İçeriğe atla

Ali

Kontrol Edilmiş
Vikipedi, özgür ansiklopedi
Ali
عليّ(رضي الله عنه)
Emîrü'l-mü'minîn
Ebû Türâb
Esedullāhi'l-gālib
Image
İstanbul Ayasofya'da sergilenen Ali'nin adının yer aldığı kaligrafik mühür
4. Râşidîn Halifesi
Hüküm süresi17 Haziran 656 - 28 Ocak 661
Önce gelenOsman
Sonra gelenHasan (halife olarak)
1. Şîa İmamı
Önce gelenMakam oluşturuldu
Sonra gelenHasan
Doğumy. 600
Mekke, Hicaz, Arabistan
Ölümy. 28 Ocak 661
(y. 21 Ramazan 40)
(y. 60 yaşında)
Kûfe, Râşidîn Halifeliği
Definİmam Ali Türbesi, Necef, Irak
31°59′46″N 44°18′51″E / 31.996111°K 44.314167°D / 31.996111; 44.314167
Eş(ler)i
Çocuk(lar)ı
HanedanKureyş (Benî Hâşim)
BabasıEbû Tâlib
AnnesiFâtıma bint Esed
Diniİslâm

Ali bin Ebu Talib (Arapçaعلي بن أبو طالب‎; 21 Mart 599 veya 600, Mekke - 28 Ocak 661, Kufe),[1][2] İslam Devleti'nin 656-661 yılları arasındaki halifesi. İslam peygamberi Muhammed'in damadı ve amcası Ebu Talib'in oğlu olan Ali, Muhammed'in İslam'a davetini kabul eden ilk erkek kişidir.[3][4] Sünni İslam'a göre Ali, dört halifenin sonuncusu, Şii İslam'a göre ise imamların ilki ve Muhammed'in hak vârisidir. Şii ve Sünni İslam arasındaki farklılaşmanın ana nedeni Muhammed'in gerçek vârisinin kim olduğu konusundaki görüş farklılığından ileri gelmektedir.[5]

Ebu Talib ve Fatıma bint Esed'in çocukları olan Ali, Kabe'de doğan tek insan olup,[5] İslam Peygamberi'nin himayesinde büyümüştür.[5] Muhammed'e vahiy geldiğinde ise, onun davetini kabul eden ilk erkek olan Ali, hayatını İslam'a adamıştır.[1][6][7][8] Peygamberin emri üzerine hicret gecesi onun yatağına yatan ve emanetleri sahiplerine ileten Ali, kısa bir süre içinde peygamberin ardından Medine'ye gitmiş, burada İslam Peygamberi'nin kızı Fatıma ile[5] evlenmiştir. Medine döneminde başlayan ilk küçük çaplı savaşlardan başlayarak neredeyse katılmadığı hiçbir savaş olmaması hasebiyle, savaşçılığı ve cesareti ile bilinen Ali, üçüncü halife Osman bin Affan'ın öldürülmesinin ardından halk tarafından halifeliğe getirilmiştir.[9][10]

Ali
Allah'ın Arslanı - (Esedullah)

Rashidun Caliph

Ali diğer bir kısım dini kişiliklerle birlikte "Ali kültü"nün merkezi kişiliğini oluşturur.[11] Rivayet kültürüne dayalı eserlerde, Ali bilhassa ilmi, cesareti, imanı, dürüstlüğü, adanmışlığı, sadıklığı, cömertliği ve şefkati ile anılmakta olup, batıni Sufi gelenekler için en önemli mistik figürdür. Özellikle, tefsir, fıkıh ve dini düşünce alanındaki üstünlüğü kabul görür.[12]

Nesebi,Künyesi ve İslam Öncesi Yaşamı

[değiştir | kaynağı değiştir]

Ali b. Ebî Tâlib b. AbdulmutTâlib b. Haşim b. Abdumenaf b. Kusay b. Kilab b. Murre b. Ka’b b. Lüey el-Kureşî el-Hâşimî’dir. [13][14][15] Ali, İslam peygamberi Muhammed'in amcası olan Ebu Talib'in oğludur. Mekke'nin nüfuzlu figürlerinden biri olan Ebu Talib, Muhammed'in çocukluk ve gençlik yıllarında hamiliğini üstlenmiş; Muhammed yetişkinliğe adım atana dek onun evinde kalmıştır. Ebu Talib'in İslam dinini kabul edip etmediği hususu, tarihi rivayetlerde farklılık göstermektedir. Ali'nin annesi, Ebu Talib'in amcasının kızı olan Fatıma bint Esed'dir. Fatıma bint Esed, her iki ebeveyni de Haşimoğulları soyuna dayanan ilk kadın olma özelliğini taşır. Muhammed'in annesinin ölümünün ardından ona sahip çıkması ve bakımını üstlenmesi nedeniyle tarihsel anlatılarda önemli bir figür olarak yer alır. İslam'ı benimseyen Fatıma bint Esed, Muhammed'in yaşadığı dönemde vefat etmiştir.[15][16] Ali, İslam peygamberi Muhammed'in nübüvvetinden yaklaşık on yıl önce Mekke'de doğmuştur. Ebu Talib ve Fatıma bint Esed çiftinin en küçük oğlu olan Ali'nin; Akil, Cafer ve Talib isimli üç ağabeyi ile Ümmü Hani ve Cümane adında iki kız kardeşi vardır. Ailedeki yaş hiyerarşisine göre Akil, Cafer’den on yaş; Cafer ise Ali’den on yaş büyüktür. Doğumuyla birlikte annesi tarafından "Haydar" ismiyle çağrılmış olsa da babası ona "Ali" adını vermiştir. Ali'nin de kullanımını onayladığı Haydar ismi, bazı tarihçilerce annesinin kendisine çocuk yaşlarda taktığı bir lakap olarak nitelendirilir.[17] Ali'nin künyesi, Arap gelenekleri doğrultusunda büyük oğlu Hasan'a atfen "Ebu'l Hasan" olarak bilinir. Bunun yanı sıra kaynaklarda, kendisine Muhammed tarafından verilen ve "toprağın babası" ya da "toprağa bulanmış kişi" anlamına gelen "Ebu Turab" künyesi de geniş yer tutar. Ali, bu ismin kendisine bizzat Muhammed tarafından verilmiş olması sebebiyle, Ebu Turab'ın en sevdiği künyesi olduğunu ifade etmiştir. Bazı rivayetlerde Ümeyyeoğulları'nın bu ismi Ali'yi yermek amacıyla kullandığı öne sürülse de dönemin tanıkları, Ali'nin bu isimlendirmeden hoşnut olmaması durumunda bu şekilde anılmayacağını belirtir. Ayrıca Muhammed'in Ali'yi "sıddîku'l-ekber" (en büyük doğrulayıcı) ve "hak ile batılı ayıran" şeklinde nitelendirdiği, Ali'nin de bu tanımları kendisi için kullandığı tarihi kayıtlara geçmiştir.[18] Miladi 599-600 yıllarında doğan Ali'nin çocukluk dönemi, meşguliyetleri ve yetişme koşulları hakkında tarihsel veriler oldukça kısıtlıdır. Mekke’nin elverişsiz hava şartları ve dil eğitimi gerekçesiyle bebeklerin sütanneye verilmesi Abdülmuttalib ailesinde yaygın bir gelenek olsa da Ali'nin bir sütanneye verilip verilmediğine dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Muhammed'in himayesine girene kadarki süreçte Ali'nin, ailesinin değer yargılarıyla yetiştiği, yaşıtları gibi oyunlar oynadığı ve hayvan otlatma gibi gündelik işlerle meşgul olduğu tahmin edilmektedir. Ali'nin hayatındaki en önemli dönüm noktası, hangi yıl gerçekleştiği tam olarak bilinmemekle birlikte, Muhammed'in yanına yerleşmesidir.[16] Kâbe hakemliği olayından bir yıl sonra, Muhammed 36 yaşındayken Mekke'de şiddetli bir kuraklık ve ekonomik kriz baş göstermiştir. Evliliğinin ardından ticari girişimlerini sürdüren Muhammed'in mali durumu bu süreçte iyileşmişti. Buna karşılık, çocukluğundan itibaren kendisine kol kanat geren amcası Ebu Talib, hem ailesinin kalabalık olması hem de kıtlık sebebiyle geçim sıkıntısı çekiyordu. Muhammed, amcaları arasında maddi durumu en iyi olan Abbas'a giderek Ebu Talib'in yükünü hafifletmeyi teklif etmiştir. Yapılan plan doğrultusunda Ebu Talib'in oğullarından birini Muhammed, diğerini ise Abbas yanına alacaktır. Bu öneriyle Ebu Talib'e giden ikili, onun onayını almış; ancak Ebu Talib büyük oğlu Akil'in[not 1] yanında kalmasını istemiştir. Bunun sonucunda Abbas Cafer'i, Muhammed ise Ali'yi himayesine almıştır. Bu olay, Ali'nin küçük yaşlardan itibaren Muhammed'in hanesinde ve gözetiminde yetişmesini sağlayarak, onun İslam'ın ilk yıllarındaki konumu üzerinde belirleyici bir rol oynamıştır. Bazı tarihsel yorumlar, bu himayenin sadece ekonomik gerekçelerle değil, aynı zamanda Muhammed'in oğlu Kasım'ın vefatından sonra Ali'yi bir evlat gibi görerek teselli bulma isteğiyle de bağlantılı olduğunu savunmaktadır. Neticede bu süreç, Ali'nin karakterinin Muhammed'in terbiyesiyle şekillenmesine zemin hazırlamıştır.Bu aşamadan itibaren Ali, Muhammed'in gözetiminde ahlaki ve kültürel bir eğitim alarak yetişmiştir.[19] Gençlik dönemine dair bazı varsayımlar Ali'nin ticaret kervanlarıyla yolculuk yapmış olabileceği yönünde olsa da, mevcut tarihi kaynaklarda bu iddiayı destekleyen somut bir kayıt yer almaz. İslamiyet’in ilk dönemlerinde Ali, Muhammed ile birlikte Mekke dışındaki kırsal alanlara giderek çevredekilerden gizli bir şekilde ibadet etmiştir.[20] Bu faaliyetler sırasında babası Ebu Talib ile karşılaşmış ve ona "Allah’a ve peygamberine inandığını, tebliğ edilen mesajı onayladığını ve bu sebeple Muhammed’e uyduğunu" beyan etmiştir. Yaklaşık 5 yaşından Medine'ye yapılan hicrete kadar Muhammed'in evinde yaşayan Ali, bu süre zarfında doğrudan Muhammed ve Hatice'nin gözetiminde yetişmiştir. Kişiliğinin ve düşünce yapısının şekillenmesindeki en temel etken, bu hanede aldığı eğitim ve toplumsal değerlerdir. Bu yakın ilişki, Ali'nin hem İslam'ın ilk dönemindeki gelişmelere tanıklık etmesini hem de Muhammed'in öğretilerini birinci elden kavramasını sağlamıştır.[21][19]

İslam'ı Kabulü ve Müslüman Oluşu

[değiştir | kaynağı değiştir]

Ali, Muhammed’in himayesine girdikten sonra ondan ayrılmamış ve İslamiyet’in doğuşuyla ilgili tüm gelişmelere birinci elden tanıklık etmiştir. Bir gün Muhammed ile Hatice’yi ibadet ederken görmüş ve bu durumun mahiyetini sormuştur. Muhammed, gerçekleştirdikleri eylemin Allah tarafından gönderilen makbul din olduğunu belirterek; Ali’yi tek olan Allah’a inanmaya, ona ibadet etmeye, Lat ve Uzza gibi putları reddetmeye davet etmiştir. Bu teklif karşısında Ali, daha önce böyle bir şey duymadığını ve babası Ebu Talib’e danışmadan karar veremeyeceğini ifade etmiştir. Muhammed ise henüz tebliğini halka açıkça ilan etmediği için bu durumun bir sır olarak kalmasını istemiş; Ali'ye eğer Müslüman olmayacaksa bile konuyu gizli tutmasını söylemiştir. O geceyi düşünerek geçiren Ali, sabah olduğunda tekrar Muhammed’in yanına giderek kendisine sunulan teklifi sormuştur. Muhammed’in "Allah’tan başka ilah olmadığına inanması ve putları reddetmesi" yönündeki çağrısını kabul eden Ali, İslamiyet'i benimsemiştir.[22][23][24] Ali'nin İslamiyet’i kabul ettiği yaştaki çeşitlilik, tarihi kaynaklarda farklı rivayetlerle yer almaktadır. Genel kabul gören görüş, Ali'nin peygamberliğin başlangıcından yaklaşık on yıl önce doğduğu ve İslam’ın tebliğ edilmeye başlandığı 610 yılında, yani 10 yaşındayken Müslüman olduğudur. İbn İshak ve İbn Hişam gibi önemli tarihçiler bu yaş bilgisini desteklerken; İbnü’l-Esîr, Enes b. Malik’ten nakledilen bir rivayetle Muhammed’e pazartesi günü peygamberlik geldiğini, Ali'nin ise bir gün sonra salı günü Müslüman olduğunu aktarmaktadır. Ancak bu konuda tarihçiler arasında tam bir ittifak bulunmamaktadır. Ebu’l Ferec, Zeyd b. Ali’ye dayandırdığı rivayetle Ali’nin o sırada 11 yaşında olduğunu ve en sıhhatli bilginin bu olduğunu savunur. Belâzürî de 11 yaş bilgisini doğrular nitelikte veriler sunarken; 7, 9 ve 10 yaşlarında olduğunu öne süren görüşleri de zikreder. İbnü’l-Esîr ise 8 ile 15 yaş arasında değişen farklı rivayetlere yer vermektedir. İbn Sa’d ve İbn Kesîr gibi müellifler de 9, 10 veya 9 yaşından daha küçük olduğu yönündeki iddiaları sıralamışlardır. Meşhur rivayetlerin büyük çoğunluğu, Ali'nin dokuz veya on yaşlarında bu kararı verdiği noktasında birleşmektedir.[25] Ali bin Ebu Talib'in ilk Müslüman olan kişi olduğu tarihi bir gerçeklik olarak kabul edilmekle birlikte, erkeklerden ilk kimin İslam'a girdiği konusu Ali ile Ebu Bekir arasında bir ihtilaf olarak kaynaklara yansımıştır. Mevlânâ Şibli gibi bazı araştırmacılar; çocuklar arasında ilk Ali'nin, hür erkekler arasında Ebu Bekir'in, köleler arasında ise Zeyd bin Harise'nin ilk Müslüman olduğunu belirterek bu tartışmayı kategorize ederler.Sıralamadaki bu belirsizliğin temel sebebi, Ali ve Zeyd bin Harise'nin İslam'ı kabul ettikten sonra bir süre bu durumu gizli tutmalarıdır. Muhammed bin Ka’b el-Kurazî, Ali'nin Ebu Bekir'den daha önce Müslüman olduğunda şüphe olmadığını, ancak Ebu Bekir'in inancını daha önce ilan etmesi nedeniyle insanların bu konuyu karıştırdığını belirtir. Taberî ve Zeyd bin Erkam gibi kaynaklar, Hatice'den sonra Muhammed'e ilk inanan ve onunla ilk namaz kılan kişinin Ali olduğu görüşünü öne çıkarırlar. Hatta Ali'nin, diğer insanlardan yedi yıl önce Muhammed ile birlikte namaz kıldığına dair beyanları da tarihi kayıtlarda yer alır; ancak bu süre bazı tarihçilerce mübalağalı bulunarak eleştirilmiştir.[26] Ya’kûbî ve İbn Abbas gibi isimler de Ali'nin, Hatice'nin ardından İslam'ı benimseyen ilk kişi olduğunu doğrularlar. Afif el-Kindî’nin anlatımı bu durumu somutlaştıran önemli bir tanıklıktır; Kabe’de Muhammed, Hatice ve küçük bir gencin (Ali) birlikte namaz kıldığını görmüş, Abbas bin Abdulmuttalib o dönemde yeryüzünde bu din üzere bu üç kişiden başkasının olmadığını yemin ederek ifade etmiştir. İslamiyet’in ilk yıllarında baskılar nedeniyle Ali ve Muhammed namazlarını Mekke dışındaki vadilerde gizlice kılmışlardır. Ali'nin annesi Fatıma bint Esed bu durumdan endişelenerek durumu Ebu Talib'e bildirmiş, bunun üzerine Ebu Talib onları takip ederek ibadet ederken bulmuştur. Muhammed'in tebliği üzerine Ebu Talib, kendi inancını terk etmeyeceğini ancak hayatta olduğu sürece Muhammed'i koruyacağını beyan etmiştir. Oğlu Ali'ye ise "İnandığın bu dinin aslı nedir?" diye sormuş; Ali'den "Allah’a ve peygamberine inandım, ona uyarak namaz kıldım" cevabını alınca, "O seni ancak iyiliğe çağırır, onun yanından ayrılma" diyerek bu tercihi desteklemiştir. Özetle Ali, Muhammed’in hanesinde bulunmasının sağladığı yakınlık sayesinde İslam ile en erken tanışan ve çocuk yaşta tehlikelere rağmen bu inancı benimseyen ilk erkek sahabedir. Ebu Bekir ise bu inancı topluma ilk ilan eden kişi olarak bilinmektedir.[27]

Peygamber’in Himayesindeki Yaşamı ve Gençliği

[değiştir | kaynağı değiştir]

Ali'nin Muhammed'in himayesinde geçirdiği sürenin kesin sınırları tam olarak tayin edilemese de, genel kanaat bu beraberliğin beş veya altı yaşlarında başladığı yönündedir. Bu sürecin, Medine’ye hicret edilene kadar, hatta bazı görüşlere göre hicret sonrası Fatıma ile evlenene dek devam ettiği kabul edilmektedir. Ali'nin hicrete kadar Muhammed'in hanesinde kaldığı varsayıldığında, yaklaşık 17 veya 18 yıllık bir zaman dilimini kapsayan bu süreç, bir bireyin karakter gelişiminin en kritik evrelerini oluşturur. İslam tarihi kaynaklarında ve Ali biyografilerinde, bu uzun çocukluk ve gençlik yıllarının gündelik detaylarına dair bilgiler oldukça sınırlıdır. Ali’nin bu süreçte fiziksel ihtiyaçlarının kim tarafından karşılandığı, günlük yaşam rutini, ailesiyle olan ilişkilerinin derinliği gibi soruların cevapları, birkaç münferit olay dışında kaynaklarda açıkça yer almamaktadır. Tarih yazımında bu alanların genellikle ihmal edilmiş olması, dönemin sosyal yapısına dair boşluklar bırakmaktadır. Buna karşın, o dönemin toplumsal alışkanlıklarından yola çıkarak bazı çıkarımlar yapılabilmektedir. Örneğin, Muhammed'in çocukluk yıllarında amcası Ebu Talib'in yanında kaldığı dönemde aile bütçesine katkı sağlamak amacıyla koyun güttüğü bilinmektedir. Bu durumun, o dönem Mekke toplumunda benzer yaşlardaki çocukların ve gençlerin yerine getirdiği doğal bir sorumluluk ve gündelik iş olduğu değerlendirilmektedir. Buradan hareketle Ali'nin de gençlik yıllarında, o günün koşullarına uygun benzer sorumluluklar üstlenmiş olabileceği düşünülmektedir.[28] Ali'nin çocukluk ve gençlik yılları, dönemin sosyo-ekonomik koşulları ve Arap toplumunun geleneksel yaşam biçimiyle doğrudan bağlantılıdır. Muhammed'in hem Ebu Talib'in yanında kaldığı dönemde hem de Hatice ile evliliğinin ardından hayvancılıkla meşgul olduğu bilinmektedir. Bu doğrultuda, Muhammed'in himayesinde yetişen Ali'nin de ailesinin bütçesine katkı sağlamak amacıyla benzer işlerde görev almış olması muhtemeldir. Dönemin toplumsal yapısı göz önüne alındığında, genç bir bireyin üretimden kopuk ve sadece ev içerisinde bir yaşam sürmesi tarihsel gerçeklerle örtüşmemektedir. Ticari faaliyetler açısından bakıldığında, Ali'nin Mekke'nin meşhur kervan yolculuklarına katılmış olabileceği düşünülmektedir. Babası Ebu Talib'in, Muhammed'i henüz çocuk yaşlardayken ticaret seferlerine götürdüğü bilinen bir husustur. Her ne kadar kaynaklarda Ali'nin kervan yolculuklarına dair somut bir kayıt bulunmasa da, ilerleyen yıllarda Yemen bölgesinde yürüttüğü tebliğ faaliyetlerinde kısa sürede elde ettiği başarı, bu bölgelere dair önceden edinilmiş bir tecrübenin ve tanışıklığın işareti olarak yorumlanmaktadır. Ali'nin yaklaşık beş yaşından itibaren Muhammed'in hanesinde geçirdiği uzun yıllar boyunca kişisel bakımı ve gündelik ihtiyaçlarının karşılanması konusu ise tarihi kaynaklarda detaylandırılmamıştır. Hicret dönemine kadar devam eden bu süreçte, Ali'nin beslenme ve temizlik gibi temel ihtiyaçlarının doğrudan Hatice tarafından mı, yoksa hane içerisindeki yardımcılar veya dadılar eliyle mi yürütüldüğü hususunda kesin veriler mevcut değildir. Buna rağmen, Ali'nin karakter yapısının ve eğitiminin bu hanedeki disiplin ve kültür çerçevesinde şekillendiği kabul edilen genel bir olgudur.[29] Muhammed’in hanesinde, Ümmü Eymen gibi yardımcı hizmetleri yürüten kişilerin bulunduğu bilinmektedir. Hatice’nin ekonomik refahı da bu tür bir hizmetli kadrosunun varlığına imkân tanımıştır. Hanedeki bu görevlilerin, ailenin bir ferdi olarak kabul edilen Ali’nin bakımını ve ihtiyaçlarını da üstlendikleri düşünülmektedir. Diğer taraftan, Ali’nin Muhammed’in yanında kalırken öz ailesiyle bağlarını tamamen koparmadığı değerlendirilmektedir. Mekke’de aynı mahallede, birbirine oldukça yakın evlerde ikamet etmeleri, Ali’nin ebeveynleri ve akrabalarıyla görüşme ihtimalini güçlendirmektedir. Bu durum göz önüne alındığında, Ali’nin kişisel bakım hizmetlerinin bir kısmının bizzat annesi Fatıma bint Esed tarafından yerine getirilmiş olması yüksek bir ihtimaldir. Bakımını Muhammed üstlenmiş olsa da, Ali'nin çocukluk ve gençlik döneminde anne şefkatinden mahrum kalmadığı ve ailesini düzenli olarak ziyaret ettiği tahmin edilmektedir. Ancak bu değerlendirmeler, dönemin sosyal yapısı ve mantıksal çıkarımlar üzerinden yapılan öngörülerdir. Tarihsel kaynaklarda Ali’nin hicret öncesi gündelik yaşamına dair detaylı veriler bulunmamaktadır. Kaynaklarda yer bulan sınırlı bilgi, genellikle doğrudan Muhammed ile ilgili olan ve Ali’nin de dahil olduğu birkaç önemli olayla sınırlı kalmıştır. Bu sebeple, söz konusu dönemdeki aile içi ilişkiler ve gündelik yaşam detayları, somut belgelerle desteklenene kadar birer tarihsel öngörü niteliği taşımaktadır.[30] İslamiyet’in ilk yıllarında, Muhammed ve Ali'nin Mekke dışındaki kırsal alanlara giderek çevredekilerden gizli bir şekilde ibadet ettikleri bilinmektedir. Bu ibadetlerden birine tesadüfen şahit olan Ebu Talib, şaşkınlık içerisinde ne yaptıklarını sormuştur. Ali, babasının bu sorusuna herhangi bir tereddüt göstermeksizin; Allah’a ve peygamberine iman ettiğini, getirilen mesajı onayladığını ve bu inanç doğrultusunda Muhammed’e uyarak namaz kıldığını açıkça beyan etmiştir. Tarihi kaynaklarda Ali’nin çocukluk dönemine dair yer alan bir diğer önemli gelişme, "Yakın akrabanı uyar" [not 2] ayetinin nüzulü sonrası yaşanan davettir. Muhammed, bu ilahi emir doğrultusunda Haşimoğulları'nı İslam'a davet etmek amacıyla bir yemek organizasyonu düzenlemiş ve bu işin koordinasyonu için Ali'yi görevlendirmiştir. İlk toplantı, ortamın dağılması nedeniyle sonuçsuz kalmış; ancak ikinci denemede Muhammed, akrabalarına hitaben peygamberliğini ilan ederek kendisinden destek istemiştir. Bu çağrı karşısında meclistekiler sessiz kalırken, henüz çocuk yaşta olan Ali öne çıkarak Muhammed’e her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu ve onun kardeşliğini talip olduğunu ifade etmiştir. Mecliste bulunanlar, topluluğun en küçüğü olan Ali’nin bu kararlı tutumunu hafife alarak gülüşmüş ve ortamı terk etmişlerdir. Bu olay, Ali’nin İslam davasına olan bağlılığını ve Muhammed’e olan sadakatini çok genç yaşta, toplumsal baskılara rağmen ortaya koyması açısından tarihi bir öneme sahiptir.[31] Ali, bulunduğu toplulukta yaşça en küçük kişi olmasına rağmen, Muhammed'in davetinin karşılıksız kaldığını görünce büyük bir üzüntü yaşamıştır. Kimsenin destek vermediği bu ortamda, kararlı bir tutum sergileyerek Muhammed'e yardımcı olmayı kabul etmiştir. Meclistekilerin alaycı yaklaşımlarına rağmen Ali'nin bu desteği sağlaması, Muhammed'in tebliğ sürecindeki yalnızlığını paylaşması açısından kritik bir önem taşır. Bu olayda da görüldüğü üzere Ali, himayesinde bulunduğu süre boyunca en zor anlarda Muhammed'in en yakın destekçisi olmuş ve onun terbiyesinde yetişmiştir. Muhammed'in hanesinde büyümesi, Ali'ye onu en ince ayrıntısına kadar tanıma ve anlama fırsatı sunmuştur. Nitekim tarihi kayıtlarda Muhammed'in fiziksel özelliklerini ve karakterini (şemail) en detaylı ve doğru şekilde tasvir eden kişinin Ali olması, bu uzun süreli ve yakın beraberliğin bir sonucu olarak kabul edilir. Sonuç olarak Ali, yaklaşık beş yaşından Medine'ye hicret edilene kadar Muhammed'in gözetimi ve eğitimi altında yaşamıştır. Karakterinin şekillenmesinde, ahlaki ve kültürel birikiminin oluşmasında en temel belirleyici unsur, uzun yıllar boyunca içerisinde bulunduğu Muhammed ve Hatice'nin hanesi olmuştur. Bu süreç, Ali'nin her yönden donanımlı bir şekilde yetişmesine ve İslam tarihindeki müstesna konumunu kazanmasına zemin hazırlamıştır.[32]

Image
"Allah'ın Arslanı" olarak anılan Ali'ye atfedilen aslan biçiminde yazılmış naat duası kaligrafisi.

Mekke döneminde, risaletin 7. ile 10. yılları arasında müşrikler tarafından Müslümanlara, Haşimoğulları’na ve Muttaliboğulları’na yönelik kapsamlı bir sosyal ve ekonomik boykot uygulanmıştır. Bu süreçte inananlar ve Muhammed’i korumayı üstlenen akrabaları, Şi’bu Ebi Talib [not 3] denilen bölgede toplanarak dış dünyadan izole edilmişlerdir. Üç yıl süren bu abluka, Müslümanları maddi ve manevi olarak büyük bir yıpratmayı hedeflemiş, ancak Ebu Talib’in liderliğindeki kararlı duruş sayesinde müşrikler amaçlarına ulaşamamıştır. Boykot yıllarına dair tarihi kaynaklarda günümüze ulaşan bilgiler oldukça sınırlıdır. Bu dönemde yaklaşık 17-18 yaşlarında bir delikanlı olan Ali ile Muhammed arasındaki ilişkiye dair detaylı veriler bulunmamaktadır. Ancak Ali’nin, Muhammed’in hanesine girdiği çocukluk yıllarından itibaren onu bir gölge gibi takip ettiği ve bu zorlu süreçte onun en yakın destekçilerinden biri olduğu kabul edilir. Ali’nin babası Ebu Talib’in mirasından pay almaması ve bu durumu "kendi hissesini boykot yıllarında harcamış olmasıyla" açıklaması, söz konusu dönemdeki fedakarlığının maddi bir kanıtı olarak değerlendirilir. Ebu Talib, boykot süresince Muhammed’in güvenliğini sağlamak için titiz tedbirler almıştır. Gece vakti yapılabilecek suikast girişimlerine karşı Muhammed’i önce herkesin görebileceği şekilde yatağına yatırır, insanlar uykuya daldıktan sonra ise onu uyandırarak başka bir yere naklederdi. Muhammed’in boşalan yatağına ise kendi çocuklarından veya yeğenlerinden birini yatırarak onları hedef haline getirir, böylece yeğeni Muhammed’e siper ederdi. Resmi kayıtlarda Ali’nin o yatağa yatırılanlar arasında olduğuna dair kesin bir ifade bulunmasa da, sahip olduğu cesaret ve sadakat göz önüne alındığında bu görevi üstlenenlerin başında geldiği güçlü bir ihtimaldir. Nitekim hicret gecesinde Ali’nin benzer bir taktikle Muhammed’in yatağına yatarak müşrikleri yanıltması, bu uygulamanın boykot yıllarından kalma bir tecrübe olabileceği fikrini desteklemektedir. Sonuç itibarıyla, üç yıl süren bu kriz döneminin gündelik detayları kaynaklarda yetersiz kalsa da, Ali’nin bu süreçte Muhammed’in en yakın koruyucusu ve yardımcısı olarak yer aldığı tarihi bir perspektif olarak öne çıkmaktadır.[33]

Mekke Döneminde Ali'nin İslam Tebliğindeki Yeri

[değiştir | kaynağı değiştir]

Risaletin ilk yıllarında İslam tebliği büyük zorluklarla karşılanmış, bu süreçte Muhammed’in, Hatice ve Ali gibi en yakınları tarafından desteklenmesi kendisine moral kaynağı olmuştur. Ali, Mekke döneminin 13 yıllık çileli sürecinde Muhammed’in yanından ayrılmamış ve tüm tebliğ faaliyetlerinde aktif rol üstlenmiştir. Bu sadakat, Medine döneminde de Muhammed’in vefatına kadar maddi ve manevi fedakarlıklarla devam etmiştir. Tebliğin gizli yürütüldüğü ilk yıllarda Muhammed, Ali’nin de dahil olduğu ilk Müslüman grubuyla Erkam’ın evinde (Dâru'l-Erkam) [not 4]bir araya gelerek İslam’ın esaslarını onlara öğretmiştir. Bu gizli toplantılar, davetin açıktan yapılmasını emreden ayetlerin indiği nübüvvetin dördüncü yılına kadar sürmüştür. Ali, bu dönemde henüz çocuk yaşta olmasına rağmen Muhammed’i adım adım takip ederek İslam’ı temelinden öğrenmiş ve onun kişisel hizmetlerini görmüştür. Müşriklerin inananlara yönelik sözlü ve fiili tacizlerinin arttığı bu yıllarda, Muhammed ve Ali namaz vakitlerinde Mekke dışındaki kırsal alanlara çekilerek ibadetlerini gizlilik içinde ifşa etmişlerdir. Hatta bir defasında Ebu Talib'in bu gizli ibadetlerden birine rastlaması, Ali’nin inancını babasına karşı ilk kez açıkça savunmasına vesile olmuştur. Erkam’ın evinde bulunulan bu dönemde müşrikler, Müslümanlara yönelik baskılarını her fırsatta sürdürmüşlerdir. Ancak Mekke toplumunun sosyal yapısı gereği; Muhammed, Ebu Bekir ve Osman gibi ekonomik veya sosyal statüsü güçlü olan isimlere yönelik fiziki müdahaleler genellikle kısıtlı kalmış, saldırılar daha çok sözlü taciz boyutunda seyretmiştir. Ali ise hem bu hane içerisindeki eğitim süreciyle hem de Muhammed’e olan yakınlığıyla İslam’ın çekirdek kadrosunun en önemli figürlerinden biri haline gelmiştir.[34] Mekke toplumunda Müslümanlara yönelik baskıların arttığı dönemde, saldırıların niteliği kişilerin sosyal statüsüne göre değişkenlik göstermiştir. Bilâl-i Habeşî, Ammâr bin Yâsir ve Selmân-ı Fârisî gibi kabile desteğinden yoksun, köle veya kimsesiz kişiler doğrudan fiziki işkencelere maruz kalırken; kabile koruması altındaki isimler genellikle sözlü tacizlerle karşılaşmıştır. Baskıların dayanılmaz boyutlara ulaştığı bu süreçte, Muhammed'in yönlendirmesiyle bir grup Müslüman Habeşistan'a hicret etmiştir. Bu hicret kafilesinde, Ali’nin ağabeyi Cafer bin Ebu Talib ve eşi Esma bint Ümeys de yer almıştır. Bu dönemde Mekke’de kalmaya devam eden Ali’ye yönelik herhangi bir sistemli sözlü veya fiziki saldırı gerçekleştiğine dair tarihi kaynaklarda somut bir veriye rastlanmamaktadır. Bu durumun temel sebebi, Ali’nin hem Haşimoğulları gibi güçlü bir kabilenin mensubu olması hem de o yıllarda çocuk yaşta bulunmasıdır. Ali’nin İslam’ı kabulü, yaşının küçüklüğü nedeniyle müşrikler tarafından başlangıçta büyük bir tehdit veya dikkat çekici bir olay olarak algılanmamış görünmektedir. Buna karşın, Hamza ve Ömer gibi toplumda askeri ve sosyal otoritesi yüksek figürlerin Müslüman olması Mekke genelinde sarsıcı bir etki yaratmıştır. Özellikle Hamza, hem yaşının getirdiği ağırlık hem de cesaretiyle İslam’ın ilk yıllarında Muhammed’in en önemli savunucularından biri olmuş ve Müslümanların toplum içindeki konumunu güçlendirmiştir. Öte yandan, akrabaların İslam’a davet edilmesi sürecinde Ali’nin üstlendiği lojistik görevler dikkat çekicidir. Muhammed'in akrabalarını topladığı ziyafetin organizasyonu Ali’ye verilmiş; o da muhtemelen Hatice tarafından hazırlanan yemeklerin babası Ebu Talib’in evine getirilmesi ve misafirlere sunulması sürecinde aktif rol üstlenmiştir. Bu durum, Ali’nin henüz genç yaşta tebliğ faaliyetlerinin mutfağında ve organizasyonel aşamalarında sorumluluk aldığını göstermektedir.[35] Mekkeli müşriklerin baskıları karşısında Muhammed’in en önemli dayanakları, eşi Hatice ve İslamiyet'i benimsememiş olmasına rağmen amcası Ebu Talib olmuştur. Nübüvvetin 10. yılında bu iki ismin vefatı, müşriklerin saldırılarını artırmasına neden olmuş; bu durum Muhammed’i tebliğ faaliyetlerini Mekke dışına taşımaya sevk etmiştir. Bu amaçla önce Taif şehri, ardından Mekke’ye gelen göçebe Arap kabileleri ile Medine'den gelen Evs ve Hazreç kabileleri tebliğin odağına yerleşmiştir. Muhammed, Taif yolculuğuna çıkarken yanında yirmili yaşlarda bir delikanlı olan Ali yerine, azatlı kölesi Zeyd bin Harise’yi götürmeyi tercih etmiştir. Bu tercihin arka planında; Zeyd'in yaşça daha tecrübeli olması ve Muhammed’in gündelik hizmetlerini en iyi şekilde yürütebilecek yetkinliğe sahip bulunması yattığı düşünülmektedir. Ancak 620 yılındaki bu yolculukta Sakif Kabilesi daveti reddetmekle kalmamış, Muhammed’e karşı son derece nezaketsiz bir tutum sergilemiş ve kendisini taşlayarak Taif'ten kovmuşlardır. Taif’ten beklediği sonucu alamayan Muhammed, rotasını haram aylarda Mekke civarındaki panayırlara ve hac mevsiminde şehre gelen göçebe kabilelere çevirmiştir. Bu süreçte kabile kabile gezerek İslam’ı anlatan Muhammed, tebliğ stratejisi gereği muhataplarını doğru tanımaya büyük önem vermiştir. Bu nedenle, kabile soyları konusunda derin bilgi sahibi olan Ebu Bekir ile birlikte Ali’yi de yanından ayırmamıştır. Ali, bu dönemde hem kabilelerin tanınmasında yardımcı olmuş hem de tebliğ faaliyetlerine bizzat tanıklık ederek tecrübe kazanmıştır. [36] İslamiyet’in yayılması sürecinde gerçekleştirilen alternatif tebliğ faaliyetleri kapsamında, Medineli kabilelerle kurulan temaslar kritik bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bu doğrultuda Mekke yakınlarındaki Akabe mevkisinde düzenlenen gizli görüşmelere Muhammed'in, amcası Abbas ve Ali ile birlikte katıldığına dair rivayetler mevcuttur. Bazı kaynaklar bu görüşmede sadece Abbas'ın bulunduğunu kaydetse de, Ali'nin güvenlik ve sadakat konusundaki konumu göz önüne alındığında, bu süreçte yer almış olması güçlü bir tarihsel olasılık olarak değerlendirilmektedir. Mekke dönemindeki tebliğ stratejisi incelendiğinde, Muhammed'in yanındaki isimlerin toplumsal prestijinden ve tecrübesinden faydalandığı görülür. Örneğin, Medinelilerle yapılan müzakerelere saygın bir tüccar olan Abbas ile gidilmesi, muhataplara güven vermiş ve diplomatik başarının önünü açmıştır. Bu yıllarda henüz gençlik döneminde olan Ali'nin rolü, genellikle Muhammed'i yakından takip eden ve ona yardımcı olan bir profil sergilemektedir. Ancak yaşının gençliği ve toplumsal tecrübesinin henüz olgunlaşma aşamasında olması, onun o dönemde toplum genelinde baskın bir otorite figürü olarak algılanmamasına neden olmuştur.Ali'nin bu konumu, hicret sürecinde Mekke'de kalan son kişi olmasına rağmen müşrikler tarafından doğrudan bir saldırıya uğramamasıyla da paralellik gösterir. Bu durum, Ali'nin hem kabile himayesinde olması hem de müşriklerin toplumsal algısında ana hedef olarak görülmemesiyle ilişkilendirilmektedir. [37]

Hicret'teki Konumu ile Ali

[değiştir | kaynağı değiştir]

Mekke'de gizli davet sürecinin sona ermesi ve tebliğin kamusal alana taşınmasıyla birlikte, müşriklerin Müslümanlar üzerindeki baskı ve şiddet eylemleri en üst seviyeye ulaşmıştır. Medineliler ile gerçekleştirilen Akabe Biatları, İslam toplumu için stratejik bir dönüm noktası olmuş ve bu süreç Medine'ye göçün hukuki ve güvenlik zeminini hazırlamıştır. İslamiyet'in Medine'de yeni bir merkez edinme imkanı doğunca, Müslümanlar can güvenliklerini korumak ve inançlarını özgürce yaşayabilmek adına Mekke'deki mal varlıklarını geride bırakarak gizli gruplar halinde şehri terk etmeye başlamışlardır. Bu kitlesel göç süreci devam ederken Muhammed, kendi hicreti için ilahi emri bekleyerek Mekke'de kalmaya devam etmiştir. Bu aşamada Ali de Muhammed ile birlikte kalarak, hem ona yardımcı olmuş hem de Mekke'de teslim edilmesi gereken emanetlerin sorumluluğunu üstlenmek üzere hazır bulunmuştur.[38][39] Mekke dönemi siyasi ve toplumsal geriliminin doruk noktası, şehrin yönetim merkezi olan Darü'n-Nedve'de yapılan toplantı ile gerçekleşmiştir. Mekkeli müşriklerin ileri gelenleri, Muhammed’in tebliğ faaliyetlerini tamamen durdurmak ve İslam’ın Medine'de bir güç haline gelmesini engellemek amacıyla bir araya gelmişlerdir. Bu istişareler sonucunda, Muhammed'e yönelik bir suikast planı üzerinde uzlaşılmıştır. Planın hukuki ve toplumsal sonuçlarını hafifletmek amacıyla stratejik bir yöntem belirlenmiştir. Suikast tek bir kişi tarafından değil, Mekke’deki her kabileden seçilen en az bir temsilcinin katılımıyla oluşturulan ortak bir grup tarafından icra edilecektir. Bu kolektif saldırı planı, olası bir kan davasının önüne geçmeyi hedefliyordu. Suikastın sorumluluğu tüm kabilelere yayılacağı için, Muhammed'in kabilesi olan Haşimoğulları'nın tüm Mekke kabilelerine karşı tek başına bir savaş açamayacağı ve diyete razı olmak zorunda kalacağı hesaplanmıştır. Bu kararın alınmasıyla birlikte, hicret süreci kaçınılmaz bir aşamaya girmiştir.[40][41] İslam tarihinde Hicret Gecesi olarak adlandırılan süreçte yaşanan olaylar, Ali bin Ebu Talib'in sadakati ve cesareti açısından dönüm noktası teşkil etmektedir. Mekkeli müşriklerin Muhammed'e yönelik suikast planı kurduğu gece, İslam kaynaklarına göre Cebrail tarafından Muhammed'e yatağında yatmaması yönünde bir uyarı gelmiştir. Muhammed, kapısında kendisini öldürmek üzere bekleyen suikastçıları fark edince, Ali bin Ebu Talib'e hayati bir görev tevdi etmiştir. Ali'ye, kendi yeşil hırkasını (bürde) üzerine örterek yatağına yatmasını ve bu sayede dışarıdaki suikastçıları yanıltmasını istemiştir. Ayrıca, Muhammed o sırada yanında bulunan emanetlerin sahiplerine iade edilmesi sorumluluğunu da Ali'ye bırakmıştır. Suikastçılar, yatakta birinin uyuduğunu görünce içeridekinin Muhammed olduğunu sanmış ve saldırı için sabahı beklemeye karar vermişlerdir. Bu esnada Muhammed, Yasin Suresi'nin ilk ayetlerini okuyarak suikastçıların arasından fark edilmeden geçip gitmiştir.[42] [43][40] Sabah olup Ali yataktan kalktığında, müşrikler yatakta yatan kişinin Muhammed olmadığını fark ederek büyük bir şaşkınlık yaşamışlardır. Muhammed'in yerini sorduklarında Ali, "Bilmiyorum, ben onun bekçisi değilim" diyerek yanıt vermiştir. Bunun üzerine müşrikler Ali'yi darp etmiş, Kabe'ye götürerek bir süre alıkoymuşlarsa da Muhammed'in izine dair bir bilgi alamayınca onu serbest bırakmışlardır. Ali, hayati risk taşıyan bu olayda gösterdiği metanet ve sadakatle, hicretin güvenli bir şekilde başlamasına zemin hazırlamıştır.[43] Ali bin Ebu Talib, hicret sürecinde kendisine verilen sorumluluğu tamamlamak amacıyla Muhammed'in Mekke'den ayrılışının ardından şehirde üç gün daha kalmıştır. Mekke halkının, güvenilirliği nedeniyle Muhammed'e teslim ettiği kıymetli eşyaları ve emanetleri asıl sahiplerine iade eden Ali, bu görevini yerine getirdikten sonra Medine'ye doğru yola çıkmıştır. Yaklaşık 400 kilometrelik bu güzergâhta, yakalanma riskine karşı geceleri yol alıp gündüzleri gizlenerek ilerlemiş, yanındaki kısıtlı su ve az miktarda hurma ile zorlu çöl şartlarında yolculuk etmiştir. Bu yolculukta kendisine Muhammed'in kızı Fatıma, kendi annesi Fatıma bint Esed ve beraberindeki birkaç kişi daha eşlik etmiştir. Sarp kayalıklar ve sıcak altında yaya olarak gerçekleştirilen bu intikal neticesinde Ali'nin ayakları şişmiş ve ileri derecede yaralanmıştır. Muhammed henüz Medine yakınlarındaki Kuba köyünde konaklarken oraya ulaşan Ali, burada Gülsüm bin Hidm'in evinde dinlenmeye çekilmiştir. [44] Ali'nin geldiği haberi Muhammed'e ulaştığında büyük bir memnuniyetle karşılanmış, ancak ayaklarındaki yaralar nedeniyle yürüyemediği bilgisi üzerine Muhammed bizzat onun yanına gitmiştir. [45]Ali'nin bitkin halini ve ayaklarındaki ağır şişlikleri gören Muhammed, duyduğu üzüntüyle ona sarılmış, kendisi için ağlamış ve iyileşmesi için dua etmiştir. Tarihi kayıtlarda yer alan rivayetlere göre, bu duanın ardından Ali'nin ayaklarındaki ağrı ve yaralar tamamen iyileşmiş, hayatının geri kalanında da bu bölgede bir rahatsızlık hissetmemiştir. Bu süreç, Ali'nin emanetlere sadakati ve İslam davası uğruna göze aldığı fiziksel fedakarlığın önemli bir timsali olarak kabul edilir.[45]

Mekke Toplumunda Hz. Ali'nin Konumu

[değiştir | kaynağı değiştir]

Haşimoğulları Arasındaki Yeri

[değiştir | kaynağı değiştir]
Image
Peygamber Muhammed'in Ali için söylediği söz "Ali'den başka yiğit, Zülfikar'dan başka kılıç yok" sözünün el yazması.

İslamiyet’in başlangıcında, tebliğin gizli safhadan kamusal alana geçişi ilahi bir emirle şekillenmiştir. Muhammed’e vahyedilen "En yakın akrabalarını uyar" [not 5] ayeti, davetin öncelikle aile ve kabile çevresinden başlamasını öngörmüştür. Bu emir, sadece dini bir tebliğ değil, aynı zamanda toplumsal bir strateji içermekteydi; zira bir liderin kendi yakınları tarafından tasdik edilmesi, mesajın toplumun genelinde kabul görmesi açısından kritik bir öneme sahipti. Bu ilahi direktif üzerine Muhammed, Mekke’nin nüfuzlu ailelerinden biri olan Haşimoğulları’nın ileri gelenlerini bir araya getirmek üzere bir yemek tertip etmiştir. Bu davet, İslam tarihindeki ilk toplu tebliğ girişimi olarak kabul edilir. Toplantıda sunulacak yemeklerin ve organizasyonun genel işleyişiyle o dönemde genç bir delikanlı olan Ali bin Ebu Talib ilgilenmiştir. Bu ilk girişim, İslam’ın kabile yapısı içerisindeki yankılarını ölçmek ve yakın akrabaların desteğini almak adına atılmış en somut adım olmuştur. Muhammed’in akrabalarına yönelik gerçekleştirdiği bu ilk açık davet, İslam tarihinin kurumsal temellerinin atıldığı önemli bir dönemeçtir. Haşimoğulları’nın ileri gelenlerinin katıldığı yemekten sonra Muhammed, muhataplarına hitaben yaptığı konuşmada getirdiği mesajın hem dünya hem de ahiret saadetini kapsadığını vurgulamıştır. Araplar arasında kendi getirdiğinden daha değerli bir şey getiren başka bir gencin bulunmadığını ifade ederek, bu ilahi daveti destekleyecek ve kendisinden sonra bu sorumluluğu paylaşacak bir yardımcı talep etmiştir. Toplantıda hazır bulunan kabile büyükleri, bu çağrı karşısında sessiz kalmayı tercih etmişlerdir. Mekke toplumunun köklü gelenekleri ve mevcut inanç sisteminin sarsılmasından duyulan endişe, Haşimoğulları’nın önde gelenlerini çekimser bir tutuma sevk etmiştir. Ancak bu sessizliği bozan kişi, toplantının en genç üyesi olan Ali bin Ebu Talib olmuştur. Ali’nin, kabile otoritelerinin aksine Muhammed’e tam destek vereceğini ve onun yardımcılığını üstleneceğini beyan etmesi, meclistekiler tarafından başlangıçta ciddiye alınmamış ve hatta alaycı bir tavırla karşılanmıştır. Bu olay, Ali’nin İslam davasındaki sadakatinin ve Muhammed’in en yakın destekçisi olarak konumlanmasının ilk resmi beyanı olarak tarih kayıtlarına geçmiştir.[46] İslam tarihinin önemli dönemeçlerinden biri olan Haşimoğulları daveti, Ali bin Ebu Talib'in siyasi ve dini statüsünün belirlenmesi açısından kritik bir olaydır. Muhammed'in akrabalarını İslam'a çağırdığı toplantıda, çağrıya icabet eden tek kişi meclisin yaşça en küçüğü olan Ali olmuştur. Muhammed, sorusunu üç kez tekrarlamasına rağmen Ali dışında kimseden destek bulamamış; bunun üzerine Ali'nin elini tutarak onu kendisinin kardeşi, vasisi ve vekili olarak ilan etmiştir. Orada bulunanlara Ali’yi dinlemelerini ve ona itaat etmelerini söylemesi, kabile hiyerarşisine önem veren Mekke toplumunda şaşkınlıkla karşılanmıştır. Bu ilan karşısında Haşimoğulları’nın ileri gelenleri, durumu ciddiye almak yerine alaycı bir tavır sergilemişlerdir. Özellikle Ebu Talib’e, "Bak, sana oğlunu dinlemeni ve ona itaat etmeni emrediyor!" diyerek şaka yollu çıkışlarda bulunmuşlardır. Ebu Talib ise alaycı yaklaşımlara rağmen Ali ve Muhammed’e olan güvenini ifade ederek yeğeninin Ali’yi ancak hayırlı işlere yönlendireceğini belirtmiştir. Hicret öncesi bu dönemde Ali'nin henüz bir çocuk olması, müşriklerin ve akrabalarının ona yönelik algısını şekillendirmiştir. Haşimoğulları, Ali’nin vekil tayin edilmesini toplumsal bir tehdit veya ciddi bir siyasi hamle olarak değil, çocuk yaşta birinin heyecanı olarak gördüklerinden sadece dalga geçmekle yetinmişlerdir. İslam'ın henüz yerleşik düzeni sarsacak bir güç olarak algılanmaması da bu lakayt tavrın temel nedenlerinden biri olarak kabul edilir. Ancak ilerleyen yıllar, bu gençlik desteğinin İslam'ın kurumsal yapısı ve geleceği için ne denli stratejik bir öneme sahip olduğunu ortaya koymuştur.[47]

Müslümanlar Arasındaki Yeri

[değiştir | kaynağı değiştir]

Ali bin Ebu Talib açısından Mekke döneminin önemi, İslamiyet'i ilk kabul edenler arasında yer alması ve henüz toplumsal bir güvencenin bulunmadığı bir aşamada bu tercihi yapmasıdır. Kureyşli müşriklerin otoritesinin baskın olduğu, inananların her an can ve mal güvenliği riskiyle karşı karşıya kaldığı bu ilk yıllarda İslam’ı seçmek, tarihi kayıtlarda üstün bir fazilet olarak değerlendirilmektedir. Bu sebeple İslam tarihinde "öncelik" sahibi olmak, sahabe arasındaki en önemli itibar ve iftihar vesilelerinden biri kabul edilir. Gizli davet yıllarında Ali, kişisel sadakatinin yanı sıra İslam’ın yayılmasına yönelik stratejik görevler de üstlenmiştir. Bunun en belirgin örneklerinden biri, İslamiyet hakkında bilgi almak amacıyla Mekke’ye gelen Ebu Zer el-Gıfârî’ye rehberlik etmesidir. Müşriklerin Müslümanlara yönelik her türlü saldırıyı meşru gördüğü bir dönemde Ali, büyük bir gizlilik ve ihtiyatla hareket ederek Ebu Zer'i Muhammed ile buluşturmuştur. Ali'nin bu süreçte aldığı güvenlik tedbirleri, Ebu Zer’in İslam’ı kabul etmesine ve bu sayede İslam’ın kabileler arası bir yayılım kazanmasına doğrudan zemin hazırlamıştır.[47] Ali bin Ebu Talib'in Muhammed'in amcasının oğlu olması, doğrudan onun terbiyesi altında yetişmesi, ilk Müslümanlar ve ilk namaz kılanlar arasında yer alması, İslam'ın en zorlu süreçlerinde Muhammed’in yanından ayrılmaması ve hicret gecesi canı pahasına onun yatağına yatması, Müslümanlar nezdinde kendisine müstesna bir konum kazandırmıştır. Muhammed’in hanesinde büyümesi, Ali'nin karakterinin şekillendiği en kritik gelişim sürecini bizzat peygamberlik ikliminde tamamlamasını sağlamıştır. Bu yakınlık, Ali'nin İslam ahlakını ve dini hükümleri en saf kaynağından öğrenmesine imkan tanımış, onu hem ilmi hem de manevi açıdan İslam toplumunun en donanımlı şahsiyetlerinden biri haline getirmiştir. Özellikle Mekke döneminin baskıcı ortamında gösterdiği sarsılmaz sadakat ve cesaret, Ali'nin sonraki yıllarda üstleneceği öncü rolün temellerini bu dönemde atmıştır.[47]

Hicret - Medine Dönemi

[değiştir | kaynağı değiştir]

Hicret öncesinde Yesrib adıyla anılan Medine, Hicaz bölgesinin kuzeyinde konumlanan, Kızıldeniz'e 130 km, Mekke'ye ise 420 km mesafede bulunan verimli bir vaha şehridir. İslamiyet'in bu şehre taşındığı dönemde toplumsal yapı; Kaynuka, Kureyza ve Nadir gibi Musevi kabileleri ile Evs ve Hazrec adlı putperest Arap kabilelerinden oluşmaktaydı. Şehirde ekonomik güç ve siyasi ağırlık büyük oranda Yahudi topluluklarının elinde bulunurken, Arap kabileleri arasında bitmek bilmeyen kan davaları ve otorite boşluğu yaşanmaktaydı. Müslümanların bu kaotik ortama dahil olmasıyla Yesrib, tarihsel bir dönüşüm geçirerek "Medine" (Şehir) kimliğini kazanmış ve İslam medeniyetinin kurumsal merkezi haline gelmiştir. Muhammed, şehrin sosyal dokusunu yeniden inşa etmek ve iç barışı sağlamak amacıyla stratejik adımlar atmıştır. Bu reformların en dikkat çekicisi, Mekke'den her şeyini geride bırakarak gelen Muhacirler ile Medineli yerli halk olan Ensar arasında kurulan "kardeşlik akdi" (muahat) olmuştur. Bu uygulama, kabileciliğe dayalı eski toplumsal yapının yerine inanç temelli, dayanışmacı ve organize bir toplum modelinin temellerini atmıştır.[48]

Muâhat Olayı[not 6] ve Ali bin Ebu Talib

[değiştir | kaynağı değiştir]
Image
Peygamber Muhammed'in Kızı Fatıma ile Ali'ye evlenmesini temsilen Osmanlı dönemi minyatür

İslam öncesi Arap toplumunda hakim olan kabile ve aşiret geleneği, maddi ve manevi dayanışmayı yalnızca aynı soybağına sahip bireyler arasında zorunlu kılıyordu. Basit anlaşmazlıkların kabileler arası kan davalarına dönüştüğü ve bu savaşların nesiller boyu sürdüğü bir sosyokültürel yapıda, Medine'nin yerli kabileleri olan Evs ve Hazreç'in (Ensar), hiçbir akrabalık bağı bulunmayan Mekkeli göçmenleri sadece inanç ortak paydasında kabul etmeleri tarihsel açıdan büyük bir devrim niteliğindedir. Bu toplumsal dönüşümü kalıcı hale getirmek isteyen Muhammed, Muhacirler ile Ensar arasında "muahat" olarak bilinen bir kardeşlik bağı tesis etmiştir. Bu uygulama başlangıçta o kadar ileri bir boyuta taşınmıştır ki, Muhacirler Medine'ye geldiklerinde kendi biyolojik akrabalarından ziyade, kardeş ilan edildikleri Ensar'dan kimselere mirasçı olabiliyorlardı.[49] Bu durum, İslam'ın kabileciliğe dayalı statükoyu yıkarak yerine evrensel bir kardeşlik ve hukuki dayanışma modeli getirdiğinin en somut göstergesidir. Medine’ye hicretin ardından toplumsal dayanışmayı güçlendirmek amacıyla gerçekleştirilen kardeşleştirme (muahat) uygulaması, Ali bin Ebu Talib'in İslam tarihindeki konumunu belirleyen en önemli hadiselerden biridir. Muhammed, muhacirler ile ensarı "Allah rızası için ikişer ikişer kardeş olun" diyerek eşleştirdiği sırada, Ali’nin elinden tutarak "İşte bu benim kardeşimdir" beyanında bulunmuştur.[49] Bazı rivayetlerde Ali'nin, ensardan biriyle eşleştirilmediğini görünce üzüntüyle Muhammed'in yanına geldiği ve "Herkesi kardeş yaptınız, beni yalnız bıraktınız" dediği aktarılır. Bunun üzerine Muhammed'in ona, "Sen dünya ve ahirette benim kardeşimsin" diyerek karşılık verdiği belirtilir. Ali bin Ebu Talib'in bizzat kendisinden nakledilen "Ben Allah’ın kulu ve O’nun elçisinin kardeşiyim; bunu benden başka kim iddia ederse yalancıdır" sözü, bu bağın kendisi için taşıdığı manevi değeri ortaya koymaktadır.[50] Tarihsel perspektifte Ali ile Muhammed arasındaki bu kardeşlik bağının hem Mekke'deki ilk muahatta hem de Medine'deki genel kardeşleştirmede teyit edildiği yönündedir. Bu özel statü, Ali’nin sadece bir akraba veya sahabe değil, aynı zamanda Muhammed'in en yakın manevi ve hukuki ortağı olarak kabul edilmesini sağlamıştır.

Ali’nin Fatıma ile Evlenmesi

[değiştir | kaynağı değiştir]

Ali bin Ebu Talib, hicretin ikinci yılında Muhammed'in kızı Fatıma ile evlenerek Peygamber hanesine damat olmuştur. Fatıma'ya daha önce Ebu Bekir ve Ömer gibi İslam toplumunun ileri gelenleri talip olmuş, ancak Muhammed her iki talebe de "Onun hakkında ilahi hükmü beklediğini" ifade ederek olumlu yanıt vermemiştir. Bu durum üzerine yakın çevresinin teşviki ve Sa’d bin Muâz gibi isimlerin desteğiyle Ali, Fatıma’ya talip olmaya karar vermiştir. [51][52]Başlangıçta ekonomik yetersizlikleri ve reddedilme ihtimali nedeniyle çekince duyan Ali, nihayetinde Muhammed'in huzuruna çıkmış; ancak heyecanından dolayı isteğini dile getirememiştir. Muhammed'in durumu fark ederek "Herhalde Fatıma'yı istemeye geldin?" sorusu üzerine Ali niyetini beyan etmiştir.[49] Evliliğin hukuki bir gereği olan mehir meselesinde, Ali'nin verecek bir malı olmadığını söylemesi üzerine Muhammed, daha önce kendisine savaş ganimeti olarak verilen "Hutamî" tipi zırhını satmasını veya mehir olarak vermesini istemiştir. Ali, bu zırhı satarak elde ettiği yaklaşık 480 dirhemlik tutarı mehir olarak takdim etmiştir.[51] Mehir olarak belirlenen tutarın bir kısmıyla Fatıma için güzel koku satın alınmış, geri kalan miktar ise zaruri ev eşyalarından oluşan mütevazı bir çeyiz için harcanmıştır. Bu çeyiz; bir takım kadife elbise, bir su kırbası, içi hurma lifleriyle doldurulmuş deriden bir döşek, iki adet el değirmeni ve iki adet su kabından ibarettir. Hazırlanan bu eşyalar, dönemin yaşam standartlarını ve kurulacak yeni yuvanın sadeliğini yansıtan temel ihtiyaçlar olarak kayıt altına alınmıştır.[53]Muhammed, Ali'nin talebini Fatıma iletmiş, Fatıma ise "Allah ve Resûlünün razı olduğuna ben de razı oldum" diyerek, Ali'nin evlilik teklifini kabul etmiştir.Bunun üzerine Ali ile Fatıma arasında nikâh akdi gerçekleşmiştir.[54] Düğün yemeği için ise Ali, Bedir Savaşı ganimetlerinden payına düşen deveyi kullanarak ve topladığı izhir otlarını kuyumculara satarak elde ettiği gelirle mütevazı bir ziyafet tertip etmiştir.[55] Tüm bu hazırlıkların ardından düğün günü, Muhammed'in öncülüğünde, Sa'd bin Ebû Vakkas ve Ensar’dan bazı isimlerin katkılarıyla son derece sade ancak neşeli bir düğün merasimi icra edilmiştir. Merasimde davetlilere yemekler ikram edilmiş; dönemin geleneklerine uygun olarak genç kızlar tef çalıp ezgiler söylemiş ve Bedir Savaşı'nda kahramanlık gösterenler için kasideler okunmuştur.[56] Hicretin ikinci yılında, Bedir Savaşı'nın ardından gerçekleşen bu evlilikten Ali ve Fatıma'nın Hasan, Hüseyin ve Muhassin adında üç oğlu ile Ümmü Gülsüm ve Zeynep adında iki kızı dünyaya gelmiştir; ancak Muhassin küçük yaşta vefat etmiştir. Ali, Fatıma hayatta olduğu müddetçe başka bir evlilik yapmamış, onun vefatından sonra farklı evlilikler gerçekleştirerek bu birlikteliklerinden de çocuk sahibi olmuştur. Muhammed'in "Eşin dünya ve ahiretin efendisidir" sözüyle taltif ettiği bu evlilik, İslam tarihinde "Ehl-i Beyt" neslinin devamını sağlayan temel bağ olarak kabul edilir.[55]

Askeri Alanda ve Gazvelerde Ali bin Ebu Talib

[değiştir | kaynağı değiştir]

Hicret sonrasında İslam toplumu, siyasi varlığını korumak ve tebliğ faaliyetlerini yaygınlaştırmak amacıyla Mekkeli müşriklerle askeri bir mücadele sürecine girmiştir. Bu süreçte gerçekleşen savaşlarda Ali bin Ebu Talib, sergilediği cesaret ve askeri dehasıyla ön plana çıkmış, ordunun sancağını taşıyan ve en ön saflarda çarpışan isimlerden biri olmuştur. Ali'nin savaş meydanlarındaki bu üstün başarıları, tarih boyunca pek çok kaynakta destansı ve efsanevi bir dille anlatılmasına zemin hazırlamıştır. Özellikle halk edebiyatında ve bazı menkıbevî eserlerde, Ali’nin kahramanlıkları tarihsel gerçekliğin ötesinde, olağanüstü özelliklerle bezenerek tasvir edilmiştir. Bu bölümde, Ali bin Ebu Talib'in askeri biyografisi ele alınırken, söz konusu efsanevi anlatımların ötesinde, tarihi belgeler ve muteber kaynaklar ışığında nesnel bir yaklaşım benimsenecek; olaylar gerçek mahiyetiyle yansıtılacaktır.[57]

Bedir Savaşı, 624 yılında Mekkeli müşrikler ile Müslümanlar arasında gerçekleşen, İslam tarihinin askeri ve siyasi seyrini tayin eden ilk büyük ve en kritik meydan muharebesidir. Bu savaş, taraflar arasındaki askerî güç ve teçhizat dengesinin aşırı ölçüde orantısız olmasıyla dikkat çeker. Mekkeli müşrikler, İslam hareketini tamamen sonlandırma kararlılığıyla tam donanımlı bir orduyla sahaya çıkarken; Müslümanlar hem sayıca azlık hem de lojistik imkanların kısıtlılığı gibi dezavantajlarla karşı karşıya kalmışlardır.[58] Kuvvetler dengesi incelendiğinde, müşrik ordusunda altmış at ve altı yüz zırhlı asker bulunurken, Muhammed komutasındaki İslam ordusunda sadece iki at ve altmış zırh mevcuttu. Müslümanların birçoğunun profesyonel anlamda savaş tecrübesinin bulunmaması ve teçhizat yetersizliği gibi faktörler, kağıt üzerinde müşriklerin mutlak bir üstünlüğe sahip olduğunu gösteriyordu. Ancak bu stratejik eşitsizliğe rağmen Bedir'de elde edilen sonuç, bölgedeki tüm güç dengelerini değiştirmiş ve İslam devletinin temellerinin askeri bir zaferle pekişmesini sağlamıştır. Bedir Savaşı'na giden süreç, bölgedeki ekonomik ve siyasi dengeleri sarsan stratejik hamlelerle başlamıştır. Ebu Süfyan idaresindeki büyük ticaret kervanının Suriye'den dönüş yolunda olduğu haberini alan Muhammed, ashabıyla istişare ederek bu kervanın ele geçirilmesini kararlaştırmıştır. Kervanının tehlikede olduğunu öğrenen Ebu Süfyan, durumu derhal Mekke'ye bildirmiş ve rotasını değiştirerek sahil yoluna yönelmiştir. Mekkeliler yaklaşık 950 kişilik tam donanımlı bir orduyla Cuhfe'ye ulaştıklarında kervanın kurtulduğu haberini almalarına rağmen, Müslümanlara karşı askeri üstünlüklerini kanıtlamak ve caydırıcı bir güç gösterisinde bulunmak amacıyla ilerlemeye devam etmişlerdir.[58] İslam ordusu, Ramazan ayının başlarında Medine'den hareket etmiştir. Ordunun önünde yer alan iki siyah sancaktan biri, bizzat Muhammed tarafından Ali bin Ebu Talib'e tevdi edilmiştir. "Ukab" adı verilen bu sancak, Ali'nin savaş meydanındaki liderlik ve temsil görevini simgelemekteydi. Lojistik açıdan oldukça kısıtlı imkanlara sahip olan Müslümanların yalnızca yetmiş devesi bulunmaktaydı. Bu durum, her üç askerin bir deveyi nöbetleşe kullanmasını zorunlu kılmış; Muhammed de kendi devesini Ali bin Ebu Talib ve Mersed ile paylaşarak bu zorluğa ortak olmuştur.[58] Ramazan ayının on yedisinde Bedir mevkiine ulaşan İslam ordusu, stratejik bilgi toplamak amacıyla Ali bin Ebu Talib, Zübeyr bin Avvam ve Sa’d bin Ebî Vakkas’tan oluşan bir keşif kolu görevlendirmiştir. Öncü birlik olarak hareket eden bu isimler, bölgedeki su kaynakları ve müşrik ordusunun konumu hakkında veri toplamakla görevlendirilmiştir. Keşif esnasında müşrik ordusuna su taşıyan kafileden iki köleyi yakalayan Ali ve arkadaşları, elde ettikleri bilgilerle müşriklerin asker sayısı ve lojistik durumunu netleştirerek savaşın stratejik planlamasına zemin hazırlamışlardır.[59] Bedir Savaşı'nın başlangıç safhası, eski Arap savaş geleneğine uygun olarak mübareze (teke tek çarpışma) ile gerçekleşmiştir. İki ordu karşı karşıya geldiğinde, müşrik saflarından Utbe bin Rebia, kardeşi Şeybe ve oğlu Velid öne çıkarak meydan okumuşlardır. Bu meydan okumaya başlangıçta Ensar'dan üç kişi karşılık vermiş; ancak müşrikler, "Bizim sizinle bir meselemiz yok, karşımıza dengimiz olanları çıkar ya Muhammed" diyerek reddetmişlerdir.[60][61] Bu gelişme üzerine Muhammed İslam davasının haklılığını vurgulayan bir şekilde Haşimoğulları'na seslenerek şu şekilde hitap etmiştir; “Kalkınız ey Haşimoğulları! Allah’ın nurunu, batıllarıyla söndürmek için gelenlere karşı hak yolunda çarpışınız ki zaten Allah, peygamberinizi de bunun için göndermiştir. Kalk, Ey Ubeyde! Kalk Ey Hamza! Kalk Ey Ali!”[60][61] Bunun üzerine Haşimoğulları'ndan Ubeyde bin Haris, Hamza ve Ali bin Ebu Talib öne çıkmışlardır. Karşılarındakilerin kimliklerini öğrenen ve soyluluk bakımından denkliklerini kabul eden müşriklerle teke tek çarpışmalar başlamıştır. Ali bin Ebu Talib, hasmı Velid bin Utbe'yi kısa sürede etkisiz hale getirerek öldürmüştür. Hamza da rakibi Şeybe bin Rebia’yı mağlup ederek öldürürken, grubun en yaşlısı olan Ubeyde bin Haris ile Utbe bin Rebia arasındaki çarpışma her iki tarafın da ağır yaralanmasıyla sonuçlanmıştır. Bu noktada Ali ve Hamza derhal müdahale ederek Utbe'yi öldürmüş ve yaralı olan Ubeyde'yi kendi saflarına taşımışlardır. Mübareze aşamasının Müslümanların mutlak üstünlüğüyle sonuçlanması, İslam ordusunun moralini en üst seviyeye çıkarmıştır. Ali bin Ebu Talib, savaşın genel safahatında da düşman hatlarını yaran hamleleri ve sarsılmaz cesaretiyle büyük bir askeri başarı sergilemiştir. Bedir'de elde edilen bu zafer, sayıca ve teçhizat bakımından üstün olan müşrik ordusunun dağılmasıyla sonuçlanmış; Müslümanların Medine'ye büyük bir askeri ve siyasi güç olarak dönmelerini sağlamıştır.[62]

Image
Ali'nin, İstanbul'daki Topkapı Sarayı Müzesi'nde yer alan Zülfikar isimli kılıcı

Hicret'in üçüncü yılı Şevval ayında gerçekleşen Uhud Savaşı, Müslümanlar ile Mekkeli müşrikler arasındaki en şiddetli çatışmalardan biri olarak kabul edilir. Sayı ve teçhizat bakımından müşriklerin belirgin bir üstünlüğe sahip olduğu bu muharebede, Muhammed başlangıçta Muhacirlerin sancağını Ali bin Ebu Talib'e tevdi etmiştir. Ancak müşrik sancağının Abduddaroğulları tarafından taşındığını gören Muhammed, "Biz onlardan daha vefalıyız" diyerek sancağı Ali'den alıp Mus'ab bin Umeyr'e vermiş; Mus'ab'ın şehit düşmesinin ardından ise sancağı tekrar Ali'ye teslim etmiştir.[63] Savaşın başlangıcı, dönemin askeri geleneğine uygun olarak teke tek çarpışma ile gerçekleşmiştir. Kureyş ordusunun sancaktarı Talha bin Ebi Talha’nın meydan okuması üzerine, Ali bin Ebu Talib onun karşısına çıkmıştır. İki ordunun arasında gerçekleşen bu çarpışmada Ali, indirdiği darbelerle rakibini yere sermiş ancak onu o an öldürmekten kaçınmıştır. Arkadaşlarının neden son darbeyi vurmadığını sorması üzerine Ali, rakibinin düşerken avret mahallinin açıldığını ve akrabalık bağından kaynaklanan bir şefkat duygusuyla ondan yüz çevirdiğini ifade etmiştir. [63] Talha’nın saf dışı kalmasıyla Müslümanlar tekbir getirerek moral kazanırken, müşrik sancağını bu kez Osman bin Ebi Talha devralmıştır. Osman'ın Hamza tarafından öldürülmesinin ardından Talha ailesinden intikam almak amacıyla öne çıkan diğer savaşçılar da Ali ve Hamza tarafından etkisiz hale getirilmiştir. Bu mübareze safhası, Ali'nin hem askeri üstünlüğünü hem de savaş ahlakına verdiği önemi göstermesi bakımından İslam tarihinde özel bir yere sahiptir. [63] Uhud Savaşı'nın seyri, Müslümanların zaferi kazanmak üzere olduğu bir aşamada, stratejik öneme sahip okçuların yerlerini terk ederek ganimet toplama telaşına düşmesiyle tamamen değişmiştir. Bu disiplin boşluğunu fırsat bilen müşrik süvarileri, İslam ordusunu arkadan kuşatarak bozguna uğratmış ve Müslümanların büyük ölçüde dağılmasına neden olmuştur. Savaşın en kritik anı ise Muhammed'e fiziksel olarak çok benzeyen Mus’ab bin Umeyr’in şehit edilmesi ve müşriklerin "Muhammed öldürüldü!" şayiasını yayması olmuştur. Bu haber, inananlar arasında büyük bir moral çöküntüsüne yol açmış ve birçoğunun silah bırakarak geri çekilmesine sebep olmuştur. [64] Ali bin Ebu Talib, bu kargaşa anında Muhammed'i maktuller arasında arayıp bulamayınca, onun savaştan kaçmayacağını bildiği için Allah'ın onu göğe kaldırdığı düşüncesine kapılmıştır. "Artık benim için öldürülünceye kadar savaşmaktan daha hayırlı bir şey yoktur" diyerek kılıcının kınını kırmış ve düşman saflarına intiharvari bir saldırı başlatmıştır. Ancak düşman hattını yardığında Muhammed’in müşriklerin ortasında hayatta olduğunu görmüştür. Bu keşfin ardından Müslümanların yeniden toparlanmasıyla Muhammed'in etrafında canlı bir koruma kalkanı oluşturulmuş, Ali de bu halkanın en önünde yer alarak peygamberi savunmuştur. [64] Tüm çabalara rağmen Muhammed, Ebû Amir’in kazdırdığı tuzak çukurlarından birine düşmüş ve ağır yaralanmıştır. Ali bin Ebu Talib, Muhammed'i düştüğü çukurdan elini uzatarak çıkarmış, Talha bin Ubeydullah da ayağa kalkmasına yardım etmiştir. Bu saldırılar sırasında Muhammed'in dişi kırılmış, dudağı yarılmış ve yüzüne aldığı darbelerle yaralanmıştır. Savaşın sonuna doğru Medine'den gelen kızı Fatıma, Ali'nin yardımıyla babasına ulaşmıştır. Fatıma yaraları temizlerken, Ali de kalkanıyla su taşıyarak ona yardım etmiş; kanın durmaması üzerine bir hasır parçasının külünü yaraya basarak kanamayı durdurmayı başarmışlardır. Ali'nin Uhud'daki bu mücadelesi, sadece askeri bir başarı değil, aynı zamanda en umutsuz anda dahi gösterdiği sarsılmaz sadakatin bir simgesi olarak kabul edilir. [64] Uhud Savaşı’nın en şiddetli anlarında Ali bin Ebu Talib, Abdullah bin Amr el-Cumahî ve Şeybe bin Malik gibi müşriklerin önde gelen isimlerini etkisiz hale getirmiştir. Çarpışmaların yoğunluğu sırasında Ali'nin kılıcının kırılması üzerine Muhammed, kendi kılıcı olan Zülfikar'ı ona vermiştir. Bu olay, İslam geleneğinde Ali’nin askeri dehası ve Muhammed ile olan sarsılmaz bağının en önemli sembollerinden biri haline gelmiştir. [65] Savaşın sona ermesiyle birlikte Muhammed, stratejik bir hamle yaparak Ali'yi geri çekilen müşrik ordusunu takip etmekle görevlendirmiştir. Ali'ye, müşriklerin binek tercihlerine bakarak niyetlerini okuması talimatını vermiş; eğer atları bırakıp develere binmişlerse Mekke'ye döndüklerini, ancak atlara binip develeri yedeklerine almışlarsa Medine'ye saldıracaklarını ifade etmiştir. Takip görevini yerine getiren Ali, müşriklerin develere binerek Mekke istikametine yöneldiklerini tespit etmiş ve Medine üzerindeki doğrudan saldırı tehdidinin ortadan kalktığını teyit ederek orduya geri dönmüştür. [65] Uhud Savaşı, Ali bin Ebu Talib'in askeri kariyerinde Bedir'de olduğu gibi derin izler bırakan bir mücadele alanı olmuştur. Savaşın en çetin safhalarında vücuduna 16 darbe almasına rağmen çarpışmayı sürdürmesi, bazı rivayetlerde Cebrail’in manevi desteğiyle ayakta kaldığı şeklinde aktarılmış ve bu durum Ali’nin metanetinin ötesinde bir kutsiyetle ilişkilendirilmiştir. Hem Bedir hem de Uhud meydanlarında Ali, sadece bir savaşçı olarak değil, aynı zamanda düşman hareketlerini gözlemlemek ve stratejik istihbarat toplamakla görevlendirilmiş bir keşif birliği lideri olarak da görev yapmış; bu görevlerini başarıyla tamamlayarak ordunun seyrini belirlemiştir.[66] Savaş meydanlarındaki bu sıra dışı direnci, Muhammed'i en zor anlarda savunması ve istihbarat faaliyetlerindeki başarısı, zamanla Ali bin Ebu Talib hakkında geniş bir menkıbevi literatürün oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu anlatılar, tarihsel gerçeklik ile inanç temelli efsanelerin iç içe geçtiği, Ali’nin hem fiziksel gücünün hem de manevi mertebesinin vurgulandığı bir kahramanlık tasavvuru ortaya koymuştur. Uhud tecrübesi, Ali'nin İslam ordusu içerisindeki vazgeçilmez yerini ve askeri disiplinini pekiştiren en önemli tarihi hadiselerden biri olarak kabul edilir.[66]

Hendek Savaşı

[değiştir | kaynağı değiştir]

Hendek Muharebesi veya Ahzâb Muharebesi, 627 yılında Medine'deki Müslümanlar ile Kureyşli gruplar, Hayber Yahudileri ve çeşitli kabilelerden oluşan müttefik ordusu arasında gerçekleşen askeri bir çatışmadır. Kuşatmanın ismi, şehrin savunması için çevresine hendekler kazılmasından gelmektedir. "Ahzâb" terimi ise Kur'an'da müttefik grupları tanımlamak için kullanılan "hizipler" kelimesinden türetilmiştir. Savunma tarafında yaklaşık 3.000 kişilik bir kuvvet bulunurken, saldırgan müttefik ordusunun mevcudunun 10.000 civarında olduğu kaydedilmiştir. Medine'nin saldırıya açık noktalarına hendek kazılması fikri, Selmân-ı Fârisî'nin önerisiyle uygulanmıştır. Yaklaşık yirmi gün süren ve zorlu koşullarda geçen bu kuşatma sırasında Ali bin Ebu Talib'in savunma hattındaki askeri varlığı öne çıkmıştır. Kuşatma, müttefik ordusunun sonuç alamadan geri çekilmesiyle tamamlanmıştır.[67] Medine önlerine gelen müttefik ordusu, o güne kadar Arap Yarımadası'ndaki savaş taktiklerinde rastlanmayan hendek savunmasıyla karşılaşınca ilerleyişini durdurmak zorunda kalmıştır. Ancak kuşatma sırasında süvarilerin geçebileceği dar noktalar tespit edilmiş ve bazı savaşçılar savunma hattının arkasına sızmayı başarmıştır. Sızma girişiminde bulunanlar arasında yer alan ve bölgenin tanınmış savaşçılarından biri olan Amr bin Abdivüdd, Müslüman ordusuna karşı teke tek dövüş çağrısında bulunmuştur. Bu çağrıya Ali bin Ebu Talib karşılık vermiş, başlangıçta bu girişime karşı çıkan Muhammed, talebin yinelenmesi üzerine Ali bin Ebu Talib'e izin vermiştir. Yapılan mübareze sonucunda Ali bin Ebu Talib, Amr bin Abdivüdd'ü mağlup etmiştir. Bu olay, kuşatma altındaki taraflar üzerinde psikolojik bir etki yaratmış, hatta bazı şairlerin eserlerine konu olmuştur. Kuşatma süresince hendeği aşma girişimleri devam etmiş, ancak büyük oranda başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu girişimlerden birinde Nevfel bin Abdullah el-Mahzûmî, hendeği aşmaya çalışırken çukura düşmüştür. Savunma hattındaki askerlerin taşla müdahale etmesi üzerine Ali bin Ebu Talib duruma müdahale ederek bizzat hendeğe inmiş ve Nevfel bin Abdullah ile girdiği çatışmayı kazanmıştır.[67] Hendek Muharebesi sırasında her iki taraftan da sınırlı sayıda can kaybı yaşanmıştır. Müslüman ordusundan üç kişi hayatını kaybederken, karşı taraftan da üç kişinin öldüğü kaydedilmiştir. Müttefik ordusunun kayıpları Amr bin Abdivüdd, Nevfel bin Abdullah bin Muğire ve Münebbih bin Osman bin Ubeyd olarak belirtilmektedir. Bu isimlerden Amr bin Abdivüdd teke tek dövüşte, Nevfel bin Abdullah ise hendeği aşmaya çalışırken düştüğü çukurda Ali bin Ebu Talib tarafından etkisiz hale getirilmiştir. Ali bin Ebu Talib'in bu süreçteki askeri müdahaleleri, karşı tarafın yakınları tarafından da not edilmiştir. Örneğin, Nevfel bin Abdullah'ın kız kardeşi Ümare'nin, kardeşinin Ali bin Ebu Talib gibi tanınmış bir savaşçı tarafından öldürülmesini vurgulayan ifadeler kullandığı rivayet edilir.Kuşatmanın devam ettiği sırada stratejik istihbarat ihtiyacı doğmuştur. Şiddetli rüzgar ve soğuğun hakim olduğu bir gecede, karşı tarafın durumunu öğrenmek amacıyla yapılacak keşif görevi için gönüllü çıkmaması üzerine, bu görev için Huzeyfe bin Yemân görevlendirilmiştir. Kendisine sadece bilgi toplaması ve karşı tarafı ürkütmemesi talimatı verilmiştir. Huzeyfe bin Yemân, olumsuz hava koşullarına rağmen karşı tarafın ordugahına sızarak topladığı bilgileri başarıyla merkeze ulaştırmıştır.[68]

Image
Ali bin Ebutalib ve Amr'ın dövüşünü temsil eden bir resim

Müreysi Savaşı

[değiştir | kaynağı değiştir]

Müreysî Gazvesi veya Benî Mustalik Gazvesi, Mustalik kabilesi lideri Hâris bin Ebû Dırâr'ın Medine'ye yönelik saldırı hazırlığı yaptığı bilgisi üzerine gerçekleştirilen bir askerî harekâttır. Medine'de vekil olarak Zeyd bin Hârise veya Ebû Zerr'in görevlendirilmesinin ardından, Muhammed liderliğindeki 700 kişilik bir ordu Müreysî kuyusu mevkiine ulaşmıştır. Karşı tarafa yapılan İslam'a davet teklifinin reddedilmesi üzerine başlayan çatışma, Müslümanların zaferi ve önemli miktarda ganimet elde edilmesiyle sonuçlanmıştır. Çatışmalar sırasında Ali bin Ebu Talib, Mâlik ve oğlu olduğu belirtilen iki kişiyi öldürmüştür. Harekâtın dönüş yolculuğu sırasında "İfk Hadisesi" olarak bilinen olay yaşanmıştır. Sefere katılan Ayşe bint Ebû Bekir, konaklama alanında gerdanlığını aradığı sırada ordunun hareket etmesi üzerine geride kalmış ve ordunun artçısı Safvan bin Muattal tarafından bir gün sonra birliğine ulaştırılmıştır. Bu durum Abdullah bin Übey bin Selûl ve beraberindekiler tarafından bir iftira kampanyasına dönüştürülmüştür. Yaklaşık bir ay süren tartışmalar ve Ayşe bint Ebû Bekir'in rahatsızlığıyla geçen sürecin sonunda, Kur'an'daki Nur Suresi'nde yer alan ilgili ayetlerin inmesiyle iddiaların asılsız olduğu ve Ayşe bint Ebû Bekir'in suçsuzluğu beyan edilmiştir.[69] Bu iddialar karşısında büyük üzüntü yaşayan Muhammed, Ayşe'ye olan güvenine rağmen konuyu netleştirmekte zorlanmış ve yakın çevresiyle istişare etmeye karar vermiştir. Bu kapsamda Ayşe'yi yakından tanıyan Ali bin Ebu Talib, Üsâme bin Zeyd ve Zeyneb bint Cahş gibi isimlerin görüşlerine başvurmuştur. İstişare edilen kişilerden Üsâme bin Zeyd ve Zeyneb bint Cahş, söylentilerin asılsız olduğunu belirterek Ayşe hakkında olumlu görüş bildirmişlerdir. Ali bin Ebu Talib ise Muhammed’in içinde bulunduğu yıpratıcı süreci sonlandırmak ve onu teskin etmek amacıyla, seçeneklerin çok olduğunu ve isterse başka bir evlilik yapabileceğini ifade etmiştir. Bununla birlikte, meselenin netleşmesi için Ayşe'nin hizmetçisinin sorgulanmasını önermiştir.Bu öneriyi dikkate alan Muhammed, Ayşe'nin yardımcısı Büreyre'yi sorgulamış; ancak Büreyre, Ayşe hakkında iyilikten başka bir şeye şahit olmadığını dile getirmiştir. Ali bin Ebu Talib, bu süreçte Ayşe hakkında doğrudan olumsuz bir beyanda bulunmamış, önceliğini Muhammed’in maruz kaldığı psikolojik baskıyı hafifletmeye ve meseleyi çözüme kavuşturmaya vermiştir. Bu olay, Ali bin Ebu Talib'in kritik sosyal ve ailevi meselelerde görüşüne başvurulan önemli bir figür olduğunu göstermektedir.[69]

Hayber Savaşı

[değiştir | kaynağı değiştir]

İslam tarihinin en stratejik askeri operasyonlarından biri olan Hayber’in Fethi, Medine’den çıkarılan Yahudi kabilelerinin toplandığı ve Müslümanlara karşı bir direniş merkezine dönüşen kaleler topluluğuna karşı gerçekleştirilmiştir. Günlerce süren kuşatmaya ve Ebûbekir ile Ömer komutasındaki birliklerin kaleyi düşürememesine rağmen fetih müyesser olmamıştı. Kuşatmanın en kritik noktasında Muhammed, "Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki, Allah onun vasıtasıyla fethi nasip edecektir; o Allah ve Resulünü sever, Allah ve Resulü de onu sever" buyurarak fethin müjdesini vermiştir.[70] Ertesi sabah, gözlerindeki rahatsızlığa rağmen Ali bin Ebu Talib çağırılmış ve Muhammed'in duasıyla şifa bulmasının ardından beyaz sancak kendisine tevdi edilmiştir. Ali, Hayber önlerine vardığında kale kumandanı Merhab ile karşı karşıya gelmiştir. Ali, Merhab’ın miğferini ve başını parçalayan meşhur darbesiyle onu etkisiz hale getirmiş, bu zafer Yahudi saflarında büyük bir moral çöküntüsüne yol açarken Müslümanlar için fethin kapısını aralamıştır.[70] Savaşın devamında Ali rivayetlere göre, kalkanının düşmesi üzerine kalenin kapısını yerinden sökerek kendisine siper etmiş ve fethin sonuna kadar bu kapıyı kullanmıştır. Bu olay, Ali’nin fiziksel gücünü simgeleyen en önemli anlatılardan biri haline gelmiştir. Ancak tarihçiler bu hadisenin efsanevi boyutlarını titizlikle incelemişlerdir. Ebû Râfi ve Câbir gibi isimlerden nakledilen, kapıyı sekiz, kırk veya yetmiş kişinin yerinden oynatamadığına dair rivayetler, İbn Kesîr, İbn Hacer ve Zehebî gibi hadis ve tarih otoriteleri tarafından senetlerindeki kopukluklar veya zayıf raviler nedeniyle eleştirilmiştir. Bu durum, Ali bin Ebu Talib'in gerçek askeri dehası ve gücü ile zamanla halk muhayyilesinde oluşan mübalağalı anlatımlar arasındaki farkı akademik bir perspektifle ortaya koymaktadır.[70]

Tebük Savaşı

[değiştir | kaynağı değiştir]

Muhammed, Taif dönüşünün ardından Bizans İmparatorluğu ve bölgedeki Hristiyan Arap kabilelerinin Müslümanlara yönelik saldırı hazırlığında olduğu haberini alınca, İslam tarihinin en zorlu seferlerinden biri olan Tebük Gazvesi için hazırlıklara başlamıştır. 630 yılındaki bu sefer; aşırı sıcaklar, yolun uzaklığı ve Bizans’ın askerî gücü nedeniyle "Zorluk Gazvesi" (Gazvetü’l-Usre) olarak adlandırılmıştır. Yapılan büyük çaplı infak çağrıları neticesinde otuz bini aşan devasa bir ordu toplanmıştır. Muhammed, sefere çıkarken Ali bin Ebu Talib'i hem kendi ailesine hem de Ali'nin ailesine göz kulak olması için Medine’de vekil olarak bırakmıştır. Şehrin genel idaresi için başka vekiller tayin edilmiş olsa da Ali’nin şehirde kalması, stratejik bir emniyet tedbiri niteliğindeydi. Ancak bu durumu fırsat bilen bazı kimseler, "Muhammed, Ali’nin ağırlığından kurtulmak ve onu yük gördüğü için arkasında bıraktı" şeklinde asılsız dedikodular yayarak Ali'yi huzursuz etmeye çalışmışlardır.[71] [72][73][74] Bu iftiralara dayanamayan Ali, silahını kuşanarak orduya Cürf mevkisinde yetişmiş ve durumu Muhammed’e aktarmıştır. Muhammed, Ali'yi teselli etmek ve konumunu yüceltmek amacıyla İslam siyasi düşüncesinde çok önemli bir yere sahip olan şu sözleri söylemiştir: "Yalan söylemişler. Ben seni arkamda bıraktığım şeyler için geri bıraktım. Harun’un Musa’ya yardımcı olduğu gibi, sen de bana yardımcı olmak istemez misin? Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir." Bu temsil (Menzile Hadisi), Ali’nin sadece bir asker değil, Muhammed’in en yakın güven kaynağı ve vekili olduğunu tescillemiştir. Ali, başlangıçta kadın ve çocukların arasında kalmayı bir eksiklik gibi görse de Muhammed’in bu onurlandırıcı kıyaslamasının ardından gönül huzuruyla Medine’ye dönmüştür. Bugüne kadar gerçekleşen tüm savaşlara katılmış olan Ali'nin bu seferde geride kalması, askeri bir yetersizlikten değil, devletin merkezindeki otorite boşluğunu doldurma zorunluluğundan kaynaklanmıştır. Tarihsel süreçte Şia ekolü, Muhammed'in bu görevlendirmesini ve "Harun-Musa" benzetmesini, Ali'nin kendisinden sonraki meşru halifesi olduğuna dair en güçlü delillerden biri olarak kabul etmiştir. Ancak akademik bir perspektifle bakıldığında, Ali'nin Bedir, Uhud ve Hayber’de sergilediği tartışmasız cesaret göz önüne alındığında, münafıkların "yüksünme" veya "korkaklık" iddialarının hiçbir tarihi temeli olmadığı açıkça görülmektedir. Ali'nin bu vekaleti, onun idari güvenilirliğinin ve Muhammed nezdindeki özel makamının bir tezahürüdür.[71] [72][73][74]

Hudeybiye Antlaşması’nın Kâtibi Olması

[değiştir | kaynağı değiştir]

Hicret'in 6. yılında (Mart 628), Muhammed'in gördüğü bir rüya üzerine yaklaşık 1500 kişiyle birlikte umre amacıyla Medine'den Mekke'ye hareket etmesiyle başlayan süreç, Hudeybiye Antlaşması ile sonuçlanmıştır. Müslümanların silahsız ve sadece ibadet amaçlı yola çıktığı haberini alan Mekkeliler, başlangıçta endişeye kapılarak şehre girişi engellemek için askeri hazırlık yapmışlardır. Karşılıklı elçiler aracılığıyla yürütülen müzakereler neticesinde taraflar arasında bir barış antlaşması imzalanmış, bu antlaşmanın metni ise Ali bin Ebu Talib tarafından kaleme alınmıştır. Antlaşmanın ardından kurbanlarını keserek ihramdan çıkan Müslümanlar Medine'ye dönüş yoluna geçmişlerdir. Yolculuk sırasında Dacnân mevkisinde; umre seferini, Rıdvan Beyatı'nı ve barış sürecini konu alan Fetih Suresi nazil olmuştur. Bu surenin 18. ayetinde, aralarında Ali bin Ebu Talib'in de bulunduğu ve ağaç altında bağlılık yemini eden (Rıdvan Beyatı) kişilerden memnuniyetle bahsedilmektedir.[75] Hudeybiye Antlaşması'nın kaleme alınması sırasında, Mekke temsilcilerinin "Allah'ın Resulü" (Resûlullah) unvanına itiraz etmesi üzerine Muhammed, Ali bin Ebu Talib'den bu ibareyi silmesini istemiştir. Ancak Ali bin Ebu Talib, "Ya Resûlullah! Sana Allah'ın verdiği sıfatı ben silemem" diyerek bu talebe karşı çıkmıştır. Bunun üzerine Muhammed, silinmesi gereken yerin kendisine gösterilmesini isteyerek ilgili unvanı kendi eliyle silmiş ve yerine müttefiklerin talep ettiği "Abdullah oğlu Muhammed" ibaresinin yazılmasını sağlamıştır. Bu olay, Ali bin Ebu Talib'in inandığı değerlere olan bağlılığını ve Muhammed'e duyduğu hürmetin, teknik veya diplomatik emirlerin önüne geçebildiğini göstermektedir. Öte yandan, antlaşmanın bazı maddelerinin başlangıçta Müslümanların aleyhine görünmesi, Ali bin Ebu Talib de dahil olmak üzere pek çok kişide bir hayal kırıklığı ve duygusal bir tepki yaratmıştır. Bu durum, toplumsal bir refleks olarak değerlendirilmekle birlikte, Ali bin Ebu Talib'in karakterindeki "doğru bildiğinden taviz vermeme" eğilimini de ortaya koymaktadır. Antlaşma süreci, sahadaki aktörlerin insani duygularla hareket edebileceğini, ancak Muhammed'in stratejik kararlarının zamanla diplomatik sonuçlar doğurduğunu gösteren bir örnek teşkil eder.[75]

Mekke'nin Fethi

[değiştir | kaynağı değiştir]

Hicret'in 8. yılında (630) meydana gelen bu gelişmeler, Mekke'nin fethine giden süreci başlatan temel diplomatik kırılma noktasıdır. Müslümanlar ile Mekkeliler arasında imzalanan Hudeybiye Antlaşması, bölgedeki kabilelere dilediği tarafla ittifak kurma hakkı tanımıştı. Bu doğrultuda Huzaa kabilesi Müslümanların, Bekroğulları kabilesi ise Mekkelilerin himayesine girmişti. Ancak aralarındaki eski bir husumeti canlandıran Bekroğulları, bir gece baskınıyla Huzaalılara saldırdı. Mekkeliler, antlaşma hükümlerine aykırı olarak Bekroğulları'na hem silah yardımı yaptı hem de bazı Mekkeliler bu saldırıya doğrudan katıldı. Bu durum, antlaşmanın açık bir ihlali anlamına geliyordu. Saldırıdan kurtulan Huzaa temsilcileri Medine’ye giderek Muhammed’e durumu bildirdi ve yardım istedi. Müttefiklerine verilen koruma sözü gereği Muhammed, Mekke üzerine büyük bir sefer düzenlemeye karar verdi ancak kan dökülmesini önlemek ve baskın etkisini korumak amacıyla bu hazırlıkları çok gizli tuttu.[76] Mekkeliler, yaptıkları hatanın büyük bir savaşa yol açacağını fark edince durumu düzeltmek ve barışı yenilemek üzere liderleri Ebu Süfyan’ı görevlendirdiler. Medine’ye ulaşan Ebu Süfyan, antlaşmayı tazelemek için doğrudan Muhammed ile görüşmek istedi ancak Muhammed ona cevap vermeyerek talebi reddetti. Ardından sırasıyla Ebû Bekir ve Ömer’den arabuluculuk yapmalarını isteyen Ebu Süfyan, her iki isimden de olumsuz yanıt alınca son bir girişimle Ali bin Ebu Talib’e müracaat etti. Ali bin Ebu Talib’in evine giderek kendisinden ve eşi Fatma’dan yardım talep eden Ebu Süfyan, Ali'den Muhammed’in bu konuda kesin kararlı olduğu ve kimsenin bu karardan onu döndüremeyeceği cevabını aldı. Ebu Süfyan'ın çaresizce ne yapması gerektiğini sorması üzerine Ali bin Ebu Talib, halkın arasına çıkıp tek taraflı olarak barışı korumak istediğini ilan etmesini, ancak bunun da pratik bir faydası olmayacağını belirterek durumu özetledi. Ebu Süfyan, Medine’den hiçbir somut sonuç alamadan Mekke’ye döndü ve bu diplomatik tıkanıklık kısa süre sonra İslam ordusunun Mekke’ye yürüyüşüyle sonuçlandı.[76] Ebu Süfyan’ın arabuluculuk girişimleri kapsamında Ali bin Ebu Talib'e giderek Muhammed nezdinde kendileri lehine aracılık yapması talebi karşılık bulmamıştır. Ali bin Ebu Talib, Muhammed'in bir konuda kesin karar vermesi halinde bu kararı etkileme imkânının bulunmadığını belirterek Ebu Süfyan'ın beklentilerini boşa çıkarmıştır. Bu görüşmenin ardından Ebu Süfyan, herhangi bir diplomatik sonuç alamadan Mekke'ye dönmüştür. Mekke’nin fethi için yürütülen askeri hazırlıklar büyük bir gizlilik içinde sürdürülürken, hazırlıkların hedefinin Mekke olduğunu fark eden Hatib bin Ebî Beltaa, durumu bildiren bir mektup yazarak Kureyş tarafına göndermeye çalışmıştır. Mektubu ulaştırması için kiraladığı bir kadından, haberi gizlice Mekke'ye iletmesini istemiştir. Mektubu saç örgülerinin arasına saklayan kadın, Medine'den ayrılarak Mekke'ye doğru yola çıkmıştır. Durumdan vahy yoluyla haberdar olan Muhammed; Ali bin Ebu Talib ve Zübeyr bin Avvâm'ı, kadını yakalayıp mektubu ele geçirmeleri için görevlendirmiştir. Verilen talimat üzerine hızla harekete geçen Ali ve Zübeyr, kısa süre içinde kadına yetişmiş ve onu durdurmuşlardır. Kadının eşyaları arasında yaptıkları ilk aramalarda söz konusu mektuba ulaşamamışlardır.[77] Kadının mektubun varlığını inkâr etmesi üzerine Ali bin Ebu Talib, Muhammed’in yanılmayacağını belirterek aramayı sürdürmüştür. Mektubun teslim edilmemesi halinde daha sert ve detaylı bir arama yapacağını kesin bir dille ifade etmiştir. Ali bin Ebu Talib'in kararlılığı karşısında mektubu saç örgülerinin arasından çıkarıp teslim eden kadın, Medine’ye geri gönderilmiştir. Ele geçirilen mektup Muhammed’e ulaştırılmış; mektubu yazan Hatib bin Ebî Beltaa, Ömer bin Hattab gibi isimlerin sert tepkisine rağmen Bedir Muharebesi’ne katılmış olması sebebiyle Muhammed tarafından affedilmiştir. Mekke’nin fethi için şehre girmeden önce Muhammed, orduyu kollara ayırarak her birliğe bir komutan atamış ve sancaklarını teslim etmiştir. Bu birliklerden birinin komutanı olan Sa'd bin Ubâde'nin, "Bugün büyük bir çarpışma günüdür, haramlar helal sayılacaktır" şeklinde ifadeler kullandığı duyulunca, Muhammed bu durumun fetih ruhuna zarar vermemesi için Ali bin Ebu Talib’i görevlendirmiştir. Ali bin Ebu Talib, talimat üzerine Sa'd bin Ubâde’ye yetişerek sancağı ondan devralmış ve ilgili birliğin başında şehre girmiştir. Fethin gerçekleştiği gün Muhammed, genel bir af ilan etse de İslamiyet'e ve şahsına yönelik ağır eylemleri bulunan bazı isimleri bu affın dışında tutmuştur. Bu isimlerden biri olan ve Mekke dönemindeki faaliyetleriyle tanınan Huveyris bin Nukayz, Ali bin Ebu Talib tarafından takibe alınmıştır. Kaçmaya çalışırken yakalanan Huveyris, Ali bin Ebu Talib tarafından etkisiz hale getirilmiştir. Mekke’nin fethi, Müslümanların askeri üstünlüğü nedeniyle büyük çaplı bir meydan muharebesine sahne olmasa da otuzlu yaşlarının başında olan Ali bin Ebu Talib, hem stratejik görevlerde hem de özel operasyonlarda kendisine verilen talimatları yerine getirmiştir.[77]

Image
Gadir-i Hum'da Ali'nin seçilmesi, İlhanlılar dönemi el yazması görseli

Gadîr-i Hum olayı, hem Sünni hem de Şii kaynakların büyük çoğunluğuna göre, Muhammed'in Veda Haccı dönüşünde (18 Zilhicce 10 / 16 Haziran 632) gerçekleşmiştir. Muhammed, mevsimin en şiddetli sıcaklarının yaşandığı bir dönemde, normal şartlarda konaklamaya elverişli olmayan Gadîr-i Hum mevkisine ulaştığında beklenmedik bir şekilde durmuş ve kafilenin toplanmasını istemiştir. Bu zorunlu konaklamanın temel sebebi, İslam literatüründe "Tebliğ Ayeti" olarak bilinen Mâide Suresi'nin 67. ayetinin nazil olmasıdır. Ayetin meali şöyledir:

"Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir."

Muhammed, bu önemli mesajı tebliğ etmek amacıyla kafileyi bir araya getirmiştir. Öğle namazını kıldırdıktan sonra, sembolik bir minber oluşturulmasını sağlamış ve Ali bin Ebu Talib'i yanına alarak tarihi konuşmasını gerçekleştirmiştir. Konuşmasında, her fani gibi kendisinin de dünyaya veda etme zamanının yaklaştığını belirterek, peygamberlik görevini yerine getirip getirmediğini topluluğa sormuş ve cemaatten onay almıştır. Ardından, hem Şii hem de Sünni literatüründe geniş yer bulan Sakaleyn Hadisi'ni irat etmiştir. Muhammed bu konuşmasında, kendisinden sonra ümmetine rehberlik edecek iki değerli emanet (Sakaleyn) bıraktığını, bunlara sarıldıkları müddetçe yollarını şaşırmayacaklarını ifade etmiştir. Bu iki emanetin, Allah’ın kitabı (Kur'an) ve kendi Ehl-i Beyt’i olduğunu beyan etmiştir.[78]

Konuşmasının devamında Ali bin Ebu Talib'i sağ yanına alıp elini havaya kaldırarak, Şii inancına göre imametin kesin delili kabul edilen şu ifadeleri kullanmıştır:

"Ben kimin dostu ve mevlası isem, Ali de onun dostu ve mevlasıdır. Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol; ona yardım edene yardım et ve onunla savaşanı kahret!"[79]

Şii İslam inancına ve tefsir geleneğine göre, bu ayet Ali bin Ebu Talib'in velayeti hakkında nazil olmuştur. Modern Şii müfessirlerden Tabatabâî, Maide Suresi'nin 67. ayetini siyak-sibak (metnin öncesi ve sonrası ile olan ilişkisi) açısından bağımsız bir yapı olarak değerlendirir. Tabatabâî’ye göre, bu ayetin surenin genelinde geniş yer tutan Ehl-i Kitap ile ilgili kısımlarla içerik yönünden bir bağlantısı bulunmamaktadır. Tabatabâî, görüşünü şu gerekçelere dayandırır: Surenin indiği dönemde Yahudi ve Hristiyan toplulukların Müslümanlar üzerinde tehdit oluşturabilecek askeri veya siyasi bir güçleri kalmamıştı; İslam egemenliğini kabul ederek cizye vermeye başlamışlardı. Bu nedenle, ayette geçen "Allah seni insanlardan koruyacaktır" vaadinin ve Muhammed'in tebliğ konusundaki çekincesinin muhatabı Ehl-i Kitap olamaz.[78]

Tabatabâî bu durumu şu şekilde özetler:

"Ehl-i Kitabın durumunu ele alan ayetler, Maide Suresi'nin büyük bölümünü oluşturur. Ancak bu surenin indiği sırada Yahudilerin gücü kırılmış, askeri ve siyasi etkileri son bulmuştu. Bu yüzden Muhammed'in onlardan çekinmesini gerektirecek bir durum yoktur. Dolayısıyla bu ayetin, anlam bütünlüğü bakımından çevresindeki ayetlerle ortak bir nitelik taşımadığı ve bağımsız olarak nazil olduğu konusunda şüphe edilmemelidir."

Bu yaklaşıma göre ayet, İslam toplumunun kendi iç yapısını ve gelecekteki liderlik (imamet) meselesini ilgilendiren özel bir duruma işaret etmektedir.[78] Şii inancına göre Mâide Suresi'nin 67. ayetinde tebliğ edilmesi emredilen husus, Ali bin Ebu Talib'in hilafeti ve velayeti meselesidir. Şii müfessir Tabatabâî, Muhammed'in bu mesajı duyurma konusundaki tereddüdünü, kişisel bir can korkusuyla değil, toplumsal kaygılarla açıklar. Ona göre bu çekince, Muhammed'in "kendi amca oğluna öncelik tanıyor" şeklinde bir suçlamaya maruz kalabileceği ve bu durumun yeni kurulan İslam toplumunun birliğine zarar verebileceği endişesinden kaynaklanmıştır. Ayette yer alan "Eğer bunu yapmazsan, görevini yerine getirmemiş olursun" şeklindeki ifade, bu emrin dinin sürekliliği için hayati bir önem taşıdığını göstermektedir. Tabatabâî, "Allah seni insanlardan koruyacaktır" vaadinin, söz konusu toplumsal tepki ve suçlamaların İslam davasını kalıcı bir zarara uğratmayacağına dair ilahi bir garanti olduğunu savunur. Bu ilahi teminatın ardından Muhammed, Gadîr-i Hum mevkisinde durarak meşhur hutbesini irat etmiş ve "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır" ifadesiyle Ali bin Ebu Talib'in kendisinden sonraki konumunu ilan etmiştir. Şii literatüründe bu olay, peygamberlik görevinin tamamlayıcı bir unsuru ve Ali bin Ebu Talib'in hilafetinin meşruiyet zemini olarak kabul edilir.[78] Gadîr-i Hum’da dile getirilen Mevlâ hadisinin yanı sıra Menzile Hadisi, Ali bin Ebu Talib'in Muhammed’den sonraki liderlik hakkına dair en önemli kanıtlardan biri olarak kabul edilir. Şii düşüncesine göre bu hadis, Ali bin Ebu Talib'in konumunu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde belirlemiş olsa da tarihsel süreçte bu mesajın hilafete dair yönleri çeşitli şekillerde geri plana itilmiştir. Şii alimler ve dil bilimciler, hadiste geçen benzetmeyi Arap dili kuralları çerçevesinde analiz ederek şu sonuca varmışlardır: Muhammed, "Senin bana nispeten konumun, Harun'un Musa'ya nispeten konumu gibidir" diyerek, Harun'un Musa yanındaki tüm yetki, derece ve makamlarını Ali bin Ebu Talib'e atfetmiştir. Bu yaklaşım; vezirlik, hilafet, masumiyet ve manevi kardeşlik gibi Harun’a ait tüm vasıfların Ali bin Ebu Talib için de geçerli olduğunu savunur.Hadisin tarihsel bağlamı, Kur'an'da anlatılan Musa ve Harun kıssasıyla doğrudan paralellik gösterir. Musa, Tur-i Sina'ya çekildiğinde kavminin başına vekil olarak Harun'u bırakmıştır; benzer şekilde Muhammed de Tebük Seferi'ne çıkarken Ali bin Ebu Talib'i Medine'de kendi yerine vekil tayin etmiştir. Şii yorumuna göre bu uygulama, sadece geçici bir görevlendirme değil, Muhammed'in vefatından sonraki liderlik modelinin bir ilanıdır. Menzile Hadisi'nin özü, Harun'un sahip olduğu tüm makamların Ali bin Ebu Talib'e aktarılmasına dayanır. Muhammed bu genel yetkilendirmeden sadece peygamberlik kurumunu hariç tutmuş ve "Ancak benden sonra peygamber yoktur" ifadesiyle Ali bin Ebu Talib'in peygamberlik dışındaki tüm siyasi ve dini liderlik yetkilerine sahip olduğunu vurgulamıştır.[80]

Sünni kaynaklardaki rivayetler ve yorumlar çerçevesinde Gadîr-i Hum olayı, Muhammed'in Veda Haccı dönüşünde Ali bin Ebu Talib'in erdemlerini, yüksek şahsiyetini ve İslam toplumundaki müstesna yerini vurguladığı bir hadise olarak kabul edilir. Ancak Sünni literatüründe bu konuşmanın temel amacı, Ali bin Ebu Talib'in kendisinden sonraki siyasi lider, yani halife olarak atanması değildir. Şii geleneğinin aksine Sünni alimler, Mâide Suresi'nin 67. ayetinin bu vesileyle indiği iddiasını reddederek ayetin içeriğinin Müslümanlarla değil, gayrimüslim unsurlarla ilgili olduğunu ve genel bir peygamberlik görevine işaret ettiğini savunurlar. Muhammed'in buradaki ifadelerinden bir hilafet ilanı çıkarmanın, metnin zahiri anlamını zorlayan ve tarihi gerçeklerle örtüşmeyen bir yorum olduğu ifade edilir.Gadîr-i Hum'u siyasi bir vasiyet değil, manevi bir sevgi ve bağlılık ilanı olarak konumlandırır.Sünni hadis literatürü incelendiğinde, Gadîr-i Hum hadisesine dair güvenilir (sahih) kabul edilen eserlerde çeşitli rivayetlerin yer aldığı görülür. Sünni kaynaklardaki anlatımlar Şii kaynaklarındaki kadar detaylı olmasa da, olayın tarihsel gerçekliğini teyit eden pek çok aktarım mevcuttur. Bu bölümde, konunun bütüncül bir şekilde anlaşılabilmesi ve bilimsel bir perspektifle değerlendirilmesi amacıyla, rivayetlerin senet kısımları (ravi zincirleri) ayıklanarak doğrudan metin içeriklerine odaklanılmıştır.[81]

Söz konusu rivayetler genel olarak şu noktaları içermektedir:

Muhammed, Veda Haccı dönüşünde Medine yolunda bulunan Gadîr-i Hum mevkisinde durmuş ve beraberindeki Müslümanlara hitap etmiştir. Konuşmasında, kendisinin de yakın zamanda dünyadan ayrılacağını belirterek ümmetine "Sakaleyn" olarak bilinen iki değerli emaneti bıraktığını ifade etmiştir. Bu emanetlerin ilki Allah'ın kitabı Kur'an, ikincisi ise kendi Ehl-i Beyt'idir. Hutbenin en dikkat çekici kısmında Muhammed, Ali bin Ebu Talib'in elini tutarak "Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır" demiştir. Sünni alimler bu ifadedeki "mevla" kelimesini; dost, yardımcı, sevilen ve yakın kişi anlamlarında yorumlamışlardır. Bu beyanın, Ali bin Ebu Talib'in üstün erdemlerini vurguladığı ve ona karşı duyulması gereken muhabbeti pekiştirdiği kabul edilir.Sünni perspektiften bu rivayetlerin nakledilmesindeki temel gaye, Ali bin Ebu Talib'in İslam tarihindeki yüksek konumunu ve Müslümanlar nezdindeki değerini ortaya koymaktır. Ancak bu kaynaklar, söz konusu ifadelerin doğrudan bir siyasi vasiyet veya saltanat devri anlamına gelmediğini, manevi bir liderlik ve sevgi bağına işaret ettiğini vurgulamaktadır.[81]


Muhammed'in Ölümü ve Halifelik

[değiştir | kaynağı değiştir]
Image
Ebû’l-Kâsım Muhammed ibn ʿAbd Allâh ibn ʿAbd’ûl-Muttâlib (sağ) ve Ali (sol) ismi tek bir kelimede yazılmış.

Muhammed'in vefatının ardından boşalan yönetim makamının, toplumsal bir kargaşaya yol açmadan doldurulması ihtiyacı doğmuştur. Bu süreçte ashabın bir kısmı, henüz adı tam konulmamış olan bu makamı belirlemek üzere tarih kayıtlarına Benî Sâide Gölgeliği olarak geçecek olan mekanda toplanmıştır. O sırada Ebû Bekir, Ömer, Ali, amcası Abbas ve Hâşimoğulları'na mensup diğer aile fertleri, Muhammed'in cenaze ve defin hazırlıklarıyla meşgul olmaktaydı. Ancak bu hüzünlü ortamda, Muhacirleri şaşırtan ve telaşa düşüren bir haber gelmiştir. Akabe Biati’nde Muhammed’i kendi aileleri gibi koruyacaklarına dair yemin eden Ensar, Muhammed henüz hayattayken iktidar taleplerine dair bir işaret vermemiş olmalarına rağmen, vefat haberinin ardından defin işlemlerini beklemeden kendi aralarından bir lider seçmek üzere harekete geçmiştir. Hızla Benî Sâide Gölgeliği'nde bir araya gelen Ensar grupları, halife adayı olarak Hazrec kabilesinin lideri olan Sa’d bin Ubâde üzerinde yoğunlaşmış ve onun etrafında toplanmaya başlamışlardır.[82][83]

Benî Sâide Gölgeliği'nde gerçekleşen ve katılımcılarının büyük çoğunluğunu Ensar'ın oluşturduğu toplantıda, Müslüman toplumun yeni liderini belirleme süreci başlamıştı. Ensar'ın önde gelen isimleri, halifeliğin kendi içlerinden birine verilmesinin bir ayrımcılık değil, İslam'a verdikleri büyük destekten ötürü doğal bir hak olduğunu savunan konuşmalar yaparak kitleyi ikna etmeye çalışmışlardı. Bu görüşmeler sırasında söz alan Huzeyme bin Sâbit, Ensar'ı uyararak liderlik önceliğini Kureyş'e bırakmaları durumunda bu yetkinin bir daha kendilerine geçmeyeceğini ifade etmiştir. Allah'ın onlara "Ensar" ismini verdiğini, Muhacirlere ev sahipliği yaptıklarını ve Muhammed'in kabrinin kendi topraklarında bulunduğunu hatırlatan Huzeyme, hem Kureyş'in saygı duyacağı hem de Ensar'ın itimat edeceği bir lider seçilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu sözler toplulukta karşılık bulmuş ve Hazrec kabilesinden Sa’d bin Ubâde ismi üzerinde bir ön uzlaşı sağlanmıştır. Toplantıdaki hitaplarda kabile kültürünün izlerini taşıyan "efendimiz" gibi ifadelerin kullanılması, Sa’d bin Ubâde'nin adaylığının oylama öncesinde bile geniş kabul gördüğünü göstermektedir. Sa’d bin Ubâde de yaptığı konuşmada Ensar'ın meziyetlerini dile getirerek yönetim sorumluluğunu üstlenmeleri çağrısında bulunmuştur. Ancak müzakereler derinleştikçe, Kureyş'in bu duruma itiraz edeceği gerçeği tartışılmaya başlanmıştır. Muhtemel bir çatışmadan çekinen bazı Ensar üyeleri, yönetimin her iki grup arasında paylaşıldığı bir model teklif ederken, hilafetin Kureyş'in hakkı olduğunu savunan azınlık görüşler ise toplantı genelinde sert tepkiyle karşılanmıştır.[84] Ensar, Benî Sâide Gölgeliği'nde hararetli tartışmalarını sürdürürken Ma’n bin Adiy ve Uveym bin Sâide, durumu o sırada Muhammed'in defin hazırlıklarıyla ilgilenen Ömer'e haber verdiler. Olayın ciddiyetini kavrayan Ömer, vakit kaybetmeden Ebû Bekir’e ulaşarak Ensar'ın yanına gidip durumu kontrol etmeleri gerektiğini bildirdi. İkili, yanlarına Osman ve diğer bazı Muhacirleri de alarak büyük bir endişeyle yola koyuldular. Muhammed’in naaşı başında ise sadece Ali ve yakın akrabaları kalmıştı. Henüz büyümemiş olan bu siyasi krizi yatıştırmak amacıyla hızla toplantı alanına ulaştılar. Ebû Bekir, Ömer ve beraberindeki önde gelen isimlerin katılımı, görüşmelerin seyrini tamamen değiştirdi. Toplantıda sert tartışmalar ve yer yer sürtüşmeler yaşanmış olsa da, sunulan argümanlar ve yapılan hararetli konuşmalar neticesinde bir sonuca varıldı. Sa’d bin Ubâde dışındaki tüm katılımcıların oy birliğiyle Ebû Bekir, Müslümanların ilk halifesi olarak seçildi. Ebû Bekir, şahsi bir talebi olmamasına rağmen toplumsal bir zorunlulukla bu ağır sorumluluğu üstlenmiş oldu. Ancak yönetim krizinin görünürde çözülmüş olması, meselenin tamamen kapandığı anlamına gelmiyordu. Bu durum, hilafetin ilk gününde Ömer’in biat çağrısına karşılık Ali’nin mescide gelerek olumsuz cevap vermesiyle açıkça ortaya çıktı [85] Muhammed'in naşının başında defin hazırlıklarıyla ilgilenen Ali ve Abbas, mescid yönünden yükselen tekbir seslerini duyduklarında şehirde yeni bir siyasi iradenin şekillendiğini fark etmişlerdir. Dışarıdaki bu kitlesel hareketliliğin mahiyetini merak eden Ali, "Bu da ne?" diyerek şaşkınlığını dile getirmiş; buna karşılık amcası Abbas, "Böyle bir şey (hilafet), asla kaçırılmaz. İşte bundan dolayı ben, sana söylemem gerekenleri daha önce söylemiştim zaten." diyerek bu sonucun ertelenemeyecek kadar mühim bir siyasi gelişme olduğunu ifade etmiştir. Yaşanan gelişmeler üzerine Ebû Bekir ile bir araya gelen Ali, "Ey Ebûbekir! Bizim de bu işte bir hakkımız olduğunu düşünmedin mi?" diyerek seçim sürecinde kendilerine danışılmamış olmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmiştir. Ebû Bekir ise bu siteme, "Bilakis düşündüm, fakat fitne çıkmasından korktum. Meğer büyük bir iş yüklenmişim." karşılığını vererek, kararın arkasındaki temel motivasyonun toplumsal bir bölünmeyi engellemek olduğunu savunmuştur. Ali, Ebû Bekir'e hitaben; "Rasûlullah’ın seni namaz kıldırmakla görevlendirdiğini ve mağarada iken iki kişiden ikincisi olduğunu biliyorum. Ancak bu işte, bizim de hakkımız olduğu halde bize danışılmadı. Allah seni bağışlasın!" diyerek mukabelede bulunmuştur. Bu ifadelerle Ali, böylesine önemli bir kararın istişare mekanizması işletilmeden ve yakın çevre devre dışı bırakılarak alınmış olmasına dair eleştirisini kayda geçirmiştir.[85] Tabakât'ta Ömer kanalıyla aktarılan rivayete göre, Muhammed'in vefatının hemen ardından Abbas ile Ali arasında hilafet makamına dair kritik bir diyalog yaşanmıştır. Henüz defin işlemleri tamamlanmadan önce Abbas, Ali’ye yönelik bir teklifte bulunarak, “Ey Ali! hadi gel, ben ve burada bulunanlar sana biat edelim. İmkanımız varken bu işi yaparsak, hiçbir kimse buna karşı çıkamaz!”demiştir. Ali, o anki siyasi atmosferde kendileri dışında bir alternatifin ortaya çıkabileceğine ihtimal vermeyerek, “Biri mi var? Yani bizim dışımızda birileri bu işe istekli olur mu?” şeklinde bir karşılık vermiştir. Abbas ise durumun ciddiyetini vurgulamak adına, “Zannedersem, vallahi olacak” diyerek gelecekteki siyasi rekabete işaret etmiştir. Süreç devam ederken Ebû Bekir’e biat edilmiş ve halk bu kararı mühürlemek üzere mescide toplanmıştır. Mescitten yükselen tekbir seslerini duyan Ali, dışarıdaki bu hareketliliğin nedenini merak ederek, “Bu nedir?” diye sormuştur. Abbas, daha önce yaptığı uyarının haklılığını dile getirerek, “İşte bu, seni çağırdığım; fakat senin bana karşı çıktığın şeydir!”cevabını vermiştir. Ali'nin şaşkınlık içerisinde, “Bu olabilir mi?” sorusu üzerine Abbas, yönetim yetkisinin boşluk kabul etmeyeceğini belirterek, “Böyle bir şey (hilafet) asla reddedilmez!”ifadesini kullanmıştır. Bu tarihi konuşmaların geçtiği sırada Ebû Bekir meclisten ayrılmış; Ali, Abbas ve Zübeyr ise Muhammed’in cenaze hazırlıkları için naaşın yanında kalmışlardır. Söz konusu rivayet, yönetim krizinin ilk anlarında Ehl-i Beyt içerisinde konuya dair farklı öngörülerin ve yaklaşımların bulunduğunu göstermektedir.[86][87] Muhammed’in vefatını takip eden süreçte yaşanan siyasi gelişmeler ve biat hadiseleri, zamanlama ve grupların tutumu açısından çeşitli tarihi yorumlara konu olmuştur. Abbas ile Ali arasında geçtiği rivayet edilen ve iktidar değişimine odaklanan konuşmanın, bir naaşın başında yapılmasının toplumsal teamüllere uygun olmadığı değerlendirilerek, bu diyaloğun muhtemelen defin işlemlerinin ardından gerçekleştiği düşünülmektedir. Beni Saide Gölgeliği’ndeki ilk seçimin ertesi günü Mescid-i Nebevi’de genel biat töreni düzenlenirken, toplumun önde gelen kesimlerinin sürece farklı odak noktaları etrafında ve ihtiyatla yaklaştığı görülmüştür. İbn Kuteybe’ye nispet edilen el-İmâme adlı eserde yer alan bilgilere göre, o gün mescitte Haşimoğulları ve Zübeyr bin Avvam Ali bin Ebu Talib’in, Ümeyyeoğulları Osman bin Affan’ın, Zühreoğulları ise Sa'd bin Ebi Vakkas ile Abdurrahman bin Avf’ın etrafında kümelenmiştir. Ebubekir; Ömer ve Ebu Ubeyde ile birlikte mescide girdiğinde, Ömer’in dağınık haldeki bu grupları topluca biat etmeye çağırması üzerine Osman önderliğindeki Ümeyyeoğulları ile Abdurrahman bin Avf liderliğindeki Zühreoğulları bu çağrıya uyarak bağlılıklarını bildirmişlerdir. Ancak Ali, Abbas ve diğer Haşimoğulları mensupları, kendilerine eşlik eden Zübeyr bin Avvam ile birlikte biat etmeden mescitten ayrılarak evlerine dönmüşlerdir. Bu durum, başlangıçta seçime yönelik mesafeli duruşun sadece Ali ile sınırlı olmadığını, ancak diğer gruplar zamanla biat halkasına katılırken Haşimoğullarının muhalif tutumlarını sürdürmüşlerdir. Tüm bu hadiselerin, cenaze merasiminin hemen sonrasındaki atmosferde cereyan ettiği kabul edilmektedir.[86][88] Muhammed’in vefatından kısa süre önce yaşanan ve İslam tarihinde "Kırtas Vakası" olarak bilinen hadise, Ali bin Ebu Talib’in hilafet sürecindeki mesafeli tutumunun arka planını anlamlandırmak açısından kritik bir öneme sahiptir. Hastalığının ağırlaştığı bir dönemde Muhammed’in, Müslümanların yollarını şaşırmaması için bir vasiyet yazdırmak üzere kağıt ve kalem istemesi üzerine Ömer’in, hastalığın şiddetini gerekçe göstererek bu talebe itiraz etmesi, ashab arasında görüş ayrılıklarına yol açmıştır. Bu gergin atmosferin ardından Muhammed; Ehl-i Beyt’in korunması, toplumun zayıf kesimlerine iyi davranılması ve ibadetlere özen gösterilmesi gibi genel tavsiyelerde bulunmuştur. Ancak özel bir görüşmede amcası Abbas bin Abdülmuttalib’in hilafet meselesine dair açık bir beyan talebi üzerine Muhammed, Ehl-i Beyt’in kendisinden sonra "müstaz’af" (zayıf bırakılmış/ezilmiş) bir konuma düşeceğini ifade etmiştir. Bu karamsar tabloya rağmen Muhammed’in, vasiyetini yerine getirme ve dini sorumluluklarını tamamlama görevini önce Abbas’a teklif etmesi, onun yaşlılığını ve yükümlülüklerini mazeret göstermesi üzerine de aynı teklifi Ali’ye yöneltmesi sürecin seyrini belirlemiştir. Ali’nin bu görevi tereddütsüz kabul etmesiyle birlikte Muhammed’in kılıcı, zırhı ve yüzüğü gibi şahsi ve sembolik eşyalarını ona devretmesi, Ali tarafından kendisine yönelik özel bir yetkilendirme ve manevi bir miras olarak algılanmıştır. Dolayısıyla Ali’nin, Ebubekir’in hilafeti döneminde biat sürecine mesafeli yaklaşması ve Haşimoğulları ile birlikte hareket ederek evine çekilmesi, sadece siyasi bir ihtilafın değil, aynı zamanda "Kırtas Vakası" ve sonrasındaki özel görüşmede kendisine tevdi edilen bu vasiyet ve emanetlerin yüklediği sorumluluk duygusunun bir sonucu olarak değerlendirilmektedir.[89] Ali'nin biat etmemesinin bir diğer sebebi de eşi Fatıma'nın da Ebubekir'in hilafetini kabul etmemesi ve biat etmemesidir.Muhammed'in vefatının ardından kızı Fatıma ile yeni yönetimin lideri Ebubekir arasında yaşanan miras ihtilafı, İslam tarihinin siyasi ve hukuki açıdan en çok tartışılan konularından birini teşkil etmektedir. Fatıma, babasının vefatından sonra Medine’deki araziler, Fedek arazisi ve Hayber ganimetlerinden düşen beşte birlik pay dahil olmak üzere Muhammed'e ait olan taşınmazların mirasını talep etmiştir. Söz konusu bu mülkler, Muhammed'in sağlığında ailesinin geçimini sağladığı, artan kısmını ise kamu yararına, askeri harcamalara ve ihtiyaç sahiplerine ayırdığı şahsi tasarrufundaki mallardır. Ebubekir, Fatıma’nın bu talebine karşılık vererek miras devrini gerçekleştiremeyeceğini ifade etmiştir. Aralarında geçen diyalogda Fatıma’nın, Ebubekir'e kendi vefatından sonra mirasçılarının kim olacağını sorması ve "çocuklarım ve ailem" cevabını alması üzerine, kendisinin neden babasının mirasından mahrum bırakıldığını sorguladığı rivayet edilmektedir. Ebubekir bu tutumunu, Muhammed'den işittiğini belirttiği, peygamberlerin miras bırakmayacağını ve geride bıraktıklarının sadaka statüsünde olduğunu ifade eden bir hadise dayandırmıştır. Muhammed’in hayattayken bu mallar üzerindeki uygulama ve tasarruflarını aynen sürdüreceğini beyan eden Ebubekir, mevcut statükoyu değiştirmeyeceğini vurgulamıştır. Bu hukuki ve siyasi anlaşmazlık sonucunda Fatıma, talebinin reddedilmesine tepki göstererek Ebubekir ile olan diyalogunu kesmiş ve vefatına kadar bu tutumunu sürdürmüştür. İbn Sa’d tarafından aktarılan rivayetlere göre, Fatıma ve Abbas bin Abdülmuttalib, miras taleplerini iletmek amacıyla Ebubekir’in huzuruna çıktıklarında yanlarında Ali bin Ebu Talib de bulunmaktaydı. Ebubekir, peygamberlerin miras bırakmayacağına ve geride bıraktıklarının sadaka hükmünde olduğuna dair hadisi gerekçe göstererek talebi reddetmiş; ancak Muhammed’in geçimini sağladığı kişilerin masraflarının kendi sorumluluğunda olduğunu belirtmiştir. Bu gerekçelendirme üzerine Ali, Kur'an'da yer alan ve peygamberlerin mirasçı olduğunu ifade eden ayetlere atıfta bulunarak hukuki bir itiraz geliştirmiştir. Ali, Süleyman’ın Davud’a varis olduğunu ve Zekeriya’nın, kendisine ve Yakub hanedanına varis olacak bir çocuk dilediğini belirten ayetleri örnek göstererek mirasın dini meşruiyetini savunmuştur. Ebubekir’in bu duruma karşılık, meselenin mahiyetinin Ali tarafından da bilindiğine dair vurgusuna rağmen Ali, hükmün Kur'an metni üzerinden verilmesi gerektiğini savunarak diyaloğu sonlandırmıştır. Görüşmenin ardından taraflar herhangi bir uzlaşmaya varmadan ayrılmışlardır.[90] Bu hadise, sonraki dönemlerde İslam düşüncesinde hem miras hukuku hem de Ehl-i Beyt'in siyasi hakları bağlamında geniş çaplı yorumlara yol açmıştır.[87] Tarihsel rivayetlerin geneli incelendiğinde, Ali bin Ebu Talib’in Ebubekir’e yönelik biatının Fatıma’nın vefatından sonra gerçekleştiği görülmektedir. Muhammed’in vefatını takip eden süreçte Ali ve Abbas bin Abdülmuttalib, Fedek ve Hayber’deki arazilerin idaresini talep etmişlerse de Ebubekir, daha önce Fatıma’ya verdiği gerekçeleri yineleyerek bu talebi reddetmiştir. Ebubekir’in bu tutumu, peygamberin üstlendiği tüm idari ve mali görevleri yürütmeyi halife olarak kendi yetkisinde görmesinden kaynaklanmıştır.Nihayetinde Fatıma’nın biat etmemesi, Ali’nin de bu süre zarfında biat sürecinden uzak durmasında belirleyici bir faktör olmuştur.[87]Bu hadiselerin haricinde Ebu Süfyan'da Ebubekir'e biat etmeyenler arasındadır.Ebubekir’e biat edildiği sırada Ebu Süfyan, Muhammed tarafından kendisine verilen bir görev nedeniyle Medine dışında bulunmaktaydı. Vefat haberini alır almaz şehre dönen Ebu Süfyan, Ebubekir’in halife seçildiğini öğrendiğinde bu duruma tepki göstermiştir. Kendi akrabalarına hitaben,“Ey Abdimenafoğulları! Ebû Bekir’in sizin üzerinize emir olarak atanmasına neden izin verdiniz? Ali ve Abbas nerede? Neden halifelik görevi Kureyş’in en zayıf ailesi olan Teym'e verildi?” demiştir. Ardından Ali bin Ebu Talib’in yanına giden Ebu Süfyan, “Ey Ali! Uzat elini sana biat edeyim. Allah şahidim olsun ki, sen onay verirsen burayı Ebû Bekir’e karşı savaşacak askerlerle doldururum.” demiştir. Ancak Ali, bu teklifin arkasındaki niyetin toplumsal bir fitneye yol açabileceğini öngörerek Ebu Süfyan’ın desteğini reddetmiş ve bu teklifi kabul etmemiştir. Bu tavır, Ali’nin bir yandan mevcut seçime karşı mesafeli dururken diğer yandan toplumun birliğini sarsacak silahlı bir çatışmadan kaçındığını göstermesi bakımından önem taşımaktadır.[91]

Muhammed’in vefatından hemen sonra yaşanan iktidar mücadelesi, İslam tarihinin en gerilimli kırılma noktalarından birini oluşturmuştur. Beni Saide Gölgeliği’nde Ebubekir’e biat edilmesiyle sonuçlanan sürecin ardından, bu seçimi meşru bulmayan veya kendilerine danışılmadığını düşünen önemli bir kesim Ali bin Ebu Talib’in etrafında kenetlenmiştir. Haşimoğulları başta olmak üzere, Zübeyr bin Avvam, Ammar bin Yasir, Mikdad bin Esved ve Selman-ı Farisi gibi önde gelen isimler, Ebubekir’e biat etmeyi reddederek Fatıma’nın evinde toplanmaya başlamışlardır. Bu durum, Medine’de yeni kurulan yönetim için ciddi bir siyasi kriz ve meşruiyet sorunu teşkil etmiştir. Yönetimin otoritesini pekiştirmek ve toplumsal bölünmeyi engellemek isteyen Ömer bin Hattab, muhaliflerin toplandığı bu merkeze müdahale etme kararı almıştır. Kaynaklarda aktarılan bilgilere göre yönetimin otoritesini pekiştirmekle görevlendirilen Ömer beraberindeki bir grup ile evin önüne gelerek içeridekilerin dışarı çıkıp Ebubekir’e bağlılık bildirmelerini talep etmiştir. Tarihi kayıtlarda, Ömer’in bu müdahale sırasında yanında Eslem, Zeyd bin Hattab ve Seleme bin Eslem gibi isimlerin bulunduğu zikredilir. Evdekilerin kapıyı açmaması ve direnişlerini sürdürmesi üzerine gerginlik had safhaya ulaşmıştır. Rivayetlere göre Ömer’in kararlı bir şekilde "Ey Rasulullah’ın (s.a.v.) kızı, vallahi hiçbir kimse bana babandan daha sevgili değildir ve babandan sonra da hiçbir kimse bana senden sevgili değildir. Ama Allah’a yemin olsun ki; eğer (Ebu Bekir’e biat etmeyen) bu topluluk senin yanında toplanırlarsa, benim bu evi onlar üzerine yakılmasını emretmeme bir mani yoktur."[92] [93] diyerek içeridekilerin biat etmek üzere çıkmaması durumunda evi içindekilerle birlikte ateşe vereceğine dair sert bir uyarıda bulunmuştur. Fatıma’nın kapı arkasından bu tehdide şaşırarak, "Ey Hattab'ın oğlu! İçeride ben olsam bile evi yakacak mısın?" şeklindeki sorusuna Ömer’in, "Evet, bu ümmetin birliği için daha hayırlıdır" şeklinde karşılık verdiği aktarılmaktadır. Hadisenin devamına ilişkin anlatımlar kaynaklar arasında farklılık gösterse de, evin kapısının zorlandığı ve bu esnada Fatıma’nın fiziksel ve psikolojik olarak büyük bir baskı altında kaldığı noktasında birleşilmektedir. Zübeyr bin Avvam’ın kılıcıyla dışarı çıkarak müdahale ekibine saldırdığı ancak etkisiz hale getirildiği, ardından evdeki diğer isimlerin de birer birer dışarı çıkarılarak mescide götürüldüğü rivayet edilir. Ali bin Ebu Talib’in ise bu baskı neticesinde evden çıkarıldığı, ancak eşi Fatıma’nın vefatına kadar olan altı aylık süreçte resmi biatını ertelemeye devam ettiği görülmektedir. Bu olay, Ehl-i Beyt taraftarları ile hilafet makamı arasındaki derin duygusal ve siyasi kopuşun başladığı, İslam dünyasındaki mezhebi ayrışmaların temellerinin atıldığı en kritik tarihsel momentlerden biridir.[88][94][95][96][97] [98] Ebubekir’in yaklaşık iki yıl süren liderlik dönemi boyunca Ali bin Ebu Talib'in tutumu, başlangıçta bu hadiselerden ötürü biat etmemesi ve mesafeli kalmasıyla sonuçlanmıştır. Ancak Fatıma’nın vefatını takiben Ebubekir’e biat eden Ali, toplumun genel çıkarlarını gözeterek mevcut siyasi tabloyu kabullenmiş ve yönetime karşı herhangi bir menfi tutum takınmamıştır. Buna rağmen, Muhammed’in sağlığındaki o son derece devingen, her olayın merkezinde yer alan ve askeri-siyasi süreçlerde en ön safta bulunan aktif Ali figürünün bu dönemde yerini daha sakin ve geri planda bir duruşa bıraktığı gözlemlenmektedir.

Ömer Bin Hattab Dönemi

[değiştir | kaynağı değiştir]

Ebubekir, hicri 13. yılın Cemaziyelahir ayında, 63 yaşında vefat etmiştir. Hastalığı ilerleyip ölümünün yaklaştığını hissettiğinde, kendisini asıl endişelendiren husus şahsi durumu değil, Muhammed’in vefatının hemen ardından yaşanan iktidar kargaşasının tekerrür etme ihtimali olmuştur. Toplumun yeni bir liderlik krizine girmesini engellemek amacıyla, vefatından önce bir halef tayin etme yoluna gitmiştir. Bu yöntem, ne Muhammed tarafından uygulanmış ne de Ebubekir’in kendi seçiminde kullanılmış bir metot olmasına rağmen, devletin bekasını koruma arzusuyla bu yönde bir inisiyatif almıştır. Aday olarak belirlediği Ömer bin Hattab’ın durumu hakkında toplumun önde gelen isimleriyle istişarelerde bulunmuştur. İlk olarak Abdurrahman bin Avf ile görüşmüş; Abdurrahman, Ömer’in liyakatini teslim etmekle birlikte onun sert tabiatına dikkat çekmiştir. Ebubekir ise bu sertliğin, yönetimin sorumluluğunu üstlendiğinde törpüleneceğini ifade ederek bu görüşmenin gizli tutulmasını istemiştir. Ardından Osman bin Affan’ın görüşüne başvurmuş; Osman, Ömer’in iç dünyasının dışarıdan göründüğünden daha hayırlı olduğunu ve toplumda onun bir benzerinin bulunmadığını belirterek bu tercihi desteklemiştir.[99] Seçkin sahabelerle yaptığı görüşmelerden olumlu izlenim alan Ebubekir, kararına resmiyet kazandırmak için Osman’ı çağırarak halka hitaben bir vasiyetname yazdırmış ve bu belgeyi mühürletmiştir. Ancak Ömer’in halife tayin edileceği haberi duyulunca, Muhacir ve Ensar'dan bazı gruplar Ömer’in sert mizacını gerekçe göstererek bu karara itiraz etmişlerdir. Ebubekir ise bu eleştirilere, Müslümanlar için en hayırlı kişiyi seçtiğini söyleyerek karşılık vermiştir. Bazı rivayetlere göre, Ömer’in sertliği konusundaki endişelerini dile getirmek üzere Ebubekir’in yanına gidenler arasında Talha bin Ubeydullah ile birlikte Ali bin Ebu Talib de yer almıştır. Ali ve Talha, bu tercihin ahiretteki sorumluluğunu hatırlattıklarında Ebubekir, Allah’a ümmetin en hayırlısını seçtiğini beyan edeceğini ifade etmiştir. Ayrıca bu süreçte Sa’d bin Ebi Vakkas gibi isimlerin de vasiyet meselesini görüşmek üzere Ebubekir’i ziyaret eden seçkin sahabeler arasında bulunduğu aktarılmaktadır.[100][99] Ömer bin Hattab’ın halifelik döneminde, devletin idari yapısını düzenleyen önemli adımlardan biri olan hicri takvimin kabulü, Ali bin Ebu Talib’in önerisiyle gerçekleşmiştir. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretinin takvim başlangıcı olarak kullanılması yönündeki bu teklif, Ömer tarafından uygun bulunarak resmiyet kazanmıştır. Ömer, yönetim süreci boyunca tüm kritik meselelerde istişare mekanizmasını işletmeye özen göstermiştir. Kendisine yönelik bir suikast girişimi sonucu ağır yaralanmasının ardından, yerine geçecek yeni liderin belirlenmesi görevini şahsen üstlenmek yerine, kurduğu bir şura heyetine bırakmıştır. Azatlı bir köle tarafından hançerlenmesiyle başlayan bu kritik süreçte, aralarında Ali bin Ebu Talib’in de bulunduğu altı kişilik bir heyet oluşturulmuştur. Bu şura heyetinin yaptığı değerlendirmeler ve görüşmeler sonucunda, bir sonraki halife olarak Osman bin Affan seçilmiştir. [101]

Osman bin Affan Dönemi

[değiştir | kaynağı değiştir]

Osman bin Affan’ın hilafeti süresince Ali bin Ebu Talib, halifeye yönelik eleştirilerini esasen dini uygulamalardaki yenilikler ve değişimler çerçevesinde tutmuştur. Osman’ın yönetiminin ikinci döneminde baş gösteren toplumsal karışıklıklar ve muhalif hareketler sırasında Ali, bu hareketlerin içinde fiilen yer almamış; aksine süreç boyunca halifenin yanında durarak ona destek vermiştir. İsyancı grupların Osman’ın konutunu kuşattığı kriz döneminde Ali, saldırganları yatıştırmak ve eylemlerinden vazgeçirmek için yoğun çaba sarf etmiştir. Halifenin güvenliğini sağlamak amacıyla oğulları Hasan ve Hüseyin’i koruma göreviyle Osman’ın evine göndermiştir. Ancak tüm bu arabuluculuk ve koruma girişimlerine rağmen, Osman’ın öldürülmesiyle sonuçlanan hadiselerin önüne geçilememiştir. İlk üç halife döneminin tamamında Medine’de ikamet etmeye devam eden Ali, bu süre zarfında gerçekleştirilen askeri seferlerin hiçbirine bizzat katılmamış ve resmi bir idari görev üstlenmemiştir. Bu dönemlerde mesaisinin büyük bir kısmını Kur’an çalışmaları, dini ilimler ve eğitim faaliyetlerine ayırmıştır.[102] Osman bin Affan’ın halifelik döneminin özellikle son altı yılı, Ali bin Ebu Talib başta olmak üzere önde gelen sahabelerin yoğun eleştirilerine sahne olmuştur. Bu eleştirilerin merkezindeki en temel sebep, halifenin siyasi otoritesinin zayıflaması ve bu otorite boşluğu altında toplumun farklı beklenti ile düşüncelerinin kontrol edilemez bir boyuta ulaşmasıdır. Dönemin "fitne" olarak adlandırılan iç karışıklıklarını, sadece Osman'a yöneltilen münferit eleştiriler üzerinden açıklamak yetersiz kalmaktadır. Bu bağlamda, yaşanan huzursuzlukların asıl kaynağı Osman'ın kişisel niteliklerinden ziyade, siyasi gücün giderek bozulması ve merkezi otoritenin zayıflamasıdır. Halifeye yönelik getirilen eleştiriler, bu büyük karmaşayı başlatan birer sebep olmaktan ziyade, zaten var olan hoşnutsuzluğu harekete geçiren unsurlar olarak değerlendirilebilir. Bu durum, yönetim ile Müslüman toplum ve toplumun kanaat önderleri arasında ciddi bir kopukluğun meydana geldiğini göstermektedir. Giderek derinleşen bu mesafe, siyasi krizin toplumsal bir patlamaya dönüşmesine zemin hazırlamış; eleştiriler yapıcı bir ıslah çabasından ziyade, otoritenin altını oyan birer etkene dönüşmüştür. Sonuç olarak, yönetim mekanizmasındaki bu zafiyet, İslam toplumunun birliğini sarsan ve uzun yıllar sürecek olan iç çekişmelerin kapısını aralayan temel faktör haline gelmiştir.[103] Yönetim ile toplum arasında oluşan bu derin kopukluğun bir türlü onarılamaması, Osman bin Affan’ın isyancılar tarafından öldürülmesiyle sonuçlanan trajik süreci beraberinde getirmiştir. Bu olay, İslam dünyasında etkisi yüzyıllar boyunca sürecek olan büyük bir iç karışıklık döneminin kapılarını açmıştır. Medine’de ikamet eden sahabelerin ve özellikle Ali bin Ebu Talib’in getirdiği eleştiri ve önerilerin, akrabalık bağlarının etkisi altında kalınmadan tam anlamıyla dikkate alınmış olması durumunda, sürecin daha az hasarla atlatılabileceği değerlendirilmektedir. Ancak Osman, devletin karşı karşıya kaldığı kritik sorunların çözümünde Ümeyyeoğullarının görüşlerine öncelik vermeyi tercih etmiştir. Neticede, idari kadrolarda akrabalara görev verilmesi ve onların siyasi kararlar üzerindeki baskın etkisi başta olmak üzere; sosyolojik, psikolojik ve ekonomik etkenler bir araya gelmiştir. Farklı vilayetlerde yönetimden memnun olmayan kitlelerin de bu sürece dahil olmasıyla, toplumsal kargaşa engellenemez bir boyuta ulaşmış ve İslam toplumunun birliğini sarsan büyük bir fitne dalgasına dönüşmüştür.[103] 655/656 yılında Osman bin Affan yönetimine karşı Mısır, Basra ve Kufe’den yola çıkan üç ayrı isyancı grup, Medine yakınlarında bir araya gelmiştir. Mısır’dan gelen gruptan bazı kişiler Ali bin Ebu Talib ile görüşmek istemişlerse de ilk etapta bu girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Gelişmelerden endişe duyan Osman, Ali’nin evine giderek ondan isyancılarla görüşmesini ve onları ikna ederek memleketlerine geri göndermesini rica etmiştir. Ali, bu talep üzerine yanına Ensar ve Muhacirlerden bazı isimleri alarak isyancıların konakladığı Zi’l-Merre mevkisine gitmiştir. Yapılan görüşmeler neticesinde Osman’ın; Mısır, Kufe ve Basra valilerini değiştireceğine dair Ali aracılığıyla söz vermesi üzerine isyancı gruplar Medine’den ayrılma kararı almıştır. Özellikle Mısırlılar, Abdullah bin Sa’d bin Ebi Serh’in yerine kendi adayları olan Muhammed bin Ebu Bekir’in vali tayin edilmesiyle tatmin olarak yola koyulmuşlardır. Ancak yeni vali ile birlikte Mısır’a doğru ilerleyen grup, Medine’den üç günlük mesafedeyken şüpheli hareketler sergileyen siyahi bir köleyle karşılaşmıştır. Kölenin üzerinde yapılan aramada, Osman’ın mührünü taşıyan ve Mısır valisine hitaben yazılmış bir mektup bulunmuştur. Mektupta, Muhammed bin Ebu Bekir'in öldürülmesi ve isyancı grubun Mısır’a ulaştığında cezalandırılması emredilmektedir. Bu gelişme üzerine öfkelenen Mısırlılar topluca Medine’ye geri dönmüş ve arabuluculuk yapan Ali’nin yanına giderek durumu anlatmışlardır. Ali’nin tekrar halife ile görüşmeye yanaşmadığı rivayet edilse de grup, hesap sormak üzere doğrudan Osman’ın evine gitmiştir. Osman, ele geçirilen mektubu gördüğünde böyle bir yazıdan haberi olmadığını yemin ederek belirtmişse de isyancıları ikinci kez ikna etmek mümkün olmamıştır. Neticede isyancılar halifenin evini kuşatmış ve bu süreç Osman’ın öldürülmesiyle sonuçlanan vahim hadiselere yol açmıştır.[103] Osman bin Affan, kuşatma altında olduğu süre boyunca kendisine yapılan isyancılara karşı güç kullanma tekliflerini istikrarlı bir şekilde geri çevirmiştir. Müslüman kanının dökülmesinden sakınan Osman, meşruiyetini korumak adına silahlı bir çatışmaya girmeyi reddetmiş ve pasif bir direniş sergilemiştir.

Bu süreçte bazı önde gelen sahabelerin, halifeyi isyancılara karşı korumak amacıyla kendi evlatlarını nöbetçi olarak gönderdikleri rivayet edilmektedir. Kaynaklarda; Ali bin Ebu Talib’in oğulları Hasan ve Hüseyin’i, Zübeyr bin Avvam’ın oğlu Abdullah’ı, Talha bin Ubeydullah’ın ise oğlu Muhammed’i koruma göreviyle görevlendirdiği belirtilir. Ancak isyancıların halifeyi öldürme konusundaki kararlılıkları ve genel atmosfer dikkate alındığında, sahabelerin bizzat engel olamadıkları bu sürece sadece çocuklarını göndererek müdahale etmeye çalışmalarını ihtiyatla değerlendirmek gerekir. Bu tür anlatıların bir kısmının, Osman’ın öldürülmesinde Ali’nin bir payı olduğuna dair iddiaları çürütmek maksadıyla sonradan kurgulanmış olabileceği yönündeki görüşler tarih yazımında dikkat çekmektedir. Benzer şekilde, Ali’nin katillerle işbirliği yaptığına dair rivayetler de onun itibarını sarsmaya yönelik iddialar kategorisinde değerlendirilmelidir. Ali’nin dindarlığı ve önceki halifeler döneminde, hilafet beklentisi olmasına rağmen sergilediği yapıcı tutum, bu tür ağır ithamların asılsız olduğunu destekleyen temel unsurlardır. Osman’ın öldürülmesiyle birlikte İslam devletindeki siyasi otorite tamamen ortadan kalkmıştır. Doğan otorite boşluğunda kendilerine liderlik teklif edilen Ali, Talha ve Zübeyr gibi isimler başlangıçta bu görevi üstlenmek istememişlerdir. Ancak toplumsal baskıların ve kaosun artması üzerine Ali, halifeliği kabul etmiş ve kendisine biat edilmiştir. Ali’nin göreve gelmesiyle birlikte Ümeyyeoğulları, Osman’ın ölümünden doğrudan onu sorumlu tutan bir propaganda süreci başlatmış ve bu ithamı güçlü bir siyasi argüman olarak sürekli kullanmışlardır. Dikkat çekici bir diğer nokta ise Medine halkının bu süreçteki tutumudur. Daha sonraki yıllarda Harre Olayı gibi hadiselerde güçlü ordulara karşı cansiperane direnen Medinelilerin, devletin başı olan halifeyi korumak adına benzer bir kararlılık sergilememiş olmaları, dönemin toplumsal ve siyasi kırılganlığını yansıtan çarpıcı bir detaydır.[104] Medine’de yaşayan sahabelerin halifeye gerekli desteği vermesi durumunda isyancıların bu cinayeti işlemeye cesaret edemeyeceği düşünülmektedir. Bu bağlamda, Osman bin Affan’ın öldürülmesindeki manevi ve vicdani sorumluluğun büyük ölçüde Medinelilere, özellikle de oradaki seçkin sahabelere, Ümeyyeoğullarına ve Kureyşlilere ait olduğu tezi ağırlık kazanmaktadır. Bireysel suç payı ne olursa olsun, devletin başındaki ismin kendi başkentinde bu denli savunmasız bırakılması, toplumsal bir sorumluluk alanı oluşturmaktadır. Döneme ait bazı rivayetlerde, kutsal birer figür olarak görülen sahabeleri bu ağır vebalden uzak tutmak amacıyla suçun tamamen dış faktörlere yüklenmeye çalışıldığı sezilmektedir. Özellikle Ali bin Ebu Talib, Talha bin Ubeydullah ve Zübeyr bin Avvam gibi isimler ile genel olarak Medine halkını aklamak adına, tüm sorumluluk sadece isyancı gruplara atılmaktadır. Bir grup yabancı isyancının başkentte nasıl bu denli büyük bir anarşi yaratabildiği ve Medinelilerin buna neden sessiz kaldığı sorusuna yanıt üretmek için, rivayetlerde isyancı sayıları abartılı rakamlarla sunulmuştur. Ayrıca suçun "Sebeiyye" hareketi ve bedevilere mal edilmesi, Medine eşrafının ve ashabın olaydaki ihmallerini örtbas etme çabası olarak değerlendirilmektedir. Farklı şehirlerden Medine’ye gelen grupların liderlik arayışları da bu süreçte belirginleşmiştir. Mısırlılar Ali’ye, Kufeliler Zübeyr’e, Basralılar ise Talha’ya heyetler göndererek kendilerini halife olmaya davet etmişlerdir. Ancak her üç isim de isyancıların bu taleplerini başlangıçta kesin bir dille geri çevirerek yasal ve meşru sürecin dışına çıkmama gayretini sürdürmüşlerdir.[105] Ali bin Ebu Talib, Medine’ye gelen isyancılara kendi bölgelerinden ayrılıp buraya geliş amaçlarını sorduğunda, isyancılar bizzat kendisinden davet mektupları aldıklarını iddia etmişlerdir. Ancak Ali, böyle bir faaliyetinin kesinlikle olmadığını ve onlara mektup yazmadığını ısrarla vurgulamıştır. Kuşatmacı gruplar benzer iddiaları diğer önde gelen sahabeler için de dile getirmiş; Ayşe, Talha bin Ubeydullah ve Zübeyr bin Avvam gibi isimlerin de kendilerini Medine’ye çağıran mektuplar gönderdiklerini öne sürmüşlerdir. Bu durum, Osman bin Affan dönemindeki muhalif hareketlerin, toplum nezdinde itibar görmek adına ashabın ileri gelenlerinin isimlerini manipüle ettiğini ve özellikle Ali’nin adının yönetim aleyhtarı faaliyetlerde bir dayanak olarak kullanıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Osman’ın öldürüldüğü haberini alan Ali’nin, bu olayla hiçbir ilgisi olmadığını şu sözlerle beyan ettiği rivayet edilir: "Allah’ım, ben onun kanından uzağım. Ne onu öldürdüm, ne de öldürülmesine rıza gösterdim." Ardından maktul halifenin evine giderek naaşının üzerine kapandığı ve büyük bir üzüntüyle ağladığı tarihi kayıtlara geçmiştir.[105]


Halifelik dönemi

[değiştir | kaynağı değiştir]
Image
Halifeliği devrinde İslâm Devleti

Osman bin Affan’ın öldürülmesinin ardından Medine’de halk ile şehre hakim olan isyancı gruplar arasında büyük bir kargaşa yaşanmıştır. Şehirdeki denetimi elinde bulunduran isyancılar, valilerin durumdan haberdar olmasıyla birlikte bir otorite boşluğu doğmaması için yeni bir liderin seçilmesi hususunda ısrarcı davranmışlardır. Bu süreçte Basra kökenli gruplar Zübeyr bin Avvam ve Talha bin Ubeydullah’a teklif götürürken, Mısır’dan gelen gruplar Ali bin Ebu Talib üzerinde yoğunlaşmıştır. Medine’de bulunan isyancı unsurların kalabalık ve silahlı oluşu, belirsizliğin bir an önce sonlandırılması yönündeki baskıyı artırmıştır. Bu doğrultuda, eski şura heyetinden hayatta kalan isimlerle yapılan görüşmelerden net bir sonuç alınamamıştır. Dönemin Medine halkı ve ileri gelen sahabelerine göre Ali, yaşça en büyük aday olmasa da İslamiyet’i ilk kabul edenler arasında yer alması ve manevi kıdemi nedeniyle en uygun isim olarak görülmüştür. Bu sebeple kriz ortamında Medine kamuoyunun biat etmek için üzerinde birleştiği ve ön plana çıkardığı temel figür Ali bin Ebu Talib olmuştur.[102] Medine halkının ve şehre gelen isyancı grupların yeni lider arayışında Ali bin Ebu Talib üzerinde yoğunlaşmasıyla birlikte, kendisine yönelik baskılar artmıştır. Ancak Ali, bu taleplere karşılık vererek makamın belirlenmesinin rastgele bir süreç olmadığını, bu sorumluluğun şura üyeleri ile Bedir Savaşı’na katılan ashabın yetkisinde olduğunu vurgulamıştır. Liderlik seçiminin istişareyle yapılması gerektiğini belirterek, yetkili isimlerin toplanıp ortak bir karara varması gerektiğine işaret etmiştir. Müslümanlar arasındaki saygınlığı ve İslam tarihindeki önemi sebebiyle toplumun büyük bir kesimi Ali’ye yönelmeye devam etmiştir. İsyancı unsurlar, Ali’yi ikna etmek amacıyla "İnsanlar için mutlaka bir lider gereklidir ve bu göreve senden daha layık birini tanımıyoruz" diyerek ısrarlarını sürdürmüşlerdir. Ali ise İslam toplumunun içinde bulunduğu kaotik atmosferde görev almanın zorluklarını öngörerek, yönetici olmaktansa bir danışman veya vezir olarak hizmet etmeyi tercih ettiğini ifade etmiştir.Bedir Savaşı'na katılan ashabın tamamı Ali bin Ebu Talib’e gelerek bağlılıklarını bildirmek istemiş, ancak Ali bu talebi başlangıçta geri çevirmiştir. Reddetme gerekçesi, liderlik makamına gelecek kişinin şahsi arzular veya kısıtlı gruplar tarafından değil, şura heyetinin ortak kararıyla belirlenmesi gerektiğine dair inancıdır. Buna karşın, biat etmekte ısrarcı olan kitleler, bir lider seçilmediği takdirde yeni ayaklanmaların başlayabileceği uyarısında bulunmuşlardır. Süreci hızlandırmak isteyen gruplar, Eşter en-Nehai’den Ali’yi ikna etmesini talep etmiş; Eşter de Ali’ye giderek toplumsal bir pişmanlık yaşanmaması adına elini vermesi ve sorumluluğu üstlenmesi hususunda baskı yapmıştır. Nihayetinde Ali, bu yoğun ısrar ve toplumsal zaruret karşısında teklifi kabul etmiştir. Medine halkı ise biatlarını, Osman bin Affan’ın öldürülmesinden sorumlu olanların cezalandırılması beklentisiyle gerçekleştirmiştir.[102] Ali bin Ebu Talib’in bu teklifleri geri çevirmesinin temelinde iki ana çekince yatmaktadır. Birincisi, Osman bin Affan’ın öldürülmesine yol açan isyancı grupların seçim süreci üzerindeki baskın etkisidir. İkincisi ise, önceki dönemlerdeki halife seçimlerinin aksine, bu teklifin meşru bir istişare zemininden ziyade isyanın gölgesindeki bir ortamda yapılmış olmasıdır. Ancak toplumun sürüklendiği belirsizliğin daha büyük felaketlere yol açmasından endişe eden Ali, nihayetinde sorumluluk almayı kabul etmiştir. Seçimin meşruiyeti konusundaki hassasiyeti nedeniyle biat sürecinin gizli kalmamasını şart koşmuş; işlemin herkesin gözü önünde, Mescid-i Nebevi’de ve şeffaf bir şekilde gerçekleşmesi gerektiğini ilan etmiştir. Bu kararın ardından halk mescitte toplanarak kendisine bağlılıklarını bildirmiştir.[102]

Ali’nin iktidara karşı olan bu mesafeli duruşu ve sorumluluğu yalnızca dini bir yükümlülük olarak kabul edişi, "Şıkşıkiye Hutbesi" olarak bilinen meşhur hitabesinde açıkça yer almaktadır. Bu hutbede Ali, eğer halkın bu denli yoğun ilgisi ve biat isteği olmasaydı, ayrıca Allah’ın; zalimlerin doygunluğu ve mazlumların açlığı karşısında ilim sahiplerine yüklediği sorumluluk bulunmasaydı, hilafet makamını bir kenara iteceğini belirtmiştir. Dünyevi otoriteyi, idari sürecin başındaki isteksizliğiyle kıyaslayarak, bu görevi ancak bir mecburiyet neticesinde üstlendiğini vurgulamıştır.Muhammed döneminde ve ilk üç halife devrinde hem askerî gücü hem de ilmi yetkinliğiyle İslam toplumuna kesintisiz hizmet eden bir şahsiyetin, zorluklardan kaçması söz konusu değildir. Ancak Ali’nin halifeliği devraldığı dönem, iç karışıklıkların ve siyasi krizlerin en yoğun olduğu bir zaman dilimine denk gelmiştir. Bu atmosfer, hem Ali’nin yönetim süreci hem de genel olarak İslam toplumunun birliği açısından son derece zorlu ve talihsiz bir dönemin başlangıcını teşkil etmiştir.Ali bin Ebu Talib, halifelik makamına geldikten sonra irat ettiği ilk hutbesinde temel dini ve ahlaki prensiplere vurgu yapmıştır. Konuşmasında, Allah’ın rehberlik edici bir kitap indirdiğini hatırlatarak, bu metin içerisinde iyilik ve kötülüğün sınırlarının net bir şekilde çizildiğini belirtmiştir. Topluma, kötülüklerden sakınmaları ve ilahi emirleri titizlikle hayata geçirmeleri yönünde çağrıda bulunmuştur. Hutbesinin ilerleyen bölümlerinde ölüm gerçeğinin unutulmaması gerektiği üzerinde duran Ali, Müslümanların Allah’a karşı gelmekten kaçınarak tam bir itaat içinde olmalarını tavsiye etmiştir. Bireylerin yaşamlarını hayırlı işlerle donatmaları ve her türlü şerden uzak durmaları gerektiğini ifade ederek, toplumsal huzurun ve bireysel kurtuluşun ancak bu manevi disiplinle mümkün olabileceğini vurgulamıştır.[106]

Siyasi Politikası

[değiştir | kaynağı değiştir]

Ali bin Ebu Talib’in halifelik görevini devraldığı dönemde Medine, Osman bin Affan’ın öldürülmesinin yarattığı derin bir toplumsal huzursuzluk ve belirsizlik içerisindeydi. Halkın öncelikli beklentisi, bu cinayetin faillerinin bulunması ve sarsılan düzenin yeniden tesis edilmesiydi. Bazı sahabelerin Ali’ye biat etmekten kaçınmasının temelinde, yaşanan bu kaotik ortam ve "fitne" olarak adlandırılan iç karışıklıklara taraf olmama, tarafsız kalarak kendi kabuğuna çekilme arzusu yatmaktaydı. Öte yandan, Osman’ın ölümüne yol açan isyancı gruplar Ali’nin otoritesini tanısalar da şehirde silahlı varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlardı. Bu durum Medine’de öngörülemeyen bir gerginliğe yol açmışsa da Ali, kendisine biat etmeyenlere karşı hoşgörülü bir tutum sergilemiş; fevri kararlar alarak şiddeti tırmandırmak yerine meseleleri akılcı bir yaklaşımla çözmeye ve toplumsal huzuru sağlamaya odaklanmıştır.[107]

Göreve gelişinin ilk cuma gününde irat ettiği hutbede Ali, toplumsal sözleşmenin ahlaki ve hukuki temellerine vurgu yaparak şu ifadeleri kullanmıştır:

“Allah azze ve celle, bir hidayet kitabı indirdi ve onda hayır ve şerri gösterdi. Öyleyse hayrı alın ve şerden sakının. Farizalara sarılın ve Allah için onları eda edin ki sizi cennetle mükafatlandırsın. Allah yasaklar koymuştur. Bunlar meçhul değildir. Allah Müslümanın saygınlığını bütün saygınlıklardan üstün kıldı. İhlas ve tevhid bağıyla Müslümanları bağlamıştır. Müslüman, haklı olmak dışında insanların dilinden ve elinden selamette kaldığı kimsedir. Hukukun gerektirdiği durumlar hariç Müslümanı incitmek helal değildir. Kıyamet kopmadan veya ölüm gelip çatmadan salih amele sarılın. Zira insanlar önünüzde ve arkanızda kıyamet (ölüm) sizi kovalıyor. Günah ağırlığınızdan kurtulun ki Rabbinizin rızasına ulaşasınız. Önde gidenler, kalanları beklemektedirler. Allah’ın kulları ve beldeleri hakkında Allah’tan sakının. Sizler hayvanlardan ve bölgelerden de sorumlusunuz. Allah’a itaat edin ve ona isyan etmeyin. Hayrı gördüğünüzde onu alın ve şerri görürseniz ondan sakının. ‘Hatırlayın bir zamanlar yeryüzünde azdınız ve mustazaftınız.”
Image
Ali'nin Hilafet törenini gösteren 16.yüzyıla ait bir resim

Bu hitabe, Ali’nin yönetim anlayışının temel taşlarını oluşturan; hukukun üstünlüğü, bireysel hakların korunması, evrensel sorumluluk bilinci ve toplumsal barış gibi temel prensipleri halka ilan etmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.Ali bin Ebu Talib’in bu ilk hitabı, hem kendi yönetim felsefesini ortaya koyması hem de İslam toplumunun içinde bulunduğu derin kriz ve huzursuzluklara çözüm sunması bakımından büyük önem taşımaktadır. Osman bin Affan’ın Medine’de kuşatılması ve öldürülmesiyle zirveye ulaşan toplumsal gerginliğe karşı, yeni lider olarak hukukun ve hakkaniyetin temel alınması gerektiğini vurgulamıştır. Müslüman kimliğinin ve canının Allah nezdindeki yüksek saygınlığına dikkat çekerek, meşru bir gerekçe olmaksızın bir insanın hayatına son verilmesinin haram olduğunu ve bu eylemin kabul edilemezliğini ifade etmiştir. Konuşmasının hedef kitlesi arasında yer alan isyancı unsurlara yönelik olarak, işledikleri fiillerden dolayı tövbe etmeleri gerektiğini belirtmiş ve ilahi adaletin bir gün mutlaka tecelli edeceğini hatırlatarak taşkınlıkların sona ermesini amaçlamıştır. Diğer taraftan, halifenin öldürülmesine karşı büyük öfke duyan kesimlere de seslenerek; fevri hareketlerden kaçınılmasını, adaletin ancak hukuki süreçlerin sonunda tecelli edeceğini ve cezalandırma yetkisinin şahıslara değil hukuk düzenine ait olduğunu vurgulamıştır. Ali, yönetim süreci boyunca toplumun tüm kesimlerini kucaklayan bir hamilik üstlenmiş ve siyasi faaliyetlerini ayrıştırma değil, birleştirme ideali üzerine inşa etmiştir. Bu tutumu, askeri veya siyasi olarak mağlup ettiği muhaliflerine karşı dahi her zaman merhamet, hakkaniyet ve adaletle yaklaşmasıyla somutlaşmıştır.[107] Osman bin Affan’ın öldürüldüğü böylesi bir kriz ortamında yönetimi devralan Ali bin Ebu Talib’i bekleyen en öncelikli mesele, faillerin bulunup cezalandırılması olmuştur. Ancak karşısında belirli bir katil yerine, "Osman’ı hepimiz öldürdük" diyerek suçu topluca üstlenen bir isyancılar kitlesi bulunmaktaydı. Şehrin kontrolünü elinde tutan bu gruplarla başa çıkmak o anki şartlarda mümkün görünmüyordu. Bu süreçte Ali’nin otoritesini tesis etmek için mücadele etmek zorunda kaldığı ilk siyasi grup, maktul halifenin kanını talep etme iddiasıyla ortaya çıkan Cemel Ashabı olmuştur. Ayrıca yeni liderliğe yalnızca başkent Medine’de biat edildiği için diğer vilayetlerdeki siyasi durum henüz belirsizliğini koruyordu. Gelişmeler üzerine Ali, kendisine bağlılık bildirmeyen mevcut valilerin bir kısmını değiştirme kararı almıştır. Bu karardan haberdar olan Talha bin Ubeydullah Basra valiliğini, Zübeyr bin Avvam ise Kufe valiliğini talep etmiştir. Ancak bu istekler, kesin nedenleri bilinmemekle birlikte Ali tarafından uygun bulunmamıştır. Bu durum, her iki ismin de yönetime karşı kırgınlık duymasına yol açmıştır. Ali’nin bu iki önemli figürü dışlaması, dönemin şartlarının gerektirdiği siyasi esneklik bakımından ciddi bir stratejik hata olarak değerlendirilmektedir. Şura üyeleri arasında yer alan Talha ve Zübeyr, teorik olarak Ali ile benzer bir liderlik hakkına sahip isimlerdi. Bu denli yüksek kıdeme sahip adaylara valilik dahi verilmemesi, onlar için onur kırıcı bir gelişme teşkil etmiştir. Muğire bin Şube gibi deneyimli isimlerin, Talha ve Zübeyr’e görev verilmesi yönündeki tavsiyelerine rağmen Ali’nin bu telkinleri dikkate almaması, siyasi tarihteki en büyük kırılma noktalarından biri olarak görülür. Neticede, bu iki ismin taleplerinin reddedilmesi ve ardından Muaviye bin Ebu Süfyan’ın görevden alınma kararı, Ali’yi siyasi bakımdan telafisi zor ve derin sıkıntılarla karşı karşıya bırakmıştır.[108]

Ayşe, Osman bin Affan’ın yönetiminin son dönemlerinde halifeyi çeşitli vesilelerle sert bir biçimde eleştirmiştir. İsyanın başladığı süreçte Osman’ın şehirden ayrılmaması yönündeki ricasına rağmen, haccını eda etmek üzere Mekke’ye gitmeyi tercih etmiştir. Hac ibadetini tamamladıktan sonra Medine’ye dönmek için yola çıkan Ayşe, yolda Osman’ın öldürüldüğünü ve yerine Ali’nin halife seçildiğini öğrenince geri dönmüş; Mekke’de halka seslenerek Osman’ın mazlum bir şekilde katledildiğini vurgulayan meşhur hitabesini gerçekleştirmiştir. Bu süreçte bazı kesimler tarafından Osman’ın ölümüne zemin hazırlamakla suçlansa da, Ayşe bu iddiaları kesin bir dille reddetmiş ve herhangi bir sorumluluğunun bulunmadığını savunmuştur. Öte yandan, yeni yönetimden bekledikleri idari görevleri alamayan Talha bin Ubeydullah ve Zübeyr bin Avvam, bu durumu kabullenemeyerek Medine’den ayrılmaya karar vermişlerdir. Ali’ye karşı kırgınlık duyan bu iki isim, umre yapma bahanesiyle Medine’den çıkış izni talep etmişlerdir. Ali, onların niyetlerinin farklı olabileceğini sezdiği için kendilerine umre dışında bir amaç taşımadıklarına dair yemin ettirmiştir. Buna rağmen kendilerine ancak dört ay sonra izin verildiği rivayet edilmektedir. Medine’den ayrılıp Mekke’ye ulaşan Talha ve Zübeyr, burada Ali’ye karşı siyasi bir muhalefet yürüten Ayşe’yi de ikna ederek onun saflarına katılmışlardır. Böylelikle bu ittifak, Osman bin Affan’ın öldürülmesinden doğrudan Ali bin Ebu Talib’i sorumlu tutan bir siyasi blok oluşturmuştur.[108]

Ayşe'nin İsyanı ve Cemel Muharebesi

[değiştir | kaynağı değiştir]

Osman bin Affan’ın öldürülmesinin ardından Medine’den ayrılan Emevî ailesi mensupları ile Osman’ın Basra ve Yemen valileri, görev yaptıkları bölgelerin beytülmalinde (devlet hazinesinde) bulunan nakit paraları ve savaş teçhizatlarını yanlarına alarak Mekke’ye gitmişlerdir. Bu grup, Mekke’de bulunan Ayşe’nin etrafında toplanarak ona destek vermiştir. Böylelikle Ayşe’nin liderliğinde, Ali bin Ebu Talib’in hilafetine karşı "Osman’ın kanını talep etmek" amacıyla Mekke’de ortak bir cephe inşa edilmiştir. Ayşe’nin önderliğindeki bu topluluk, Medine’ye giderek isyancılarla doğrudan yüzleşmek yerine bir sonraki adımın ne olacağı konusunda uzun müzakereler yürütmüştür. Başlangıçta Şam tarafına ilerleme fikri üzerinde durulmuşsa da, bunun stratejik olarak doğru olmayacağı kanaatine varılmıştır. Sonuç olarak, Osman’ın eski Basra valisi Abdullah bin Amir’in de ısrarlarıyla, askeri ve lojistik destek bulma ümidiyle Basra’ya gitme kararı alınmıştır.[109] Ayşe, "Asker" isimli devesi üzerinde Mekke’den hareket ettiğinde başlangıçta yanında 300 civarında bir kuvvet bulunmaktaydı. Ancak yol boyunca Ali bin Ebu Talib muhaliflerinin de katılımıyla bu sayı; Ayşe, Talha ve Zübeyr komutasında yaklaşık 1000 kişilik bir askerî güce ulaşmıştır. Bu birlik Basra sınırlarına vardığında, Ayşe şehre Abdullah bin Amir’i göndererek yerel halkı kendi saflarına çekmeye çalışmış, ayrıca Ahnef bin Kays gibi Basra’nın önde gelen nüfuzlu isimlerine mektuplar yazarak destek talebinde bulunmuştur. Ali’nin Basra valisi Osman bin Huneyf, muhalif ordunun şehre yaklaştığını duyunca niyetlerini anlamak amacıyla İmran bin Husayn ve Ebü’l-Esved ed-Düeli’yi elçi olarak göndermiştir. Yapılan görüşmelerde Ayşe, amaçlarının isyancılar tarafından sarsılan toplumsal düzeni ve barışı yeniden tesis etmek, mazlum bir şekilde öldürülen Osman’ın katillerini cezalandırarak Müslümanlar arasındaki ihtilafları gidermek olduğunu ifade etmiştir. Talha ve Zübeyr de bu amaçları desteklediklerini belirtmiş, ayrıca Ali bin Ebu Talib’e baskı altında ve zorla biat ettirildiklerini öne sürmüşlerdir. Bu gelişmeler Basra halkı arasında ciddi fikir ayrılıklarına ve sert tartışmalara yol açmıştır. Aynı zamanda Cemel Ashabı olarak anılan isyancı grup içerisinde, liderlik ve namaz kıldırma (imamlık) hususunda da görüş ayrılıkları baş göstermiştir. Kimin imamlık yapacağı konusundaki bu anlaşmazlık, nihayetinde Ayşe’nin hakemliğiyle çözüme kavuşturulmuştur. Alınan karara göre, bir gün Zübeyr bin Avvam’ın oğlu Abdullah bin Zübeyr, ertesi gün ise Talha bin Ubeydullah’ın oğlu Muhammed bin Talha namaz kıldırma görevini dönüşümlü olarak üstlenmişlerdir.[109] Irak'ta baş gösteren karışıklığı çözüme kavuşturmadan Muaviye bin Ebu Süfyan üzerine yürümeyi stratejik olarak doğru bulmayan Ali bin Ebu Talib, Ayşe ve beraberindeki heyete ulaşabilmek amacıyla yaklaşık 4 bin kişilik bir kuvvetle Medine’den Basra'ya doğru hareket etmiştir. Yolculuğu sırasında Basra'daki gelişmelerden haberdar olan Ali, Vali Osman bin Huneyf’e bir mektup göndererek Talha ve Zübeyr’in kendisine biat ederken kesinlikle zorlanmadıklarını bildirmiştir. Vali Osman bin Huneyf, bu bilgi üzerine Ali'nin meşruiyetini savunarak muhaliflerin Basra’yı terk etmesini istemiş; ancak karşı taraf da kendi haklılıklarını ileri sürerek valinin şehri boşaltmasını talep etmiştir. Yaşanan gerginlik sonucunda muhalif gruplar, Vali Osman bin Huneyf ve adamlarını esir alarak yönetime fiilen el koymuş ve idareyi ele geçirmişlerdir. Ayşe, esir alınan vali Osman bin Huneyf’in hayatını kurtararak serbest bırakılmasını sağlamış olsa da, valinin fiziksel bir saldırıya uğramasına engel olamamıştır. Valinin saçı, sakalı, kaşları ve kirpikleri koparılarak serbest bırakılmıştır. Bu ağır muameleden sonra Osman bin Huneyf ve beraberindekiler, Basra yakınlarında konaklayan Ali’nin yanına Zûkar mevkiine giderek şehirde yaşananları aktarmışlardır. Basra’nın kontrolü Cemel Muhalifleri tarafından tamamen sağlandıktan sonra devlet hazinesine (beytülmal) el konulmuş ve idaresine Ayşe’nin kardeşi Abdurrahman getirilmiştir. Şehri askeri olarak ele geçirmelerine rağmen Ayşe ve destekçileri, Basra halkının tam desteğini kazanmakta zorlanmış; kentin ileri gelenlerini ikna etme çabaları beklenen sonucu vermemiştir. Bu süreçte taraflar arasında Kufe şehri üzerinden de bir rekabet başlamıştır. Ayşe ve ekibi, Kufe’nin Ali’ye destek vermesini önlemek amacıyla mektuplar gönderirken; Ali de şehrin desteğini almak için art arda üç heyet görevlendirmiştir. Ancak Kufe Valisi Ebu Musa el-Eş’ari, yaşanan bu iç çatışmada tarafsız kalmayı tercih ederek Ali’nin taleplerine başlangıçta karşılık vermemiştir. Bunun üzerine Ali'den izin alan Malik el-Eşter, Kufe’ye giderek valinin konağını ele geçirmiş ve bu müdahale sonucunda Kufe halkından Ali’nin ordusu için önemli bir asker desteği sağlanmıştır.[110]

Ali bin Ebu Talib, kuvvetlerini Kufe dışında bir araya getirdikten sonra Basra’ya doğru ilerleyerek şehrin yakınındaki Zûkar mevkiinde konaklamıştır. Henüz diplomatik yolların tükenmediğine inanan Ali, bir uzlaşma zemini aramak amacıyla Ayşe’nin karargâhına sahabi Ka'ka bin Amr’ı elçi olarak göndermiştir. Ka'ka, Basra’da Ayşe, Talha ve Zübeyr ile kapsamlı görüşmeler gerçekleştirmiştir. Bu görüşmelerde, ancak Ali’nin halifeliği etrafında tam bir birlik sağlandığı takdirde katillerin cezalandırılmasının mümkün olabileceğini savunarak tarafları ikna etmeye çalışmıştır. Muhalif liderler, halifenin bu konuda kararlı olması durumunda barış teklifini kabul edebileceklerini ifade etmişlerdir. Süreç devam ederken Ali; Talha ve özellikle Zübeyr ile bizzat görüşmüştür. Bu temaslar sırasında Ali, Zübeyr’e Hz. Peygamber’in geçmişte kendisine söylediği, "Ali ile haksız yere mücadele edeceğine" dair sözlerini hatırlatmıştır. Bu hatırlatma üzerine derin bir üzüntü yaşayan Zübeyr, mücadeleden vazgeçmek istediğini Ayşe’ye bildirmiş; ancak oğlu Abdullah bin Zübeyr’in kendisini korkaklık ve döneklikle suçlayan sert tepkisiyle karşılaşmıştır. Bu dönemde hem Ali’nin ordusunda hem de Cemel Ashabı içerisinde barıştan yana olan, çatışmanın Müslümanlara zarar vereceğini öngören önemli bir kitlenin varlığı hissedilmektedir. Savaş öncesinde birçok sağduyulu isim, sorunu kan dökülmeden çözmek için yoğun çaba harcamış olsa da genel atmosfere sükûnet hakim olamamıştır. Sonuç olarak, Ayşe ve Ali’nin başlangıçtaki savaşı durdurma gayretleri, taraflar arasındaki karşılıklı güvensizlik ve kontrol edilemeyen unsurlar nedeniyle sonuçsuz kalmıştır. 15 Cemaziyelahir 36 (Kasım 656) tarihinde, bir yanda Bedir’in diğer yanda Uhud’un savaşçıları yer aldığı iki Müslüman ordu, Basra yakınlarındaki Huraybe mevkisinde karşı karşıya gelmiş ve tarihe Cemel Vakası olarak geçecek olan savaş başlamıştır.Mücadelenin en şiddetli anlarında Ayşe’nin içinde bulunduğu deve üzerindeki tahtırevan (hevdce) çok sayıda okun hedefi olmuş, ancak kendisi bu saldırıları isabet almadan atlatmıştır. Bu esnada muhalif safın iki kilit ismi hayatını kaybetmiştir. Talha bin Ubeydullah, çarpışmaların henüz ilk safhalarında, bir rivayete göre kendi cephesinde yer alan Mervan bin Hakem’in fırlattığı bir okla can vermiştir. Zübeyr bin Avvam ise, yaşananları değerlendirerek çatışma alanından ayrılmaya karar vermiş; ancak Vâdissibâ mevkisinde Ahnef bin Kays’ın bağlı olduğu kabileden bir şahıs tarafından öldürülmüştür. Böylelikle muhalif hareketin iki tecrübeli lideri, savaşın neticesine ulaşılmadan vefat etmiştir.[110] Osman bin Affan’ın katillerinin cezalandırılması talebiyle yola çıkan Ayşe, Talha ve Zübeyr gibi önemli isimlerin liderliğindeki ordu ile Ali bin Ebu Talib’in birlikleri karşı karşıya gelmiştir. Ali tarafından görevden alınan Emevî kökenli valilerin lojistik ve maddi destekleriyle güçlenen bu muhalif cephe, 36 (656) tarihinde Basra civarındaki Huraybe mevkisinde gerçekleşen Cemel Savaşı'nda mağlup olmuştur. Çatışmanın mutlak galibi halife Ali bin Ebu Talib olurken, bu iç savaş İslam toplumu adına çok ağır bir bilançoyu da beraberinde getirmiştir. İslamiyet’in ilk dönemlerinden itibaren büyük hizmetleri bulunan Talha ve Zübeyr gibi seçkin şahsiyetlerin yanı sıra, her iki taraftan binlerce Müslüman bu savaşta yaşamını yitirmiştir. Bu trajik sonuç, Müslümanlar arasındaki siyasi ve toplumsal ayrışmanın derinleşmesine yol açan en acı olaylardan biri olarak kaydedilmiştir.[111] Cemel Muharebesi'nin son evresinde Ayşe, Talha ve Zübeyr'in yaşadığı pişmanlık süreci, olayların geri dönülemez bir noktaya ulaşmasından sonra gerçekleştiği için askeri ve toplumsal yıkımı durdurmaya yetmemiştir. Bu iç çatışma neticesinde binlerce Müslüman, oldukça trajik ve bir o kadar da gereksiz bir biçimde birbirinin canına kıymıştır. Savaşın sona ermesiyle birlikte Ali bin Ebu Talib, İslam hukukunun savaş ahlakına uygun bir vakar sergileyerek münadiler vasıtasıyla genel bir güvenlik ilanı yapmıştır. Bu duyuruda; teslim olanlara, silahını bırakan yaralılara ve savaş meydanından uzaklaşanlara kesinlikle dokunulmayacağı, can güvenliklerinin sağlandığı bildirilmiştir. Ortamdaki gerginlik yatıştıktan sonra Ali, Ayşe’ye karşı saygılı tutumunu sürdürerek, onun güvenliğini sağlamak amacıyla Iraklı kadınlardan oluşan bir refakatçi grubuyla birlikte kendisini Medine’ye uğurlamıştır. İdari düzeni yeniden tesis etmek amacıyla da Basra valiliği görevine Abdullah bin Abbas'ı tayin etmiştir. [112] Şii alimlerinden Kummi tarafından aktarılan rivayete göre Cafer el-Bakır; Kur’an-ı Kerim’de geçen ve ayetleri yalanlayıp kibirlenenlerin, deve iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremeyeceğini bildiren ayetin, Cemel Muharebesi'nde Ali bin Ebu Talib'in karşısında yer alan Talha, Zübeyr ve takipçileri hakkında nazil olduğunu ifade etmiştir. Bu yaklaşım, söz konusu grubun tutumunu ilahi bir uyarıyla ilişkilendirmektedir. Buna karşın, bizzat Ali bin Ebu Talib'in savaş sonrası takındığı tavır ve kullandığı ifadeler çok daha kapsayıcı ve merhamet dolu olmuştur. Savaş meydanında hayatını kaybedenler için Ali, bu çatışmada ölenler arasında kalbi temiz ve niyetinde samimi olan herkesin Allah tarafından cennete kabul edileceğini ümit ettiğini dile getirmiştir. Ali'nin bu sözleri, karşı cephede yer alsalar dahi Müslümanların şahsi dindarlıklarına ve geçmişteki hizmetlerine duyduğu saygıyı, aynı zamanda meseleyi kişisel bir husumetten ziyade bir içtihat ve yönetim krizi olarak gördüğünü kanıtlamaktadır.[112]

Şam Valisi Muaviye'nin İsyanı ve Sıffin Muharebesi

[değiştir | kaynağı değiştir]

Basra'da bu sancılı süreç devam ederken, Şam Valisi Muâviye bin Ebî Süfyan bölge halkını Osman’ın intikamı etrafında birleştirmiş ve bu amaç doğrultusunda askeri bir güç hazırlığına girişmiştir. Sıffîn Savaşı patlak vermeden önce Ali ile Muâviye arasında yoğun bir diplomatik mektuplaşma süreci yaşanmıştır. Muâviye gönderdiği mektuplarda, Osman’ın katilleri teslim edilip cezalandırılmadığı müddetçe Ali’nin halifeliğini tanımayacağını açıkça belirtmiştir. Şam valisi, maktul halifenin kanını dava etme konusundaki kararlılığını dile getirerek, Ali’den bu konuda somut adımlar atmasını talep etmiştir. Şayet bu istekleri karşılanmazsa, meseleyi barışçıl yollarla değil, kılıçla ve savaş meydanında çözeceğine dair kesin bir uyarıda bulunmuştur. Bu karşılıklı restleşmeler, İslam dünyasını Sıffîn’de gerçekleşecek olan ikinci büyük iç savaşa doğru sürüklemiştir. [112]

Ali'nin ise Muaviye'nin mektubuna cevabı şu şekilde olmuştur:

“Osman’ın katilleriyle ilgili konuyu araştırdım. Onları sana teslim etmeyi uygun görmedim. Ebu Bekir halife olduğu zaman baban Ebu Süfyan yanıma gelerek bu işe en layık olan sensin demişti. Ancak ben Müslümanlar arasında ayrılığa yol açmamak için dediğini yapmadım. Eğer sen baban gibi kıymetimi bilirsen doğru ve olgun bir iş yapmış olursun. Eğer böyle davranmayacaksan sana ihtiyacım yoktur.”[112]


Muâviye b. Ebî Süfyan, Ali’nin hilafetine karşı yürüttüğü muhalefeti stratejik bir söylem üzerine inşa etmiştir. Bu söylemin merkezine Osman’ın trajik bir şekilde öldürülmesini yerleştiren Muâviye, doğrudan Ali’yi bu hadiseden sorumlu tutan bir tez ileri sürmüştür. Bu yaklaşım, salt bir iktidar mücadelesi olan siyasi çekişmeyi, "mazlumun hakkını arama" temalı dini ve ahlaki bir zemine taşımıştır. [113] Biat etmemesini hukuki bir gerekçeye dayandırmak isteyen Muâviye, İsrâ Suresi’nin 33. ayetinde yer alan ve haksız yere öldürülen kişinin velisine tanınan "kısas talep etme hakkı" hükmünü referans göstermiştir.[not 7] Kendisini Osman’ın hem akrabası hem de meşru varisi (velisi) olarak tanımlayan Muâviye, katiller cezalandırılmadan yapılacak bir biatın hukuken geçersiz olduğunu savunmuştur.[114] [115] [116] Muâviye, bir eyalet yöneticisi olarak devlet başkanına boyun eğmek yerine, Osman’ın öldürülmesini doğrudan bir siyasi koz olarak kullanmış ve bu trajik hadiseyi "kan davası" eksenine çekerek isyanına dini bir meşruiyet zemini aramıştır. Şam halkına hitaben yaptığı konuşmalarda ise meşruiyetini perçinlemek adına iki ana vurgu yapmıştır: Birincisi, Ömer ve Osman gibi saygın halifeler tarafından atanmış kıdemli bir devlet adamı olduğu; ikincisi ise maktul halifenin kanını dava etme yetkisine sahip tek yetkili olduğudur. Bu çift yönlü argüman, Suriye halkının Muâviye etrafında kenetlenmesini sağlayan en güçlü ideolojik araç haline gelmiştir. [116]

Ali’nin meşru hilafet makamına oturmasından Sıffin Savaşı’na kadar uzanan süreçte, Şam Valisi Muâviye ile gerçekleştirilen karşılıklı yazışmalar, bir eyalet yöneticisinin merkezi otoriteye başkaldırırken kullandığı dil ve yöntemleri anlamak açısından kritik bir vesika niteliğindedir. Bu mektuplar, sadece siyasi birer belge değil, aynı zamanda tarafların birbirlerini kamuoyu nezdinde nasıl konumlandırdıklarını gösteren birer propaganda aracı vazifesi görmüştür. Yazışmalarda kullanılan üslup, klasik diplomatik dilden uzaklaşarak zaman zaman Arap şiirinden örneklerle süslenmiş, zaman zaman da doğrudan şahsı hedef alan ağır ithamlarla sertleşmiştir. [117] Merkezi yönetimin başı olan Ali, Muâviye’nin itaat dairesinden çıkmasını eleştirirken onun ailevi geçmişine ve İslam’a giriş sürecindeki konumuna vurgu yapmıştır. Muâviye’yi "ciğer yiyen kadının oğlu" .[not 8] ve Mekke’nin fethinde zorunlu olarak Müslüman olan, "salıverilmiş" (tulekâ) biri olarak niteleyerek, onun İslam hiyerarşisindeki yerini sorgulamaya açmıştır. Bu söylem, bir valinin halifeye kafa tutacak manevi ve siyasi kıdeme sahip olmadığını hatırlatan bir meşruiyet savunmasıdır.[118] [119] Buna mukabil Muâviye, bir valinin devlet başkanına olan itaat yükümlülüğünü tamamen göz ardı ederek, Ali’yi Cemel Vakası üzerinden köşeye sıkıştırmaya çalışmıştır. Onu "Âişe’yi sürgün eden" ve "Talha ile Zübeyr’in katili" olarak yaftalayan Muâviye, halifeyi toplumun kutsallarına ve önde gelen isimlerine zarar veren bir figür gibi göstermeyi amaçlamıştır.[118] [119] Bu karşılıklı suçlamalar, İslam siyasetinde "Peygamber’e yakınlık" ve "geçmişteki hizmetler" üzerinden devşirilen manevi mirasın, siyasi meşruiyetin en temel yakıtı haline geldiğini kanıtlamaktadır. Muâviye, bu yazışmalarda bir memuriyet makamı olan valiliği, Osman’ın kanını dava eden bağımsız bir iradeye dönüştürerek, merkezi otoritenin birliğini sarsan en büyük hukuki ve siyasi krizi bu satırlar arasında derinleştirmiştir. Ali, Şam Valisi Muâviye b. Ebî Süfyan’ın itaat dairesinden çıkmasına karşı en güçlü savunmasını, İslam Devleti'nin anayasal meşruiyet zemini olan "Şûra" ve "Biat" ilkeleri üzerine kurmuştur. Muâviye’ye gönderdiği mektuplarda, halifeliğinin sadece bir seçim değil, kendisinden önceki üç halifenin (Ebû Bekir, Ömer ve Osman) meşruiyetini sağlayan aynı irade tarafından onaylandığını vurgulamıştır. [120]Ali’nin mektuplarındaki bu temel tez, bir valinin merkezi otoriteye başkaldırmasının hukuken imkânsız olduğunu şu çarpıcı ifadelerle ortaya koyar:

“Ebu Bekir’e, Ömer’e ve Osman’a biat eden topluluk bana da onlara biat ettikleri şartlarla biat etti. Hazır olanın tercihte bulunma ve hazırda olmayanın da reddetme hakkı yoktur. Danışma Muhacir ve Ensarındır. Eğer bir kişi üzerinde birleşip onu imam olarak isimlendirmişlerse bu Allah’ın razı olduğudur. Biri kararına karşı çıkarak ya da bidatle onların kararından çıkarsa onu çıktığı şeye geri çevirirler…” [121] [122]

Bu yaklaşımıyla Ali, devletin yönetim merkezindeki Muhacir ve Ensar’ın ittifakını "Allah’ın razı olduğu bir icma" olarak nitelendirmiştir. Ona göre, meşruiyetin kaynağı Medine’deki asıl karar vericilerdir ve bir valinin bu karara karşı çıkması ya da şartlar öne sürmesi "bidat" yani dinde ve yönetimde aslı olmayan bir sapmadır. Bu noktada Ali, Muâviye’yi sadece bir isyancı olarak değil, Müslümanların ortak iradesine savaş açan ve toplumun birliğini bozan bir unsur olarak konumlandırmıştır. Bir devlet başkanının, emri altındaki bir valiye yönelik bu hatırlatması, meşruiyetin bölgesel güçten veya askeri kalabalıktan değil, ümmetin üzerinde ittifak ettiği şûra kararlarından geldiğini savunan en köklü siyasi manifestolardan biri olmuştur. Ali’nin meşru hilafet makamı ile Şam Valisi Muâviye b. Ebî Süfyan arasındaki bu tarihi hesaplaşma, mektuplar aracılığıyla sadece bir güç mücadelesi değil, aynı zamanda bir liyakat ve hiyerarşi tartışmasına dönüşmüştür. Ali, merkezi otoritenin sarsılmazlığını savunurken en güçlü argümanını İslam’ın ilk yıllarındaki saflaşma ve sadakat kütüğü üzerine kurmuştur. Muâviye’ye gönderdiği mektuplarda, Emevîlerin İslam ile müşerref olma biçimini bir "siyasi ehliyetsizlik" vesikası olarak yüzüne çarpmıştır. Ona göre Muâviye, İslam’ın en zor günlerinde ona karşı savaşan, ancak Mekke’nin fethiyle çaresiz kalıp teslim olan ve Peygamber tarafından lütufla serbest bırakılan "tulekâ" (salıverilmişler) sınıfına mensuptur. Bu tarihsel arka plan, Ali’nin nazarında bir valinin halifeye şart koşmasını ya da hilafet meşruiyetini sorgulamasını hukuken imkânsız kılmaktadır.[123] Ali’nin Muaviye’ye karşı ileri sürdüğü bu tezleri şu mektuplarda görmek mümkündür;

"Medine’de bana biat edilmesi Şam’da seni bağlar. Zira Ebu Bekir, Ömer ve Osman’a biat edenler aynı şartlarla bana biat ettiler…. Şura ancak Ensar ve Muhacir arasında olabilir… Kureyş içinde Osman’ın kanında en masum kişinin ben olduğumu bulursun. Birde bilmelisin ki sen hilafet hakkı olmayan ve şurada yeri olmayan ‘Tuleka’dansın…" [124]

"“…Siz o zamanlar Resulullah’ın düşmanı idininiz. Kitabı yalanlıyor ve Müslümanlara karşı savaşmakta ittifak halinde idiniz. Onlardan bulduklarınızı hapsediyor ve öldürüyordunuz…. Sizler de istemeyerek veya korku sonucu bu dine girenlerden oldunuz. Oysa ilk Müslümanlar öne geçmekle kazandılar ve ilk muhacirler faziletleri ile başardılar. Onların geçmişteki hizmetleri ve İslam’daki faziletleri gibi meziyetlere sahip olmayanların bir işe ehil olan ve önceliği olanlarla mücadeleye girmeye hakları yoktur…"[125]

Ali, "Sen hilafet hakkı olmayan ve şûrada yeri bulunmayan bir tulekâdansın" diyerek, İslam hiyerarşisinin en alt basamağındaki bir eyalet yöneticisinin, Muhacir ve Ensar gibi seçkin bir topluluğun ortak iradesiyle seçilen bir devlet başkanına başkaldırmasını hem dini bir "bidat" hem de siyasi bir hadsizlik olarak nitelendirmiştir. Merkezi yönetimin sarsılmaz bir ilkesi olarak "Medine’de bana biat edilmesi, Şam’da seni bağlar" ilkesini savunan Ali, meşruiyetin coğrafi uzaklık ya da askeri kalabalıkla değil, anayasal bir süreç olan "Şûra" ile elde edildiğini vurgulamıştır. Muâviye’nin "Osman’ın kanını dava etme" iddiasını, asıl niyetini gizleyen siyasi bir perde olarak gören Ali, Emevîlerin İslamiyet’e karşı sergiledikleri o meşhur tarihsel direnişi hatırlatarak, bu ailenin devletin zirvesinde söz sahibi olma hakkının bulunmadığını savunmuştur. Bu sert ve tavizsiz üslup, bir valinin kendi şahsi ve kabilesel ajandasını devletin birliği ve ümmetin ittifakı üzerine koymasına karşı verilmiş en köklü meşruiyet mücadelesidir. Neticede bu yazışmalar, devlet başkanına itaatle yükümlü bir memurun, elindeki askerî güce dayanarak meşru otoriteyi nasıl bir meşruiyet krizine sürüklediğinin ve İslam siyaset düşüncesindeki "ehliyet" tartışmalarının ne denli derin olduğunu gözler önüne sermektedir. [126]

Muâviye b. Ebî Süfyan, merkezi hilafet makamının "şûra ve icma" yoluyla sağladığı meşruiyete karşı, bir eyalet valisinin itaat yükümlülüğünü sarsan bir "bölgesel rıza" tezi geliştirmiştir. Ali’nin biat çağrılarına cevaben toplumdaki tüm bireylerin biatını alamadığını ileri sürerek kendisinin ve Şamlıların biat etmediklerini mektubunda şu şekilde belirtmiştir;

“…Sana biat edenler, Osman’ın kanından suçsuz olarak biat etselerdi, durumun Ebu Bekir, Ömer ve Osman gibi olurdu. Fakat sen Muhacirleri Osman’a karşı cesaretlendirdin, Ensar’ı da ondan soğuttun. Böylece cahiller sana uydu ve zayıflar seninle kuvvet buldu. Şamlılar Osman’ın katillerini teslim etmen için seninle savaşmak istiyorlar…” [127]

Yine başka bir mektubunda Muâviye, Şamlıların ve kendisinin Ali’ye biat etmediklerini şöyle ifade etmektedir;

“… Şamlılar aleyhine sürdüğün deliller, Basralılar aleyhine, Talha ve Zübeyr aleyhine ileri sürdüğün deliller gibi değildir. Zira Basralılar sana biat etmişken Şam’da sana kimse biat etmedi. Talha ve Zübeyr sana biat ettiler ama ben sana biat etmedim. İslam’daki üstünlüğün ve Peygamber (sav)’ yakınlığına gelince ne reddederim ne de inkâr ederim.”[128]

Ali, Şam Valisi Muâviye’nin itaatsizliğine karşı, merkezi otoritenin meşruiyetini "Ehl-i Beyt" kimliği ve İslam’a ilk günden verdiği destekle savunmuştur. Bir eyalet yöneticisinin halifeye şart koşamayacağını belirten Ali, yönetme hakkının manevi önceliğini Cemel vakasından sonra Kufe'de yaptığı bir hutbe'de şu sözlerle mühürlemiştir:

“Allah’a ve Peygamberinin Ehl-i Beyt’ine itaat edin. Allah’a itaat ettikleri sürece onlar itaat edilmeye daha layıktır.” [129]

Bu vurguyla Ali, Muâviye’nin bölgesel muhalefetine karşı, asıl itaatin Peygamber’e en yakın olanlara yapılması gerektiğini hatırlatmıştır. Muâviye’nin isyanını nebevi hiyerarşiyi bozan bir kalkışma olarak nitelendirerek merkezi yönetimin otoritesini tahkim etmiştir.Ali bu konuyu Muaviye’ye gönderdiği mektuplarında sıklıkla dile getirmektedir;

“… Muhammed (sav) insanları imana ve tevhide davet ettiği zaman biz Ehl-i Beyt ona ilk inananlar ve getirdiğini tasdik eden olduk. Seneler boyu Araplar içinde kendi muhitinde bizden başka Allah’a ibadet eden yoktu…” [130]

Başka bir mektupta Ali bu bu konu hakkında şöyle ifadeler kullanmaktadır;

“… Savaş kızıştığı zaman Resulullah teke tek karşılaşmalarda Ehl-i Beyt’ini harekete geçirirdi. Onlarda en önde yer alırlardı. Resulullah onlarla ashabını mızrak ve kılıç şiddetinden koruyordu. Bedir gününde Ubeyde, Uhud’da Hamza, Mute’de Cafer ve Zeyd öldürüldüler. İsmini zikredebileceğim niceleri de birçok vakada Resulullah ile cihatta şehit olmayı dilediler…” [131][132]

İslam siyaset düşüncesinde iktidarın kaynağına dair bu tartışma, Ali’nin "manevi öncelik" tezi ile Şam Valisi Muaviye’nin "genel soydaşlık" iddiası arasındaki derin farkı ortaya koymaktadır. Ali, hilafet makamını sadece idari bir görev olarak değil, Peygamber’in çekirdek ailesi (Ehl-i Beyt) olmanın getirdiği doğrudan bir miras ve sorumluluk olarak tanımlamıştır. Bu yaklaşım, nübüvvet merkezine olan en yakın mesafeyi esas alan dikey bir meşruiyet anlayışıdır. Buna mukabil Muaviye, aradaki bu özel manevi mesafeyi daha genel bir düzleme çekerek, her iki tarafın da birkaç nesil yukarıdaki ortak ata Abdümenâf’ta birleştiğini vurgulamıştır. Muaviye’nin bu hamlesi, Ehl-i Beyt’in sunduğu "yakın aile" imtiyazını, daha geniş bir "kabile birliği" potasında eritme çabasıdır. Tarihsel ve soybilimsel açıdan bakıldığında, Abdümenâf üzerinden kurulan bu bağ, iki kolu (Haşimoğulları ve Emevîler) birleştiren uzak bir akrabalık statüsü arz ederken; Ehl-i Beyt kavramı, Peygamber’e olan doğrudan ve en yakın hısımlığı ifade etmektedir. Şam Valisi, merkezi otoriteye karşı geliştirdiği bu söylemle, hilafet meselesini dini-manevi bir imtiyazdan ziyade, Kureyş içindeki kolların eşit hak iddia edebileceği bir siyaset zeminine taşımayı amaçlamıştır. Bu durum, liderliğin "manevi liyakat" mi yoksa "kabilevî nüfuz" mu olduğu yönündeki temel tartışmanın en somut yansımalarından biri haline gelmiştir. Böylelikle Ali’nin Ehl-i beyt söylemine karşılık Muaviye şu ifadeleri kullanmaktadır;

“…İkimiz de Abdülmenaf soyundanız. Birbirimize üstünlüğümüz yoktur. Ancak aziz bir insanı zelil kılmayacak ve hür bir kişiyi köle yapmayacak bir üstünlük olabilir Selam ile…” [133][132] [134] [135]

Ali, Muaviye’nin kabile birliği iddiasına karşılık Haşimoğulları’nın İslamiyet’e olan geçmişteki hizmetlerini vurgulayarak, Emevilerle eşit olmadıklarını sık sık Muaviye’ye hatırlatan Ali, bir mektubunda bu konuya şöyle değinmektedir:

“…Senin, Abdülmenaf oğullarıyız, bir birimizden üstün tarafımız yoktur sözüne gelince, yemin ederim ki aynı ceddin oğullarıyız. Ancak Ümeyye, Haşim gibi; Harb, Abdülmuttalib gibi ve Ebu Süfyan’da Ebu Talib gibi değildir. Muhacirde ‘talik’ gibi, hak üzere olan batıl üzere olan gibi değildir. Bizim elimizde onunla azizi zelil, zelili de aziz kıldığımız nübüvvetin fazilet ve üstünlüğü vardır. Selam ile.” [136][137] [138] [139]

Ali’nin Peygamber'e olan yakınlık vurgusuna karşılık Muaviye, Osman’ın İslam’daki konumunu öne çıkararak bunu Ali’ye karşı dini bir tez olarak savunmaktadır. Nitekim bir mektubunda bu fikrini şu sözlerle dile getirmektedir:

“… Müslümanlığında en faziletlisi ve Allah’a ve Resulüne en sadık olanı onun halifesi ve halifesinin halifesi ve üçüncü halife mazlum Osman’dır. Hepsine haset ettin ve hepsine karşı isyan ettin. Bunu senin kızgın ve küçümseyici bakışlarında, dışlayıcı hezeyanlarında derin ve yorgun nefes alışında ve halifelere biat etmedeki geç kalışında müşahede ettik…”[140]

Muaviye yine başka bir mektubunda Ali'yi Osman'ı öldürmekle suçlamış ve Osman'ın konumuna yönelik şunları dile getirmektedir;

“Osman hidayet yolundaki bir halifeydi. Allah’ın kitabıyla amel etti. Allah’ın emrine bağlı kaldı. Siz onun hayatını uzamış gördünüz ve vefatının geciktiğini düşündünüz, sonra da onu öldürdünüz. Eğer onu öldürmediğini iddia ediyorsan katilleri bize teslim et, onları öldürelim. Sonra da yüklenmiş olduğun bu emirlikten vazgeç ki, Müslümanlar şura ile başlarına gelecek kişiyi seçsinler.”[141]

Image
TÂRÎH-i BEL'AMÎ 'DE YER ALAN SIFFİN SAVAŞINA DAİR BİR ÇİZİM

Ali, halifeliğini meşru bir zemine oturtmak amacıyla Ehl-i Beyt’in İslamiyet’e olan hizmetlerini ve manevi önceliğini siyasetinin merkezine yerleştirmiştir. Buna karşılık Muaviye, döneminde etkisi iyice artan kabilecilik asabiyetini devreye sokmuş, dini ise Ali’ye biat etmeme gerekçesi ve bir meşruiyet aracı olarak kullanmıştır. Muaviye, Ali karşısındaki tüm tezini Osman’ın öldürülmesi hadisesi üzerine inşa etmesine rağmen, iktidarı tamamen eline geçirdikten sonra bu olaya karışanlara yönelik herhangi bir cezai girişimde bulunmamıştır. Sıffin Savaşı boyunca her iki tarafın da dini tezlere ve sembollere başvurduğu tarihi kayıtlarda yer almaktadır. Bu durum askerlerin kıyafetlerine, savaş sloganlarına ve sancaklarına kadar yansımıştır. Savaş meydanında grupları birbirinden ayırmak ve meşruiyet iddiasını görselleştirmek adına Iraklılar, bayrak olarak beyaz kumaş kullanmış “Ya Allah, ya Ahad, ya Samed, ya Rabbe Muhammed, ya Rahman ve ya Rahim” [142]Şamlılar ise sarı bayrak tercih etmiş “Allah’ın gerçek kullarıyız, gerçek. Osman için intikam”[142] şeklinde naralar atmışlardır. Bu karşılıklı tutumlar, siyasi bir otorite mücadelesinin askeri sahada nasıl dini ve görsel bir temsile dönüştüğünü göstermektedir. Sıffin Savaşı sırasında her iki tarafın da ordularındaki dini tereddütleri gidermek amacıyla Kur'an ayetlerine ve manevi temsillere başvurduğu görülmektedir. Ali'nin yanına gelen bir askerin, karşı tarafla inanç birliği içinde olduklarını hatırlatarak bu savaşın mahiyetini sorması üzerine Ali, Bakara Suresi'nin 253. ayetini referans göstermiştir. Bu ayet üzerinden ihtilaf vaki olduğunda kendilerinin Allah’a, kitaba ve hakka daha layık olduklarını, karşı tarafın ise batıl yolda bulunduğunu savunmuştur. Ali'nin "İman edenler biziz, inkâr edenler de onlar. Allah onlara karşı savaşmamızı takdir etti" şeklindeki ifadeleri, Müslümanların birbirine kılıç çektiği bir ortamda askerlerin zihnindeki şüpheleri izale etmeyi ve savaşı hidayet uğruna yapılan bir görev olarak tanımlamıştır.

Benzer bir meşruiyet arayışı Muaviye cephesinde de gözlemlenmektedir. Muaviye de aynı ayetin (Bakara 253) "Allah dileseydi kendi aralarında savaşmazlardı. Ancak Allah dilediğini yapar" kısmını kullanarak, yaşanan çatışmayı ilahi bir takdir olarak sunmuş ve askerlerini cesaretlendirmiştir. Şamlılara hitaben yaptığı konuşmada ise mücadeleyi üç temel meşruiyet zeminine oturtmuştur: Topraklarına göz diken bir saldırganlığa karşı savunma, Osman’ın (halife ve Peygamber damadı sıfatıyla) kanını dava etme ve ailelerini koruma zorunluluğu. Muaviye bu söylemleriyle, ordusundaki askerlere bu savaşta yer almalarının dini bir sakıncası olmadığını, aksine hem halifenin hukukunu hem de kendi yurtlarını savunan haklı bir konumda olduklarını ispatlamaya çalışmıştır.[143] Ali, Sıffin Savaşı esnasında askerlerinin maneviyatını güçlendirmek ve karşı tarafın meşruiyetini sarsmak amacıyla Ehl-i Beyt kimliğini ve İslam'ın ilk yıllarındaki saf tutuşları merkezine alan bir söylem geliştirmiştir. Muaviye ve Emevîlerin Mekke dönemindeki İslam karşıtı tutumlarını hatırlatarak, onların mevcut dindarlık iddialarını bir "münafıklık" emaresi olarak nitelendirmiştir. Savaş meydanında ordusuna hitaben yaptığı şu konuşma, bu yaklaşımın en somut yansımasıdır:

“…Allah’ın Resulü bana bir ahit vermiştir. Ben bu ahitten hiçbir zaman meyletmeyeceğim… Onların liderlerinin kim olduğunu bilirsininiz. O bir münafık ve bir münafığın oğlu olarak cehennem yoluna davet ederken, Peygamberinizin amcazadesi sizinle ve sizin aranızda olup sizi rabbinize itaat etmeye davet etmekte, Peygamberinizin sünnetiyle amel etmektedir. Bütün erkeklerden önce namaz kılan, hiç bir zaman diğerleriyle eşit değildir. Hiç kimse benden önce Resulullah ile namaz kılmış değildir. Ben Bedir ehlindenim Muaviye ise ‘talik’tir. Nitekim babası da ‘talik’tir…”[144]

bu konuşmasından daha sonra Tevbe suresinin 14. ayetini [not 9]okumuştur. Sıffin Savaşı'nın gidişatını etkileyen en stratejik manevralardan biri, Şam kanadının savaş meydanında kullandığı sembolik propaganda hamlesidir. Tarihçiler Minkarî ve Dineverî'nin aktardığına göre, Amr b. el-As bir gün mızrağının ucuna bağlanmış siyah bir bez parçasıyla meydana çıkmıştır. Bu görsel simge, Ali'nin ordusunda büyük bir şaşkınlığa ve tefekküre yol açmıştır; zira askerler bu sancağın Peygamber'e ait olan "Ukab" adlı sancak olduğunu ileri sürmüşlerdir. Muaviye’nin bu hamlesi, Ali’nin askerleri üzerinde doğrudan bir psikolojik ve dini kırılma yaratmayı amaçlamıştır. Peygamber’e ait bir sancağın Şam ordusunda dalgalanması, Ali'nin saflarındaki savaşçılara "yanlış tarafta oldukları" ve "Peygamber’in mirasına karşı savaştıkları" zannını uyandırmıştır. Bu durum, bir valinin merkezi otoriteye karşı sadece kaba kuvvetle değil, aynı zamanda kutsal sembolleri araçsallaştırarak nasıl bir meşruiyet savaşı yürüttüğünü göstermektedir. Ali'nin ordusundaki dini tereddütleri derinleştiren bu tür hamleler, savaşın askeri neticesinden ziyade, askerlerin zihnindeki "haklılık" inancını sarsmaya yönelik kilit stratejik adımlar olarak tarihe geçmiştir. Bu durumu karşısında Ali, askerlerinin dini açıdan savaşa olan inançlarının kırılmaması adına şu konuşmayı yapmıştır.“Ben size bu sancağın hikâyesini anlatayım: Bu peygamber’in, bağladığı bayraktı. Ve o; ‘Kim bunun hakkını verecek ?’ demişti. O zaman ‘Amr: ‘Onun hakkı nedir ya Rasulallah?’ diye sormuş, Peygamber de: ‘Bu sancakla kâfirden kaçmaman ve Müslümanla savaşmamandır’, buyurmuştu, dedi. ‘Amr, bu sancakla Peygamber (sav), hayattayken kâfirlerden kaçtı, Bu gün de Müslümanlarla savaşıyor" [145][146]

Muaviye’nin, Peygamber’in sancağı olduğu iddia edilen siyah bir bez parçasını savaş meydanına sürmesi, Ali’nin ordusunda ciddi bir manevi sarsıntı yaratmayı hedefleyen stratejik bir hamleydi. Bu görsel sembolle Ali’nin askerlerine, "Peygamber’in sancağını taşıyan bir orduya karşı savaşıyorsunuz" imajı verilerek onların haklılık inancı kırılmak istenmiştir. Ancak Ali, yaptığı ikna edici konuşmalarla bu sembolik propagandanın etkisini kırmış ve askerlerinin tereddüde düşmesini engelleyerek ordusunun moralini muhafaza etmiştir. Savaşın gidişatı Muaviye’nin ordusu aleyhine dönüp Şam safları zor durumda kalınca, Amr b. el-As askeri yenilgiyi durduracak en kritik dini manevrayı önermiştir: Kur’an sayfalarının mızrakların ucuna takılarak Irak ordusunun "Allah’ın kitabının hakemliğine" çağrılması. Bu stratejinin uygulanmasıyla birlikte çatışma alanında askerî güçlerin yerini dini bir sembolizm almış, "Aramızda Kur’an hükmetsin" nidası Irak ordusu içinde büyük bir bölünmeye yol açmıştır. Bu hamle, bir valinin meşru merkezi otoriteye karşı sıkıştığı anda dini en üst perdeden bir kalkan olarak kullanmasının tarihteki en çarpıcı örneğidir. Mızraklara takılan sayfalar, askeri bir mağlubiyeti siyasi ve dini bir müzakere sürecine evriltmiş, Ali’nin ordusundaki kararlılığı sarsarak savaşın seyrini tamamen değiştirmiştir.[146][147] Kur'an sayfalarının mızraklara takılması hadisesi, kaynaklarda çarpıcı detaylarla aktarılmaktadır. Dineverî’nin kayıtlarına göre, bu süreç Şam’ın en büyük mushafının beş kişi tarafından taşınarak meydana getirilmesiyle başlamıştır.[146] Bu devasa mushafın parçalanarak sayfalarının beş ayrı mızrağa takıldığı, ardından Muaviye’nin ordusundaki tüm mushafların mızrak uçlarına yerleştirilerek Irak ordusuna karşı bir "hakemlik" çağrısına dönüştürüldüğü anlaşılmaktadır. Bu stratejik hamle sırasında askerlere hitaben özellikle seçilmiş ayetler okunmuştur. Nisa Suresi’nin 59. ayeti ("...Bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Resulü’ne arz edin...") ile Âl-i İmrân Suresi’nin 23. ayeti ("...Aralarında hükmetmesi için Allah’ın kitabına çağrılıyorlar...") yüksek sesle zikredilmiştir. Ayet seçimlerinin doğrudan hedefe yönelik olduğu açıktır: İlk ayet, ihtilafın çözüm adresi olarak "Allah'ın kitabını" göstererek Iraklılara yapılan çağrıyı meşrulaştırmakta; ikinci ayet ise bu çağrıya uymamanın ilahi emre karşı gelmek olduğu imajını oluşturmaktadır. Kur'an sayfalarının bu şekilde sergilenmesi, Ali’nin ordusunda yer alan ve dini hassasiyetleri yüksek olan dindar hafızlar üzerinde sarsıcı bir etki yaratmıştır. Bir eyalet valisinin, askeri mağlubiyetin eşiğindeyken kutsal metni bir kalkan ve müzakere aracı olarak sahaya sürmesi, merkezi otoritenin askerî gücünü felç etmiş ve savaşı bir yönetim krizinden çıkıp dini bir vicdan muhasebesine dönüştürmüştür.[147]

Muaviye’nin mızraklara takılan Mushaf sayfalarının ardından ordusuna hitaben yaptığı konuşma, askeri bir kriz anında dini söylemin nasıl stratejik bir "meşruiyet kalkanına" dönüştürüldüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Şam Valisi, askerlerine hitaben şu ifadeleri kullanmıştır:

“Ey insanlar! Bizimle bu topluluk arasında savaş uzadı gitti. Çarpışan iki grup olarak her birimiz kendimizin hak, çarpıştığımız tarafın batıl üzere olduğunu zannediyoruz. Bizler, onları Allah’ın kitabına ve bu kitaba göre hüküm vermeye davet ettik. Eğer bunu kabul ederlerse ne âlâ, etmezlerse onlara karşı savaşma konusunda mazur olacağız.”

Bu hitabet ve seçilen ayetlerin bağlamı, Muaviye’nin siyasi çıkarlarını dini bir gereklilikmiş gibi sunduğunu göstermektedir. İslam hukukuna göre, Müslümanlar arasındaki bir anlaşmazlıkta taraflardan biri "Allah’ın hükmüne" çağrılır ve bu çağrıyı reddederek savaşa devam ederse, o gruba karşı savaşmak meşru sayılabilmektedir. Muaviye, bu fıkhi zemini kullanarak Ali’nin ordusunu zor bir tercihle baş başa bırakmıştır: Ya savaşı durdurup Şam valisinin belirlediği "hakemlik" zeminine oturacaklar ya da savaşa devam ederek "Kur'an'ın hükmünü reddeden isyancı bir topluluk" konumuna düşeceklerdi. Neticede Muaviye, seçtiği ayetler ve kurguladığı bu söylemle, askeri açıdan zorlandığı bir safhada hem kendi askerlerinin maneviyatını "mazur olma" tesellisiyle tahkim etmiş hem de karşı tarafın dindar unsurları arasında derin bir vicdani bölünme yaratarak merkezi otoritenin askerî gücünü siyasi bir manevrayla durdurmayı başarmıştır[147] Ali, mızrakların ucuna takılan Kur'an sayfalarının samimi bir uzlaşma arayışı değil, askeri yenilgiyi durdurmaya yönelik stratejik bir hamle olduğunu derhal fark etmiştir. Şam tarafının bu manevrasıyla ordusunda oluşabilecek kafa karışıklığını ve bölünmeyi engellemek adına askerlerine şu tarihi uyarıyı yapmıştır:

“Doğru ve haklı olarak düşmanınız ile olan savaşı sürdürünüz. Çünkü Muaviye ve Amr b. el-As, din ve Kur’an’ın dostu değildirler. Ben onları sizden daha iyi bilirim. Çünkü çocukken beraber olduk, büyüdükten sonra da beraberce vakit geçirdik. Onlar çocukken de son derece kötü ve şerli idiler…”

Ali bu sözleriyle, karşı tarafın geçmişteki siyasi siciline ve karakter yapısına vurgu yaparak, mızraklara takılan mushaf sayfalarının ardındaki asıl niyetin İslamiyet'e hizmet değil, merkezi otoriteyi felç etmek olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Muaviye ve Amr b. el-As’ı Kur’an’ın ruhuna ve temel İslami ilkelere aykırı hareket etmekle itham eden bu sert çıkış, bir devlet başkanının isyancı bir valiye karşı yürüttüğü meşruiyet mücadelesinin en kritik anlarından biridir. Ancak Ali’nin bu feraseti ve uyarıları, ordusunda sayıca fazla olan ve "Kurra" olarak bilinen grubun dini hassasiyetleri karşısında yetersiz kalmıştır. Bir valinin mızrak uçlarına taktırdığı ayetler, Ali'nin ordusundaki dindar unsurlar üzerinde öylesine bir baskı oluşturmuştur ki, Ali kendi askerlerinin zorlamasıyla hakemliğe başvurmayı kabul etmek zorunda bırakılmıştır. Bu durum, merkezi otoritenin askeri üstünlüğünün, karşı tarafın dini sembolleri stratejik bir silah olarak kullanmasıyla nasıl bir siyasi tıkanıklığa sürüklendiğinin somut bir göstergesidir.[148] Hakem kararının kabul edilmesi Ali taraftarlarının bölünmesine yol açarken, Muâviye’yi isyan eden bir validen anlaşmaya oturan bir taraf statüsüne yükseltmişti. Sıffin Savaşı’nın askeri safhası, mızraklara takılan mushaf sayfalarıyla yerini hukuki ve siyasi bir sürece, yani Hakem Olayı’na bırakmıştır. Ancak bu süreçte tarafların temsilcilerini belirleme biçimi, merkezi otorite ile isyancı valilik arasındaki güç dengesinin ne kadar sarsıldığını ortaya koymaktadır. Şam Valisi Muaviye, kendi safındaki mutlak otoritesini kullanarak ve Şamlıların tam desteğini arkasına alarak, başından beri siyasi ve askeri stratejilerini yürüten en güvendiği ismi, Amr b. el-As’ı hakem olarak görevlendirmiştir. Muaviye’nin bu kararlılığına karşılık Ali, kendi ordusu içindeki bölünmüşlük nedeniyle ciddi bir irade krizine sürüklenmiştir. Ali; amcaoğlu Abdullah b. Abbas veya Eşter en-Nehaî gibi kendisine sadık ve dirayetli isimleri hakem olarak teklif etse de, ordusundaki baskın güç haline gelen "Kurra" grubunun dayatmalarıyla bu isimleri kabul ettirememiştir.[149][150] Neticede Ali, ordusundaki muhalif kanadın baskısıyla, aslında güvenmediği bir isim olan Ebû Mûsâ el-Eşarî’yi hakem tayin etmek zorunda kalmıştır. Hakemlerin profilleri incelendiğinde, sürecin en başından itibaren dengesiz bir zeminde ilerlediği görülmektedir. Amr b. el-As, mücadelenin başından beri Muaviye’nin yanında aktif saf tutmuş, onun siyasi hedefleri için stratejiler üretmiş ve davasına tam inanmış bir diplomattır. Buna karşılık Ebû Mûsâ el-Eşarî, yaşanan olayları bir "fitne" olarak değerlendirip tarafsız kalmaya çalışmış, hatta Kûfe valiliği döneminde Ali’nin halifeliğine başlangıçta mesafeli durmuş bir isimdir. İnsanları savaştan uzak durmaya çağıran ve Ali’nin tam güvenini kazanamamış bir figürün, Ali’yi hasımları karşısında savunması beklenen bir durum değildi. Bu tablo, bir devlet başkanının kendi askerleri tarafından manevra alanının nasıl daraltıldığını ve buna mukabil bir valinin kendi bölgesindeki otoritesini kullanarak süreci nasıl lehine çevirdiğini göstermektedir. Ali’nin kendi hakemine olan güvensizliği ve hakemler arasındaki bu bariz mizaç ile sadakat farkı, sürecin merkezi otorite aleyhine sonuçlanacağının en somut habercisi olmuştur. [149] [150]

Muaviye, Ali’nin ordusundaki parçalı yapıyı ve otorite boşluğunu stratejik bir avantaja dönüştürmek için taraftarlarının sosyopsikolojik karakterini yakından takip etmiştir. Muaviye’nin bu amaçla görevlendirdiği Haccac b. Simmet, her iki karargâh arasındaki disiplin ve itaat farkını şu sözlerle rapor etmiştir:

“Ey Mü’minlerin Emiri! Sen Ali’de olmayan bir kuvvete sahipsin. Senin yanında öyle bir topluluk var ki, sen konuştuğun zaman konuşmaz, emrettiğinde sebebini sormazlar. Halbuki Ali’nin yanındaki topluluk, Ali konuştuğu zaman konuşur, emrettiğinde onun sebebini sorarlar. Bu sebepten senin yanındaki az bir topluluk, onun yanındaki çok topluluktan daha hayırlıdır.”[151]

Bu rapor, merkezi otoritenin temsilcisi olan Ali’nin, sürekli sorgulayan ve kararlarını tartışmaya açan bir kitleyle (özellikle Kurra grubuyla) mücadele etmek zorunda kaldığını, buna karşın isyancı bir vali konumundaki Muaviye’nin mutlak bir itaat kültürü tesis ettiğini göstermektedir.Şam ordusundaki bu sarsılmaz bağlılığın ve disiplinin en somut örneği, Sıffin Savaşı sırasında Muaviye’yi korumak için beş saf askerin birbirlerini zincirlerle bağlayarak bu uğurda ölmek üzere ant içmeleridir. Bu askeri disiplin ve "şart koşmayan itaat" anlayışı, Muaviye’nin siyasi manevralarını hayata geçirmesinde en büyük dayanağı olmuştur. Ali’nin ordusundaki sayısal üstünlük, emir-komuta zincirindeki bu yapısal bozukluk ve sürekli tartışma iklimi nedeniyle askeri ve siyasi bir zaafa dönüşmüştür. Sonuç olarak, Şam tarafındaki bu yekpare duruş, merkezi yönetimin sarsılan otoritesi karşısında stratejik bir üstünlük sağlamıştır.[151] Her iki tarafın heyet ve kâtipleri, şartları belirleyen belgeyi hazırlayarak şahitlerin isimlerini metne eklemişlerdir. Yazım sürecinde Muaviye ve taraftarları, Ali’nin isminin yanına "Emîrü'l-mü'minîn" sıfatının yazılmasına, "Şayet seni bu sıfatla tanısaydık seninle savaşmazdık" diyerek itiraz etmişlerdir. Ali ve destekçileri ise bu tutumu, Hudeybiye Antlaşması sırasında müşriklerin, Peygamber’in "Resûlullah" unvanına karşı çıkmalarına benzetmişlerdir. Bu diplomatik çekişme, meselenin artık Osman’ın kanını dava etmekten çıkıp doğrudan hilafet makamı üzerinde bir otorite mücadelesine dönüştüğünü tescil etmiştir.[151] Tahkimname adı verilen bu belgede şu hususlara yer verilmişti:

“Bu Ebû Talib’in oğlu Ali ile Ebû Süfyan’ın oğlu Muâviye arasında yapılan anlaşmadır. Ali ve Muâviye beraberlerindekiler adına Allah’ın kitabının yaşattığını yaşatmaya, öldürdüğünü yok etmeye söz verdiler. Hakem olarak tayin edilen Ebû Mûsâ el-Eşarî ve Amr b. el-Âs, Allah’ın kitabında buldukları hükümler ile karar verecekler, orada bulamadıklarında Hz. Peygamber’in sünnetine başvuracaklardır. Hakemler, gerek kendileri gerekse aile fertleri ve malları için emin olduklarına ve ümmetin onların verecekleri karara uyacakları ve kararların yaşatılmasında yardımcı olacaklarına dair Ali ve Muâviye’den ve onların ordularından söz aldılar. Kendileri de Allah’ın kitabı ile hükmedeceklerine söz verdiler." [152][153][154]

İki hakem bir araya geldiklerinde, mevcut gerginliği sonlandırmak amacıyla Ali ve Muaviye’yi görevden azledip fitneye bulaşmamış tarafsız bir ismi halife seçme kararı almışlardır. Ebû Mûsâ el-Eşarî bu makam için Abdullah b. Ömer’i en uygun aday olarak görürken, Amr b. el-Âs kendi oğlu Abdullah’ı teklif etmiştir. Ancak Ebû Mûsâ, Amr b. el-Âs’ın oğlunu takdir etmesine rağmen, babasının onu bu sürece dahil ederek tarafsızlığını zedelediğini savunarak bu teklifi reddetmiştir. Hakemler yeni bir isim üzerinde uzlaşma sağlayamayınca, her iki lideri de azledip halife seçimi işini ümmetin takdirine bırakmaya karar vermiş ve bu kararı belgeye dökerek kamuoyuna ilan etmişlerdir. Tarihi kaynaklarda daha geniş yer bulan rivayetlere göre ise tahkim hadisesi bir diplomatik kırılmayla sonuçlanmıştır. Bu anlatılara göre hakemler, tarafları azletme konusunda önceden mutabık kalmışlardır. Kararı açıklamak üzere kürsüye ilk çıkan Ebû Mûsâ el-Eşarî, vardıkları anlaşma gereği hem Ali’yi hem de Muaviye’yi halifeliğe layık görmediğini ve görevden azlettiğini belirtmiştir. Ancak ardından söz alan Amr b. el-Âs, Ebû Mûsâ’nın aksine Ali’yi azlettiğini teyit etmiş, fakat Muaviye’yi halife olarak yerinde bıraktığını ve onu desteklediğini duyurmuştur. Bu beklenmedik hamle üzerine Ebû Mûsâ, aralarındaki gizli anlaşmaya sadık kalmayan Amr b. el-Âs’ı sert bir dille kınamış ve taraflar arasında karşılıklı hakaretlere varan büyük bir tartışma yaşanmıştır. Bu sonuç, merkezi otoritenin hukuki olarak tasfiyesi ve Muaviye’nin siyasi konumunun tek taraflı bir beyanla güçlendirilmesiyle neticelenmiştir.[155] [156] Tahkim neticesinde hem Ali hem de Muaviye’nin azledilmesi yönünde bir kararın çıkması, her iki tarafı da hukuki ve siyasi düzlemde aynı konuma getirmiştir. Bu sonuç, halihazırda meşru halife olan Ali ile ona isyan eden bir eyalet valisi olan Muaviye arasındaki statü farkını ortadan kaldırmıştır. Ali, ortaya çıkan bu neticeye sert bir şekilde itiraz ederek, kararın Kur’an ve sünnete aykırı olduğunu savunmuştur. Hakemlerin başlangıçta Allah’ın kitabı ve Resulü’nün sünnetiyle hükmedeceklerine dair söz verdiklerini, ancak vardıkları sonucun bu temel kaynaklarla bağdaşmadığını dile getirmiştir. Ali’ye göre, meşru bir halifenin asılsız gerekçelerle azledilmeye çalışılması hukuki bir dayanaktan yoksundur ve tahkim süreci beklenen adaleti sağlamaktan ziyade siyasi bir manipülasyona dönüşmüştür. [157]

Ali'nin ölümü

[değiştir | kaynağı değiştir]
Image
Ali'nin öldürülmesi
Eser sahibi: Yousef Abdinejad

Nehrevan'da aldıkları ağır darbenin intikamını alma arzusuyla Mekke'de bir araya gelen Hariciler, İslam dünyasındaki siyasi istikrarsızlığın sorumlusu olarak gördükleri üç ismi aynı anda ortadan kaldırmayı kararlaştırmışlardır. Bu suikast planına göre; Abdurrahman bin Mülcem Ali bin Ebu Talib'i, Amr bin Bükr Amr bin As'ı, Berk bin Abdullah ise Muaviye'yi hedef alacaktır.

Planın Kufe ayağında Abdurrahman bin Mülcem, Nehrevan'da yakınlarını kaybetmiş olan Kuttâme binti Amme ile karşılaşmış ve ona evlilik teklifinde bulunmuştur. Kuttâme, bu teklife karşılık ağır bir mehir belirleyerek; bir köle ve 3000 dirhemin yanı sıra Ali’nin öldürülmesini şart koşmuştur. Bu şartları kabul eden İbn Mülcem, suikastı gerçekleştirmek üzere hazırlıklara başlamıştır. Mescidde sabah namazı vaktinde insanları "Namaza! Namaza!" diyerek uyandıran Ali bin Ebu Talib, Abdurrahman bin Mülcem’in kılıçlı saldırısına uğramıştır. Alnına aldığı ağır darbenin ardından saldırgan yakalanmış, Ali ise yaralı haldeyken bile adaletinden ödün vermeyen bir tutum sergilemiştir. Oğlu Hasan’a, mahkûmun yiyecek ve içeceğine dikkat edilmesini tembihleyerek; şayet hayatta kalırsa kararı bizzat vereceğini, ölmesi durumunda ise intikam hırsıyla haddi aşmadan kısas uygulanmasını vasiyet etmiştir. Bu yaklaşım, Ali bin Ebu Talib'in en zor anlarında dahi hukuka ve insani değerlere ne denli bağlı kaldığının tarihi bir kanıtıdır.[158]

Ali bin Ebu Talib’in ağır yaralanmasının ardından kızı Ümmü Gülsüm’ün, bu saldırıyı neden gerçekleştirdiğine dair sorusuna İbn Mülcem, Ali’nin siyasi makamını tanımadığını vurgulayan sert bir yanıt vermiştir. Ali'nin vefatıyla birlikte, bizzat kendisinin "haddi aşmayın" yönündeki vasiyetine rağmen, katile yönelik duyulan büyük öfke neticesinde kısas işlemi oldukça ağır bir biçimde uygulanmıştır. İbn Mülcem’in cezalandırılma sürecinde uzuvları kesilirken sükunetini koruduğu, ancak dili kesileceği sırada Allah’ı zikredemeyeceği endişesiyle tepki gösterdiği rivayet edilmektedir.[159] Vefatından kısa süre önce ailesine ve toplumuna bıraktığı vasiyette Ali; Allah’a bağlılığı, Hz. Muhammed’in sünnetinden ayrılmamayı, barışçıl bir tutum sergilemeyi ve yetim, komşu, akraba haklarını gözetmeyi temel görevler olarak belirlemiştir. Beş yıllık halifeliği boyunca iktidarın görkeminden uzak kalarak çarşı ve pazar denetimlerini bizzat yapmış, halkın sorunlarıyla doğrudan ilgilenerek son derece mütevazı bir yaşam tarzı benimsemiştir. [159] Hicretin 40. yılı olan 661 yılının Ramazan ayında, 63 yaşındayken Kûfe'de şehit edilen Ali’nin son yolculuğundaki hazırlıkları oğlu Hasan ve Abdullah bin Abbas tarafından gerçekleştirilmiştir. Cenaze namazını kıldıran oğlu Hasan’ın ardından, naaşın Hariciler gibi gruplar tarafından tahrip edilmesini önlemek amacıyla kabrinin gizli tutulduğu ve bu sebeple mezar yerinin tam konumu hakkında farklı tarihi görüşlerin bulunduğu bilinmektedir.[159]


Ayrıca bakınız

[değiştir | kaynağı değiştir]
  1. ^ bazı rivayetlere göre Akil ile birlikte Talib'in de
  2. ^ Şuara 26/214
  3. ^ Ebu Talib Mahallesi
  4. ^ Kaynaklarda "Dârü'l-Erkam" olarak geçen bu ev, ilk Müslümanlardan Erkam b. Ebû'l-Erkam el-Mahzûmî'ye ait olduğu için bu adla anılmıştır. Mekkeli müşriklerin baskı ve zulümleri yüzünden Peygamber, Safa tepesinin eteklerinde bulunan bu evi kendisine ikametgâh olarak seçmiştir. Burada bir yandan arkadaĢlarına dini bilgiler öğretirken bir yandan da insanları gizlice İslâm'a davet ediyordu.Peygamber'in bu evdeki faaliyetleri sonucu bir çok kimse Müslüman olmuştur.Peygamber, Ömer'in Müslüman olmasından sonra buradan ayrılmıştır.
  5. ^ Şuara 26/214
  6. ^ Kardeşleştirme
  7. ^ Bu Ayet; “Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine yetki vermişizdir. Ancak o da (kısas yoluyla) öldürmede meşru ölçüleri aşmasın. Çünkü kendisine yardım edilmiştir.”.
  8. ^ Annesi Hind bin Utbe'nin Uhud’da Hamza bin Abdulmutallib'e yaptıklarına atıfta bulunmaktadır.
  9. ^ Bu ayet; “Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin elinizle azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, mümin topluluğun günülerlini ferahlatsın ve onların kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”.
Özel
  1. ^ a b "Alī ibn Abu Talib". Encyclopædia Iranica. 7 Kasım 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Aralık 2010. 
  2. ^ "Arşivlenmiş kopya". 1 Kasım 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Kasım 2013. 
  3. ^ Kelen 2001, s. 29
  4. ^ Watt 1953, s. xii
  5. ^ a b c d Nasr, Seyyed Hossein. "Ali". Encyclopædia Britannica Online. Encyclopædia Britannica, Inc. 18 Ekim 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Ekim 2007. 
  6. ^ Tabatabaei 1979, s. 191
  7. ^ Ashraf 2005, s. 14
  8. ^ Diana, Steigerwald. "Alī ibn Abu Talib". Encyclopaedia of Islam and the Muslim world; vol.1. MacMillan. ISBN 978-0-02-865604-5. 
  9. ^ Ashraf (2005), ss. 119-120
  10. ^ Madelung 1997, ss. 141-155.
  11. ^ "Arşivlenmiş kopya". 7 Eylül 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Eylül 2020. 
  12. ^ Madelung 1997, ss. 309-310.
  13. ^ İbn Sa’d & et-Tabakâtu’l-Kübrâ 1957, s. 19.
  14. ^ İbnü’l-Esîr & El-Kâmil fi’t Tarih 1985, s. 9.
  15. ^ a b Sümeyra Kaplan 2007, s. 10.
  16. ^ a b Ünal Yıldırım 2025, s. 27.
  17. ^ Sümeyra Kaplan 2007, s. 11.
  18. ^ Sümeyra Kaplan 2007, s. 12.
  19. ^ a b Sümeyra Kaplan 2007, s. 14.
  20. ^ İbn Kesîr & el-Bidâye ve’n-Nihâye 1957, s. 85.
  21. ^ Ünal Yıldırım 2025, s. 28.
  22. ^ İbn Kesîr 1957, s. 90.
  23. ^ İbn Kuteybe 1970, s. 88.
  24. ^ İbnü’l- Esîr 1985, s. 92.
  25. ^ Sümeyra Kaplan 2007, s. 16.
  26. ^ Sümeyra Kaplan 2007, s. 17-18.
  27. ^ Sümeyra Kaplan 2007, s. 19-21.
  28. ^ Gencal Şenyayla, s. 57.
  29. ^ Gencal Şenyayla, s. 58.
  30. ^ Gencal Şenyayla, s. 59.
  31. ^ Gencal Şenyayla, s. 60.
  32. ^ Gencal Şenyayla, s. 61.
  33. ^ Gencal Şenyayla, s. 61-63.
  34. ^ Gencal Şenyayla, s. 63-64.
  35. ^ Gencal Şenyayla, s. 65.
  36. ^ Gencal Şenyayla, s. 66.
  37. ^ Gencal Şenyayla, s. 67.
  38. ^ İbn Kesîr 1957, s. 267.
  39. ^ İbn Hişam 1985, s. 143-144.
  40. ^ a b İbn Kesîr 1957, s. 269.
  41. ^ İbnü’l-Esîr 1985, s. 103.
  42. ^ İbn Hişam 1985, s. 147.
  43. ^ a b İbnü’l-Esîr 1985, s. 104.
  44. ^ İbn Kesîr 1957, s. 270.
  45. ^ a b İbnü’l-Esîr 1985, s. 107.
  46. ^ Sümeyra Kaplan 2007, s. 29.
  47. ^ a b c Sümeyra Kaplan 2007, s. 30.
  48. ^ Gencal Şenyayla, s. 83-84.
  49. ^ a b c İbn Kesîr 1957, s. 337.
  50. ^ Et-Taberî 1997, s. 124.
  51. ^ a b İbn Sa’d & et-Tabakâtu’l-Kübrâ 1957, s. 20.
  52. ^ İbnü’l-Esîr & El-Kâmil fi’t Tarih 1985, s. 91.
  53. ^ İbn Sa’d & et-Tabakâtu’l-Kübrâ 1957, s. 20-23.
  54. ^ İbn İshak 1988, s. 310.
  55. ^ a b İbn Kesîr 1957, s. 519.
  56. ^ Et-Taberî 1997, s. 20.
  57. ^ Sümeyra Kaplan 2007, s. 35.
  58. ^ a b c İbn Kesîr 1957, s. 389.
  59. ^ İbn Kesîr 1957, s. 390.
  60. ^ a b İbn Kesîr 1957, s. 409.
  61. ^ a b İbn Sa’d & et-Tabakâtu’l-Kübrâ 1957, s. 17.
  62. ^ Sümeyra Kaplan 2007, s. 37.
  63. ^ a b c İbn Kesîr 1957, s. 39.
  64. ^ a b c İbn Kesîr 1957, s. 45.
  65. ^ a b İbn Kesîr 1957, s. 149.
  66. ^ a b Sümeyra Kaplan 2007, s. 39.
  67. ^ a b Gencal Şenyayla 2016, s. 138.
  68. ^ Gencal Şenyayla 2016, s. 140.
  69. ^ a b Gencal Şenyayla 2016, s. 143.
  70. ^ a b c İbn Kesîr 1957, s. 316.
  71. ^ a b İbn Kesîr 1957, s. 69.
  72. ^ a b İbnü’l-Esîr 1985, s. 256.
  73. ^ a b İbn Hişam 1985, s. 219.
  74. ^ a b İbn Sa’d & et-Tabakâtu’l-Kübrâ 1957, s. 24.
  75. ^ a b Gencal Şenyayla 2016, s. 145-146.
  76. ^ a b İbn Kesîr 1957, s. 133.
  77. ^ a b İbn Hişam 1985, s. 249.
  78. ^ a b c d M. Nuri Yazıcı 2010, s. 10.
  79. ^ M. Nuri Yazıcı 2010, s. 12-13.
  80. ^ M. Nuri Yazıcı 2010, s. 14.
  81. ^ a b M. Nuri Yazıcı 2010, s. 25-26.
  82. ^ İbnü’l-Esîr 1985, s. 99.
  83. ^ A.Şanverdi 2007, s. 18.
  84. ^ A.Şanverdi 2007, s. 19.
  85. ^ a b A.Şanverdi 2007, s. 20.
  86. ^ a b A.Şanverdi 2007, s. 21.
  87. ^ a b c Sadettin Yıldırım 2007, s. 62.
  88. ^ a b İbn Kuteybe 1970, s. 28.
  89. ^ A.Şanverdi 2007, s. 23.
  90. ^ İbn Sa’d 1957, s. 315.
  91. ^ Sadettin Yıldırım 2007, s. 64.
  92. ^ İbn-i Ebi Şeybe, el- Musannef, Dâru’l- Fikir, 1989, VIII, 572
  93. ^ Alaüddin Ali el- Muttaki, Kenzul’l- Ummal, I- II, el- Beytü’l- Efkâru’d- Düveliyye, Ürdün, 2005, I, 681, nr. 141138
  94. ^ Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk Cilt 3, s. 202-203
  95. ^ İbn Ebû Şeybe, el-Musannef Cilt 7, s. 432, Hadis No: 37045
  96. ^ Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr Cilt 1, s. 62
  97. ^ Mes'ûdî, İsbâtü’l-Vasiyye s. 142
  98. ^ Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf Cilt 1, s. 582, 586-587
  99. ^ a b A.Şanverdi 2007, s. 41.
  100. ^ İbn Sa’d 1957, s. 274.
  101. ^ İbnü’l-Esîr 1985, s. 178.
  102. ^ a b c d Ünal Yıldırım 2025, s. 32.
  103. ^ a b c Gencal Şenyayla 2016, s. 223-224.
  104. ^ Gencal Şenyayla 2016, s. 226-227.
  105. ^ a b Gencal Şenyayla 2016, s. 228-229.
  106. ^ Ünal Yıldırım 2025, s. 33.
  107. ^ a b Ünal Yıldırım 2025, s. 34-35.
  108. ^ a b Gencal Şenyayla 2016, s. 236-237.
  109. ^ a b Gencal Şenyayla 2016, s. 237-238.
  110. ^ a b Gencal Şenyayla 2016, s. 240-241.
  111. ^ Gencal Şenyayla 2016, s. 242.
  112. ^ a b c d Ünal Yıldırım 2025, s. 39.
  113. ^ Adem Apak & Hulefa-i Raşidin Dönemi, s. 318.
  114. ^ İ. Sarıçam & Dört Halife ve Emeviler Dönemi, s. 143.
  115. ^ M.Özkan & Dört Halife ve Emeviler Döneminde Din – Devlet İlişkisi, s. 120.
  116. ^ a b Erol Erifoğlu & Emevilerin Dini Siyaseti 2009, s. 19.
  117. ^ M.Hizmetli & Hz. Ali – Muaviye Yazışmaları, s. 101.
  118. ^ a b M.Hizmetli & Hz. Ali – Muaviye Yazışmaları, s. 100.
  119. ^ a b İbn Kuteybe & el- İmame, s. 125.
  120. ^ M.Hizmetli & Hz. Ali – Muaviye Yazışmaları, s. 102.
  121. ^ Eş- Şerif er- Radi & Nehcü’l- Belega, s. 270.
  122. ^ Dinaveri & El-ahbar, s. 209.
  123. ^ Erol Erifoğlu & Emevilerin Dini Siyaseti 2009, s. 33.
  124. ^ El-Minkari & Vak’atu Sıffin, s. 40-41.
  125. ^ El-Minkari & Vak’atu Sıffin, s. 134.
  126. ^ Erol Erifoğlu & Emevilerin Dini Siyaseti 2009, s. 21.
  127. ^ A.Bakır & Hz. Ali ve Dönemi, s. 233.
  128. ^ İbn Kuteybe & el- İmame, s. 151.
  129. ^ El-Minkari & Vak’atu Sıffin, s. 20.
  130. ^ El-Minkari & Vak’atu Sıffin, s. 85.
  131. ^ El-Minkari & Vak’atu Sıffin, s. 86.
  132. ^ a b Eş- Şerif er- Radi & Nehcü’l- Belega, s. 271-272.
  133. ^ El-Minkari & Vak’atu Sıffin, s. 397.
  134. ^ Dinaveri & El-ahbar, s. 239.
  135. ^ A.Bakır & Hz. Ali ve Dönemi, s. 243-244.
  136. ^ El-Minkari & Vak’atu Sıffin, s. 398.
  137. ^ Eş- Şerif er- Radi & Nehcü’l- Belega, s. 277.
  138. ^ İbn Kuteybe & el- İmame, s. 171.
  139. ^ A.Bakır & Hz. Ali ve Dönemi, s. 244.
  140. ^ El-Minkari & Vak’atu Sıffin, s. 83.
  141. ^ Adem Apak & Hulefa-i Raşidin Dönemi, s. 324-325.
  142. ^ a b El-Minkari & Vak’atu Sıffin, s. 282.
  143. ^ Erol Erifoğlu & Emevilerin Dini Siyaseti 2009, s. 25.
  144. ^ El-Minkari & Vak’atu Sıffin, s. 265.
  145. ^ El-Minkari & Vak’atu Sıffin, s. 183.
  146. ^ a b c Dinaveri & El-ahbar, s. 227.
  147. ^ a b c Erol Erifoğlu & Emevilerin Dini Siyaseti 2009, s. 26.
  148. ^ Erol Erifoğlu & Emevilerin Dini Siyaseti 2009, s. 28.
  149. ^ a b Yakubî & Tarihu’l-Yakubî, s. 189.
  150. ^ a b İbn Kesir & el-Bidâye ve’n-Nihâye, s. 277.
  151. ^ a b c Osman Nuri Dural & Muâviye bin Ebî Süfyan'a Yöneltilen Eleştiriler 2007, s. 29.
  152. ^ Osman Nuri Dural & Muâviye bin Ebî Süfyan'a Yöneltilen Eleştiriler 2007, s. 30.
  153. ^ Yakubî & Tarihu’l-Yakubî, s. 178.
  154. ^ İbn Kesir & el-Bidâye ve’n-Nihâye, s. 277-278.
  155. ^ Yakubî & Tarihu’l-Yakubî, s. 190.
  156. ^ İbn Kesir & el-Bidâye ve’n-Nihâye, s. 284.
  157. ^ Osman Nuri Dural & Muâviye bin Ebî Süfyan'a Yöneltilen Eleştiriler 2007, s. 31.
  158. ^ Ünal Yıldırım 2025, s. 41.
  159. ^ a b c Ünal Yıldırım 2025, s. 42.
Genel
  • Yıldırım, Ünal. HZ. ALİ’NİN KİŞİLİĞİ VE DİNDARLIĞI. 2025 (Tez). HİTİT ÜNİVERSİTESİ LİSANSÜSTÜ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ FELSEFE VE DİN BİLİMLERİ ANA BİLİM DALI. 
  • Kaplan, Sümeyye. HZ. PEYGAMBER DÖNEMİNDE SİYASÎ, SOSYAL VE ASKERÎ KONUMUYLA HZ. ALİ. 2007 (Tez). Selçuk Üniversitesi. 
  • Yıldırım, Sadettin. HZ. EBÛ BEKİR’İN HAYATI VE TARİHİ ŞAHSİYETİ. 2021 (Tez). Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi. 
  • Şenyayla, Gencal. HAYATI VE İLK DÖNEM ĠSLÂM TOPLUMUNDAKİ YERİ AÇISINDAN HZ. ALİ. 2016 (Tez). Necmettin Erbakan Üniversitesi. 
  • Sarıkaya, Sergen. ORYANTALİSTLERİN HZ. ALİ’NİN HAYATINA YAKLAŞIMLARI. 2022 (Tez). Harran Üniversitesi. 
  • Çakmak, Fatih Muhammed. SÜNNî VE ŞİÎ KAYNAKLARA GÖRE GAZVE VE SERİYYELERDE HZ. ALİ (eş-ŞÂMÎ ve el-MECLİSÎ ÖRNEĞİ). 2017 (Tez). Ankara Üniversitesi. 
  • Kızılyar, Zeynep. YAKUBÎ’NİN TARİHİ’NE GÖRE HZ. ALİ DÖNEMİ SİYASİ OLAYLARI. 2019 (Tez). Sivas Cumhuriyet Üniversitesi. 
  • Bıyıklı, Murat. HAZRETİ  ALİ ’NİN DEVLET  İDARESİ . 2011 (Tez). Erciyes Üniversitesi. 
  • Yazıcı, M.Nuri. Gadir-i Hum rivayetlerinin hadis ilmi açısından değerlendirilmesi. 2010 (Tez). Sakarya Üniversitesi. 
  • Özsoy, Seyhan. HZ. ALİ’NİN ARAP DİLİ ve BELAGATİNE KATKISI. 2020 (Tez). Atatürk Üniversitesi. 
  • Şanverdi, Abdurrahman. İLK ÜÇ HALİFE DÖNEMİNDE SİYASİ, SOSYAL ve DİNİ ETKİSİ YÖNÜYLE HZ. ALİ. 2007 (Tez). Selçuk Üniversitesi. 
  • Dural, Osman Nuri. MUÂVİYE BİN EBÎ SÜFYAN’A YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER. 2007 (Tez). T.C. SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ İSLÂM TARİHİ VE SANATLARI ANA BİLİM DALI İSLÂM TARİHİ BİLİM DALI. Erişim tarihi: 28 Mart 2026. 
  • Erifoğlu, Erol. Emevilerin Dini Siyaseti. 2009 (Tez). T.C. SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ TARİHİ ANA BİLİM DALI ORTAÇAĞ TARİHİ BİLİM DALI. Erişim tarihi: 28 Mart 2026. 
  • Göçmen, Güler. NEHCÜ’L-BELAĞA PERSPEKTİFİNDEN HZ. ALİ DÖNEMİ OLAYLARI. 2020 (Tez). T.C. NECMETTİN ERBAKAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI İSLAM MEZHEPLERİ TARİHİ BİLİM DALI. Erişim tarihi: 28 Mart 2026. 
  • Bozburun, Hakan. Süfyani-Emevi halifelerinin fetih siyasetleri ve sonuçları. 2006 (Tez). SELÇUK ÜNİVERSİTESİ / SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ / İslam Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı / İslam Tarihi Bilim Dalı. Erişim tarihi: 28 Mart 2026. 
  • İbn Sa’d., Ebu Abdillah Muhammed (1957). et-Tabakâtu’l-Kübrâ. Beyrut. ISBN 978-6254409790. 
  • İbn Kesîr, Ebu’l-Fida İsmail (1994). el-Bidâye ve’n-Nihâye. Çağrı Yay. ISBN 978-9754542806. 
  • İbn Kuteybe, Ebû Muhammed Abdullah b, Muslim ed-Dîneverî (1970). el-Meârif. Beyrut. ISBN 9770129577. 
  • İbn İshâk, Muhammed (1988). Siyer. Akabe Yay. ISBN 9786054533794. 
  • İbnü’l-Esîr, İzzuddin Ebu’l-Hasan Ali b. Ebi’l-Kerem Muhammed (1985). El-Kâmil fi’t Tarih. Bahar Yay.  9. harf sırasında bulunan |başlık= parametresi line feed character içeriyor (yardım)
  • İbn Hişâm, Ebu Muhammed Cemaleddin Abdülmelik (1985). Sîret-i İbn Hişam Tercemesi, Çev. Hasan Ege. Kahraman Yay. 
  • Muhibbüddîn et-Taberî, Ahmed b. Abdillah (1997). er-Riyâdü’n-Nâdıra fî Menâkıbi’l-Aşara. Beyrut. 
  • el-MİNKARİ, Nasr b. Müzahim, Vak’atu Sıffin (Sıffin Savaşı), çev. Cemalettin Saylık, Ankara Okulu yay., Ankara 2017
  • DİNEVERİ, Ebu Hanife, el- Ahbar et- Tıval (İslam Tarihi), çev. Nusrettin Bolelli – İbrahim Tüfekçi, Hivda İletişim yay., İstanbul 2007.
  • İBN KUTEYBE, el- Mearif (Nebiler ve Sahabilerin Sireti), çev. Hasan Ege, Şelale yay., İstanbul t.y.
  • İBN KUTEYBE, el- İmame ve’s- Siyase (Hilafet ve Siyaset), çev. Cemalettin Saylık, Ankara Okulu yay, Ankara 2017
  • BAKIR, Abdülhalik, Hz. Ali ve Dönemi, Bizim Büro Basımevi yay., Ankara 2004.
  • Yakubî, Ahmed Ebî Yakub, (294/897) Tarihu’l-Yakubî, Beyrut, 1992.
  • SARIÇAM, İbrahim, Emevi – Haşimi İlişkileri (İslam Öncesinden Abbasilere Kadar), TDV yay., Ankara 2015
  • Muhammed ve İslam (1969), Abdülbaki Gölpınarlı
  • İslam Tarihi Metodolojisi (2004), R. Stephen Humphreys
  • Müminlerin Emiri Ali (1978), Abdülbaki Gölpınarlı
  • Söyleşiler (İnsan Yayınları, Nisan 1996), Henry Corbin, Allame Mustafa Hüseyin Tabatabai
  • Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik (1979), Abdülbaki Gölpınarlı
  • Hüseyin Bir Uyarı / Bir Sembol (1984-Beyan yay.) Mevlana Ebulkelam, Zakir Han, İkbal, Seyyid Ebu'l-A'la el-Mevdudi
Sünni İslam unvanları
Önce gelen
Osman bin Affan
4. Sünnî İslâm Raşit Halifesi
Ali

656 - 661
Sonra gelen
Hasan bin Ali
Şii İslam unvanları
Önce gelen
Ebû’l-Kâsım Muhammed ibn ʿAbd Allâh ibn ʿAbd’ûl-Muttâlib
peygamberlik mührü — son peygamber
Ali el-Mûrtezâ
Birinci Keysân’îyye/Zeyd’îyye/Karmat’îyye/İsnâ‘aşer’îyye
Birinci Nizâr’îyye ve İlk Mustâ‘lîyye Şîʿa İslâm İmâmı

632 - 661
Sonra gelen
Hasan el-Mûctebâ
İkinci Keysân’îyye/Zeyd’îyye/Karmat’îyye/İsnâ‘aşer’îyye
Birinci Mustâ‘lîyye İmâmı
Sonra gelen
Hüseyin Seyyîd’ûs-Şuhedâ
Üçüncü Keysân’îyye/Zeyd’îyye/Karmat’îyye/İsnâ‘aşer’îyye
İkinci Mustâ‘lîyye/Nizâr’îyye İmâmı