler doğuruyor. Ve bunlar nihai bir hesaplaşma, bir ölüm-kalım savaşı için ileri atılıyorlar. Her biri kendi Armegeddon’una hazırlanıyor. Endüstriyel müzik, yirminci yüzyıl sonuna özgü bir apokaliptik alt kültürün, endüstriyel kültürün anlatımı. (…) Endüstriyel müzik kaynaklarını, tıpkı yüzyılın başında fütüristlerin yaptığı gibi, modern hayatın gürültüsünde, büyük şehrin uğultusunda (…) buluyordu.” Bu bilginin sonu.]
Önce ufak bir NIN profiliyle giriş yapayım: NIN, 1988 yılında Ohio Cleveland’da Trent Reznor tarafından kurulmuş bir grup. Yaptıkları müzik genel olarak alternatif, endüstriyel rock olarak tanımlanıyor. Bence endüstriyel metal de denebilir pekala. Şarkı sözleri, benim kendileriyle ilk tanıştığım albüm olan The Fragile‘a kadar metal müzik türünün genel eğilimi olan karamsar bir kendine dönüklük, beni kimse anlamıyorculuk, ölümü sevmecilik gibi bana yapay gelen içerikte. Fragile‘la birlikte, sanırım o vakitler uyuşturucu bağımlılığından kurtulan ve iyi bir hayat alanına giren Reznor’ın yeni halini daha çok yansıtan; daha olgun ve oturaklı sözlere doğru yol almış. Tabi ki -iyi ki- sevgi kelebekliği yapıyor demek istemiyorum, yine karanlıktan göz gözü görmüyor. Ama o sağlam NIN felsefesi bu albümde yerini bulmuş. Müzik ise başından beri tutarlı; özgün, kaliteli ve ağır. 17 Nisan 2007’de piyasaya çıkacak olan ve bir garip tanıtım faaliyetleriyle çoktan konuşulmaya başlanmış Year Zero albümü için Trent Reznor’ın bütün söyleşilerde tekrar tekrar söylüyor: Year Zero, bildiğiniz NIN’den çok farklı oldu, her şeyiyle… (The Fragile’dan; The Wretched, The Fragile –live on Mtv aşağıda, Into the Void, The Way Out is Through şarkıları ne de güzel, pek de güzel.)
Nine Inch Nails (dokuz inçlik tırnaklar) adının nerden geldiğiyle ilgili ise bir takım rivayetler mevcut: Birinsi, İsa’yı çarmıha germek için kullanılan dokuz inçlik çivilere nazire yapılmış olma olasılığı. İkincisi ise, Trent’in, Elm Sokağı Kabusu’nun çizgili tişörtlü katili Freddy Krueger’in ünlü tırnaklarından etkilenmiş olma olasılığı. Rivayet uydurmaktan birazcık daha mantıklı olan yapılıp da, ismi bulan ve koyan kişi Trent Reznor’a sorulduğunda ise tam Trentlik bir açıklama yapıyor (kerata): Kısaltınca çok güzel oluyordu! Meğer adam grubun adını direk NIN koyacakmış, bakmış kısaltma gibi duruyor, oradan bir şey uydurmuş. Ben bu açıklamadan bunu anlarım. Demek ki grubun adı No Isabel No, veya Norveçli İsmail Nalbant da olabilirmiş pekala. Ha, NIN’in, grubun adının ilk sözcüğü olan Nine’ın ilk üç harfi olduğunu da gözden kaçırmamak gerek.
Trent Reznor, 1965 yılında Pennsylvania’da, Mercer adlı küçük bir kasabada doğdu ve üniversiteye kadar burada yaşadı. Küçükken annesi ve babası boşandı, o da büyükannesi ve büyükbabasıyla yaşamaya başladı. 5 yaşında kendi kendine piyano çalmayı öğrenince, yaşlı çift bu çocukta bir haller olduğunu anladı ve müzik konusunda onu serbest bıraktı. Küçük şehirde olup da az buçuk aklı başında olan her normal insan gibi o da bir an önce Mercer’den çıkmak istiyordu. Küçük şehir, fışkırma ve kurtulma isteği konularında ben de aynı şeyi yaşadığım için Trent’i kendime çok yakın hissettiğimi belirteyim. Ama, ortaokul ve lisede saksafon ve tuba öğrendiğini, bir caz grubunda çaldığını, okuldaki tiyato oyunlarında Jesus Christ Superstar ve The Music Man‘de oynayarak büyük beğeni topladığını öğrenince, onun durumunun benden çok daha iyi olduğunu anladım. Ama hiç bozmadım, hala yakınız kendisiyle.
1983 yılında Trent liseden mezun olmuş, Allegheny Colage’de bilgisayar mühendisliği okumaya başlamıştı. Bir yıl sonra okulu bıraktı ve müzikle profesyonel olarak uğraşmak için Cleveland’a taşındı. Hemen işe başladı. The Innocent‘a klavyeci olarak katılarak, Livin’ in the Street adında bir albüm çıkardı; The Problems diye bir grupla Light of Day filminin sountrack’inde yer aldı. Tüm bunları yaparken Exotic Birds isimli yerel bir grupta da çalıyordu (1986). Ama Nine Inch Nails’ın temellerini attığı işi, bir müzik stüdyosundaki getir-götür işiydi!
Burada, stüdyonun sahibini kafaya alarak, iş çıkışı saatlerinde kendi şarkılarını kaydetti. Tabi, mesai dışı saatlerde tek başına olduğu için, kayıtlarda hemen hemen bütün enstrümanları kendisi çaldı. Bu demo albüme Purest Feeling adını koydu. (1994’te Hawk Records tarafından tekrar yayınlandı.) Kendisine bir menajer bulup bu kayıtları birçok yapım şirketine gönderdi ve çoğundan da kabul aldı. En son TVT Records’la anlaşarak, demo üzerinde üç-beş değişiklikle, 1989 yılında Pretty Hate Machine adıyla NIN’in ilk albümü piyasaya çıkmış oldu. Bu albüm, Amerika’da Platin (Recording Industry Association of America- RIAA tarafından en az 1 milyon adet satan albümlere verilen ödül/sertifika) alan ilk bağımsız albümlerden biri oldu. Mayıs 2003 itibariyle bu ödül Triple Platinium oldu. (The Fragile arası. Live on Mtv.)
Reznor’un menajeriyle birlikte 1992 yılında kurdukları Nothing Records (2004’te kapandı) etiketiyle, aynı yıl Broken albümü piyasaya çıktı. Trent’in her zamanki sorunlu dönemlerinin en yoğun kısımlarına rastlayan bu albüm, kendisinin deyimiyle ‘a blast of destruction’ (yıkımın/infilakın gürültüsü) idi. 1994’te, NIN’in en fazla satan albümü ünvanını hala elinde bulunduran The Downward Spiral albümü yayınlandı. Nine Inch Nails’ın 90ların en etkilenilen gruplarından biri olmasının başlangıcı bu albümdü. Woodstock 94’te, her zamanki şatafatlı sahne performanslarının en büyüğünü gerçekleştirmişler, ana sahnede çıkan grubun bile (kim olduğunu hatırlayamadım, yazarım sonra) seyircilerini kapıp kendi önlerine koymuşlardı. 1995’te yılın en iyi rock şarkısı seçilen Hurt, bu albümdeydi. 1995 turnesinde, Trent, hastası olduğu David Bowie‘yle bu şarkıya düet yapmış, 2002’de yine kendisini çok etkileyen bir isim olan Johnny Cash‘le birlikte yine bu şarkıyı cover’lamıştı. Hemen dinleyelim/izleyelim:
Nine Inch nails’ın albümlerini takip etmek zor bir iş. Çünkü, bahsedettiğim ve etmeye devam edeceğim ana albümlerinin dışında daha birçok remix/ live/ konser hödösü/ turne bödösü diye albümler çıkarmışlar. (Yayınlanan tüm NIN metaryellerini, kafanız karışmadan, tablo olarak görmek için buraya tık.) Anladığım kadarıyla sınırlı sayıda basılan bu albümler diğerlerinin versiyonu, şusu busu diye çıkmış olsa bile -Trent Reznor’ın aklına ne zaman ne geleceği belli olmayan ve bu aklına gelenleri anında uygulayan karakterinden dolayı- özünde çok farklı olduğu söyleniyor. Bunlara girersem çıkamam, ki zaten bütününü bilmediğim bir şeyi de yazamam. Yalnız, 1995’te, The Downward Spriral’ın remix albümü olarak Further Down the Sprial isminde bir NIN albümü yayınlandığını, sırf bu albümün çok beğendiğim kapağını/görselini yazıya eklemek için tam burada söylerim.
Bu albümle zirveye çıktığını bilen Trent Reznor, benim fikrimce, “artık herkes benden çok fazla şey bekliyor (eh, tabi ki), acaba o kadarını yapabilir miyim (belli olmaz)” gibi normal sıkıntıları anormal kişiliğinin üzerine koyunca yazar tıkanması, uyuşturucu madde bağımlılığı ve çok bağlı olduğu büyükannesinin de ölümüyle ağır depresyon gibi hastalıklara yakalandı ve yeni albüm için aradan beş yıl geçmesi gerekti. 1999’da Nothing/Interscpoe Records etiketiyle iki CD’lik The Fragile piyasaya çıktı. NIN’e çok uygun bulduğum kapak tasarımını (ikinci resim) David Carson‘ın yaptığı albüm, The Downward Spiral kadar ses getirmemiş olsa da, benim gönlümün sultanıdır, bu böyle biline. Yazının başlarında pek sevdiğimi belirttiğim şarkıların yanında, kanlı/şiddetli/iğrençli videosu ses getiren bir şarkı da Starfuckers’dır -ki Trent’in bu şarkıyı arasının açık olduğu Marilyn Manson için yazdığı söyleniyor. Things Falling Apart ise bu albümün turnesinden sonra, 2000’de yayınlanmış remix albümü. Son olarak 2005 yılında piyasaya çıkan With Teeth, Trent’in alkolizmden ve giderek artan uyuşturucu madde bağımlılığından kurtulma savaşını anlatan bir albüm.
Sıra geldi Year Zero’ya. Ablamın maili sonucu Amerika’daki ilginç ve korkunç tanıtım faaliyetlerinden haberdar olduğum bu albüm, bana “NIN yaz” diyen dürtü oldu.
17 Nisan 2007‘de yayınlanacağı ilan edilen Year Zero için pazarlama stratejisi, bütün dinleyicileri içine alacak, adamı kafasından kaptığı gibi başka bir aleme taşıyacak, bol bol zeka ve dikkat kullandıracak bir şekilde oluşturmuş. . Alternate Reality Gaming (ARG) denen ve bütün dünyayı bir platform olarak kullanan oyun tarzını, içinde oyun olmadan gerçekleştirerek, halen devam eden sıkı bir tanıtım atağı yapmışlar. Benim anladığım kadarıyla her şey şifrelerin, göndermelerin, ayrıntıların toplanarak bütüne varılma çabasından oluşuyor. (Lost dizinde olduğu gibi.) Mesela, konser verdikleri mekanların tuvaletlerine, içerisinde acayip görüntü ve/veya seslerin olduğu usb drive bırakmışlar. Youtube vb. sitelerde bulabileceğiniz görüntüler buralardan yayılmış. Bunlardan biri, her seyredişimde beni ürkütmeyi başarabilen Year Zero tanıtım videosu. Hemen izleyelim:
Dün, The Fragile albümünden, çok sevdiğim The Wretched şarkısını, elimde şarkının sözlerinin yazılı olduğu kitapçıkla, dinliyordum. Ve şu sözleri okuyunca birden bir şifre bulduğumu düşündüm ve sizinle paylaşmak istedim:
“… the clouds will part and the sky cracks open/ and god himself will reach his fucking arm through/ JUST TO PUSH YOU DOWN/ JUST TO HOLD YOU DOWN — … bulutlar ayrılacak ve gök yarılacak/ ve Tanrı kendi lanet kolunu içeriye sokacak/ SENİ BASTIRMAK İÇİN/ SENİ AŞAĞIDA TUTMAK İÇİN.”
(Son cümleleri büyük harfle yazmamın nedeni, kapakta da öyle olması.)
Gördüğünüz gibi sözler direk yukarıdaki videoyu anlatıyor. Hatta, videodaki kolun Tanrı’nın kolu olarak düşünüldüğünü ve o uzanışın pek de dostça olmadığını anlatıyor. Tesadüf değil elbette. Ama bir şey çıkar mı bilemem.
Bu arada, 27 Şubat 2007’de NIN, Beside You In Time isminde (Halo 22), içerisinde bir sürü konser görüntüsü ve klibin olduğu bir DVD yayınlamış, haberiniz olsun.
Usb Drive’lardan çıkan bir başka şey ise bir ses kaydı. Bu da ayrıca ürkünç. İçindeki cızırtılar çözüldüğünde bir telefon numarısına ulaşıyormuşsunuz. Sağda, bu aletlerden birinden çıkan bir görüntü var. Sonra, turlarda dağıttıkları tişörtlerin üzerinde yazan bazı harflerden de bir telefon numarası çıkıyormuş. Birini arayınca albümden Survivalism’in klibini, diğerini arayınca Amerika’yla ilgili bir şeyi izliyormuşsunuz. Gördüğünüz üzere ben bu kısımlarıyla pek ilgilenmedim, yanlış bir şeyler söylüyor olabilirim yani. Ayrıca, bunlar zaten ortaya çıkmış şifreler olduğu için pek araştırmadım. Mesela -yine içinde bir takım şifreler bulunduğu söylenen- Survivalism şarkısının klibi şu anda Youtube’da ve hemen aşağıda:
Nine Inch Nails yazmaya bir yerde dur demek gerek. Yoksa NIN’le ilgili anlatacağım daha çok şey olabilir. Trent Reznor’ın, Tool‘la, A Perfect Circle‘la, Limp Bizkit‘le, Courtney Love‘la vs. lişkisi; kurucusu olduğu The Nothing Records‘un çalıştığı gruplar; ünlü bilgisayar oyunu Doom‘a olan tutkusu ve bir bilgisayar oyunları firması olan Id Software için yaptığı şarkılardan filan bahsedebilirdim. Ama sanırım bu kadar yeter. Şimdi, millet iyice şifre manyağı olmadan 17 Nisan’ın gelmesi için dua edelim.
Son olarak NIN, Year Zero tanıtımı için Myspace’i de etkin olarak kullanmış. Şifre avına çıkar mısınız bilemem ama, sözü geçen albümden dört adet şarkıyı grubun myspace adresinden dinleyebilirsiniz.
Herkese bol bol titreyen kulaklar temenni ederim, ehe.
Bu grubu daha önce yazmayı planlıyordum. Ama neyi, nasıl yazacağımı bilemediğimden bugüne erteledim. Bunun nedeni grubun bestelerinden, vokalinden, sözlerinden ve enstrümanlarını kullanış biçimlerinden; velhasıl kendilerinden külliyen çok fazla etkilenmiş olmamdır sanırım. Zira kelimelerin kifayetsiz kaldığı hisler yaratıyorlar dinleyenin içinde.
Madrugada, bir kere vokalden çok şey kazanıyor. Ama, solistin solo projesi The Opposition’ı dinledikten sonra grubun diğer elemanlarının da, grubun başarısında en az vokal kadar katkıları olduğunu anladım –zira The Opposition bence pek başarılı değil. (Şarkıları vokal Sivert Hoyem’in web sitesinden dinleyebilirsiniz.) Ayrıca vokalin tipine de gıcık oldum biraz. Şarkılarını ilk dinlediğimde Jim Morrison falan gibi bir şey beklemiştim. Ama, adamın yüzünde kendini fazla beğenmiş, büyülü sesinin ağırlığını kaldıramayacak ve sadece bu nedenle efsane olamayacak bir ifade var. Kliplerinde kameraya baka baka şarkı söylemesinin, sitelere kendi kendini çektiği fotoğraflarını koymasının da böyle düşünmeme etkisi olmuştur tabi.
Bana çağrıştırdıkları arasında Tom Waits, Jeff Buckley, The Doors, Nick Cave, ve hatta Leonard Cohen bile var.
Madrugada, Norveçli bir grup. Grup elemanları ilk olarak 1993 yılında Abby’s Addiction adıyla bir araya geldiler. 1995’te ise, İspanyolca gün batımı anlamına gelen Madrugada adını aldılar. Grup şu anda basta Frode Jacobsen, gitarda Robert Burås ve vokalde Sivert Høyem’den oluşuyor. Ama önceki yıllarında iki tane davulcu -Jon Lauvland Pettersen, Simen Vangen; bir tane de klavye/piyano -Mikael Lindqvist geçmiş grubun bünyesinden.
Madrugada ilk albümü olan İndustrial Silence’ı 1999 yılında piyasaya sürdü. Bu albümden özellikle Strange Color Blue haklı bir üne sahip, ama bu ün birkaç yıl Norveç içinde döneldi durdu, daha sonra dünyayı gezme kararı aldı. Bu albümden Shine isimli şarkı da benim en sevdiklerim arasında yer almakta. 2001’de çıkardıkları The Nightly Disease’nin alıp götüren şarkısı ise Black Mambo –ki grupla beni tanıştırdığı için özeldir kendisi. Hands Up I Love You da, Sivert Hoyem’in dualı/büyülü sesini daha yakından hissedebilmek için ideal. En bereketli zamanlarını yaşayan Madrugada, bir yıl sonra,2002’de Grit’le ülkemize de giriş yaptı. Yurdum insanı (daha ben değil), grubu, bu albümden Majesty parçasıyla – aşağıda klibi de var- tanıdı. Ama bir sonraki albümü için üç yıl beklemek zorunda kaldı. Peki beklediğine değdi mi? Evet. Çünkü 2005 Şubat’ında piyasaya çıkan The Deep End öyle böyle değil, çok başarılı bir albüm. Hold on to You, zaman mekan tanımadan kulakları fethedecek şarkılardan. Stories from the Streets, Electro Vacuum, Sail Away gibi daha birçok gül gibi parça var albümde.Yine 2005’te Live at Tralfamadore albümlerinin de çıktığını hatırlatayım. Madrugada, canlı performansı çok güçlü bir grup. Resmi web sitelerine girdiğinizde çalmaya başlayan şarkı, bu albümden Strange Color Blue. Bu versiyonuyla şarkı, Doors’a çok sağlam bir selam çakmış. Grubu canlı izleme isteğim, bu şarkıyı da duyunca, doruğa vardı. Ekşi Sözlük‘te yazdığına göre, solist Sivert Hoyem, The Deep End albümünü “it’s about the feeling of not being in control, the sinking feeling, the deep end of the swimming pool (Bu kontrolden çıkmış olmakla ilgili bir duygu, batma duygusu, yüzme havuzunun derin sonu)” diye tanımlamış. (Beş dakika ara: Grit albümünden Majesty)
Madrugada’nın birçok fan sitesi. var. Bunlardan en ünlü ve İngilizce olanı şu anda heklenmiş durumda malesef. Legends and Bones ise grubun şarkı sözlerinin yayınlandığı bir hayran sitesi. Son albümleri piyasaya çıktığında, Radyo Eksen’den Gülşah Güray’ın yaptığı haberi de buradan okuyabilirsiniz. Yine Gülşah Güray’ın Sivert Hoyem’le 2005’te yaptığı söyleşiye buradan gidiliyor. (Bu söyleşiyi okuduktan sonra ilk gördüğümdeki gıcık olma durumum geçti sanki biraz. :)) Yukarıda var ama tekrar edeyim: Emi’nin bünyesinde yer alan resmi web siteleri, ve solist Sivert Hoyem’in solo çalışması The Opposition’a da buradan göz atabilirisiniz.Ve tabi Wikipedia.
Unutmadan belirteyim. Myspace’te Madrugada adından bir grup daha var -ki girip yanlışlıkla bunları dinlerseniz benim gibi şok olabilirsiniz. Bizim grubumuzun Myspace adresi We Are Madrugada. Öz Hakiki Madrugada da denebilir.
Madrugada’yı benim kadar çok beğenen, çok etkilenen olur mu bilmiyorum. Ama kesinlikle bir şansı hakediyorlar. Son olarak bir klip daha izleyelim. Yine Grit‘ten Ready‘ye komikli bir video. Sevgiler, saygılar, selamlar.